ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 20-02-2026 01:41

Evlilik Alışverişi / Nevin Bahtışen

Nevin Bahtışen -EVLİLİK ALIŞVERİŞİ 

Evlilik Alışverişi / Nevin Bahtışen

EVLİLİK ALIŞVERİŞİ 

Bu ses ne? Uykumda kim rahatsız ediyor beni? Atlas yorganımın altında yatıyor olmasam da örtümün altında bir melek gibi mışıl mışıl uyuduğumdan emindim. Yatarken kurduğum telefonu neden kapatamıyorum? Bu dev nereden çıktı? İki eliyle boğazıma sarılmış beni nefessiz bırakıyordu. Beni yiyecek mi yemeyecekse niye öldürmeye çalışsın ki?
Bir gölge süzülüverdi yanımıza, tombul bir kadın sisler içinden çıkıp belirdi birden.

Beni kurtaracak biri geldi diye sevinmiştim, gelen Bedia Hanımdı. Müstakbel gelinini kurtarmayacaksa kimi kurtaracaktı? Bir kahkaha patlatıverdi ortaya, görseniz Nardugan gecesinde kırılan nar gibi kahkahaları her yere dağılmıştı. Bana bakıp “hıh” deyip burun kıvırdı. Yıllardır tanıdığı birine bakar gibi baktı deve, “Hayırdır, benden önce gelmişsin ama hâlâ işini bitirememişsin!” dediği an gözlerim yuvalarından fırladı. Evleneceğim adamı bu kadın doğurup büyüttü. “Ağaç neyse dalları da odur.” derken içime karamsarlık gece gibi çöküverdi.

Kardeşimin sabırsız sesi kulağımda megafon gibi ötüyordu. “Abla, telefonunu niye kapatmıyorsun? Hadi kalk, kahvaltı yapıp hazırlanalım.” deyince “Niye geç kalacaktık?”sorusu zihnimi doldurmuştu. Kardeşimin söylenerek üzerimden örtüyü çekmesini izliyordum. Kardeşim muzipçe gülümseyerek “Gelin adayı böyle uyur mu? Heyecandan seni uyku tutmaması gerekiyordu.” demesiyle zihnimdeki soru cevabını bulmuştu. 

Kapatamadığım telefonumu elinde göstermişti. “Saat kaç olmuş haberin var mı?” Kafam karışmıştı iyice, boş ellerime bakarak “Dev nerede?” diye sorarken hepsinin bir rüya olduğunu anlıyorum. Kendime gelmemi sağlayan güneş ışınlarına minnetle bakıyordum.  

“Yazar Hanım!” dedi içimdeki ses, “Rüya temasıyla öyküne girerek ne elde etmeyi umuyorsun? Yazar dediğin, vurucu bir giriş paragrafıyla başlar. "Sen de kimsin, ne istiyorsun?" “Ben, bu öykü süresince adaletin terazisi görevini üstleneceğim.” Tabii moralim bozulunca kendi kanca paragrafımı yazmamanın acısını baş eleştirmenimden çıkarırcasına bir güzel payladım:
“Sen bir susarsan iyi olur” diye çıkıştım. “Üst kurmaca deniyorum görmüyor musun?” Kendime, “Bugün senin günün…” dedim, moral depolamayı umuyordum.  Kimsenin moralimi bozmasına izin vermemesini söyledim. Giyinip hazırlanmak için kendimi uyardım.

Kardeşimin beğeni dolu bakışlarıyla nar gibi kızardım, “Kendi güzelliğini görmüyor musun?” Kardeşim acele etmem için kolumdan çekiştiriyordu. Büyük günün açılışı başlamıştı. 

Nişanlım arabadan inerek bizi karşıladı. Kayınvalide adayı arabaya kurulmuş, “Gidince görüşürüz canım.” diyerek bize bakmadan “Hadi gidelim Tuğra.” demişti oğluna. Kardeşimle arabanın arkasına oturduk. Tuğra dikiz aynasından bana bakıyor, annesi de oğluna bakıp “Oğlum önüne baksana, mazallah kaza yaparız.” demesiyle trafiğin rahatladığını fark ettim. Önce kuyumcudaki işimizi halledecektik. 

Önde müstakbel kayınvalidem, Bedia Hanım; arkasında biz sarraftan içeriye girdik. Spot ışıklar, altınların üzerine ışıltılı zerrecikler yağdırıyordu. Her yer parıl parıl parlıyordu, büyülü bir dünyaya ayak basmış gibi olduk.
Gölgesi koyu ceviz ağacına benzeyen Bedia ana, önümüze dikilmiş duruyordu. Kolundaki bilezikleri kuyumcuya mı yoksa bana mı göstermek istiyordu? Bileziklerinin doldurduğu kolunu zoraki kaldırsa da elini, dizi dizi bileziklerin içinde en ince bilezikleri göstererek “Şu bilezikleri çıkartır mısın evladım?” diyerek mutlu bir eda takındı. Allah’ı var, nişanlım hemen araya girdi, “Anneciğim, Lale hangisini beğenirse onu alsın.” deyiverdi susturmak için ama annesi ikinci bir hamleyle ayakkabısından taşan ayağıyla oğlunun ayağına bastı. Oğlu annesinin yüzüne bakarak “Anneciğim ayağıma basıyorsun” diye uyardı. “Fark etmemişim.” diyerek bıyık altından gülümsemesi gözümden kaçmadı. Rahat duramayan Bedia Hanım, “Bu bilezikler ince ve zarif duruyor. Lalenin bileğine de güzel yakışır. Yatırım olarak da iyi olur.” diyerek manipüle seferberliğine çıkmıştı.

“Yazar Hanım, olacak iş mi bu?” diyerek yazı akışımın içine izinsiz dalıverdi baş eleştirmenim. “Niye bütün kayınvalideleri aynı kefeye koyuyorsun? Fikrini söyledi diye kaynana rolüne büründürdün kadını.” “Sen nasıl davrandığını görmüyor musun? Kendi kolu altın dolu. Niye taktığını da anlayamadım, kendini zor taşıyor. Yanlış anlama karıştığım için değil, onun zorlandığını gördüğümde üzülüyorum.” dediğimde anladım baş eleştirmenimi ikna etmeye çalıştığımı. Aslında çok sıradan biri olarak yazdım. Ortalığı karıştıran, olay yaratan biri olarak da yazabilirdim. 

Kuyumcuya  “Beyefendi, şu zarif ama kalın bilezikleri çıkarır mısın? Bedia annem haklı, hem zarif hem de yatırım amaçlı olur.” dedim demesine ama kayınvalidemin kalbi mi sıkışmıştı, yoksa sıcaklamış mıydı da başından eşarbını çekip almıştı, anlayamadım. Oturdu nihayetinde. İki eli dizlerinin üzerinde bir hinlik düşündüğü belli oluyordu. Elinin içindeki eşarbı her an hücum bayrağına dönüştürecekmiş gibi duruyordu. Ona teslim olmadan hemen nişanlıma koluma taktığım bilezikleri gösterdim. Ellerimi yukarıya kaldırdım, şıkır şıkır sesler çıkartarak gösterdim. Kardeşim de Trabzon işi bir kolye ve bileklik görmüş onları gösteriyordu. Gözüm kayınvalideme kaydı önce, o kadar terden ıslanmış ki gören sağanak yağmura yakalandığını düşünebilirdi. Terden yapışsa da saçları, rahat duramayıp başını bir kaplumbağa gibi uzatmış ve ağzını açıp kapatıyordu. Seçtiği kelimeleri sıraladığı belli oluyordu, az sonra bizleri yaylım ateşine tutacağı anlaşılıyordu.

Fırlatılmış füze gibi yerinden kalktı ama oğlu  koluna girerek “Anneciğim sen yorulma, otur!” demişti. “Peki, sen nasıl istersen yavrum.” dedi karşısındaki oğlunu onaylamak için. Yine rahat duramayıp darağacındaki mahkûmun son isteğini söylercesine, “Yarın bir gün satmak istesen bu Trabzon takıları çok zarar yapar, bari bu düz bileziklerden al kızım.” diyerek ne kadar düşünceli, anlayışlı biriymiş gibi sakin sakin ateş ediyordu. Kuğu edasıyla önüne süzülerek kolumdaki bilezikleri şıkırdatarak gösterdim. Bunlar yatırım için yeterli anneciğim, Trabzon işi takımı da önemli günlerde takarım.” diyerek açtığı ateşe karşılık veriyordum.

“Yazar hanım, siz bir kuyumcuda bu kadar zaman harcar ve ortalığı hercümerc eder de savaş alanına çevirirseniz diğer almak istediklerinize gün yetmeyecek.” diyerek yine girdi araya.

“Ben de bunu söylüyorum sevgili baş eleştirmenim, ikide bir sen araya girmesen de biz işimizi bir an önce bitirsek daha iyi olacak.” diyerek gerilen sinirlerimi yatıştırmak istercesine kolumu sallayınca taktığım bileziklerin sesiyle rahatlamış oldum.

Bu savaşı kazanmak veya kaybetmek umrumda değil, bugünlük bu kadar yeter deyip geri kalan alınacak eşyaları sonraya bırakmaya karar veriyorum. 

Son anda hemen bu düşüncemden vazgeçiyorum. Bedia Hanımı niye rahat bırakayım? 
Değirmen taşı gibi oturuyor. Biraz hareketlendireyim de kendini öğütsün.

***


Editör: Nüzhet Ünlüer

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi