DAHA YÜKSEĞE SIÇRAMAK
Vaktiyle gökyüzünün henüz yeryüzüne çok yakın olduğu; insanların ise sadece yere bakarak yürüdüğü puslu bir diyar vardı. Bu diyarda Evren adında, dışarıdan bakıldığında rüzgârda savrulan bir söğüt dalı kadar narin görünen bir kadın yaşardı. Çevresindekiler onun zayıflığını konuşur, ağır yüklerin altından kalkamayacağını fısıldarlardı. Ancak Evren’in içinde kimsenin göremediği bir irade okyanusu dalgalanıyordu.
Bir gün devasa bir fırtına koptu; gökyüzü ağırlaştı ve insanların omuzlarına bir kurşun gibi çöktü. Herkes dizlerinin üzerine çökerken Evren ayağa kalktı. Sırtına binen yük sanki dünyanın tüm kederi ve ağırlığıydı. Adım attı, tökezledi ve sertçe yere düştü. Dizleri kanadı, elleri parçalandı.
Dünya ona, "Vazgeç!" dedi ama Evren, her düştüğünde toprağın sertliğini değil, içindeki köklerin derinliğini hissetti. Toprağa değen her yarası, bir öncekinden daha çelikten bir deriyle kapandı.
Evren, sadece bedeniyle değil; ruhuyla doğruldu. Sırtında taşıdığı, sadece bir yük değil, bir umuttu. O yürüdükçe fiziksel zayıflık denilen o eski masal, kadim bir güce dönüştü. Çünkü gerçek güç, kasların şişkinliğinde değil; kalbin bir kez daha diyebilme cesaretindeydi.
Yolun sonuna vardığında gökyüzünü, ait olduğu yere, sonsuzluğa itti. Artık o, sadece bir kadın değildi. Yıkıntılardan saray kuran bir mimar, gözyaşından elmas yontan bir zanaatkâr ve her fırtınadan sonra yeniden doğan bir güneşti.
"Bir kadın sırtında dünyayı taşıyabilir; çünkü o dünyanın ağırlığını değil, onun kalbini taşımayı öğrenmiştir. Her düşüş bir yenilgi değil; daha yüksek sıçramak için alınan bir nefestir."
***















































