EDEBİ DUALİTE
Giriş Tarihi : 14-08-2025 15:47   Güncelleme : 14-08-2025 19:10

Can Yoldaşları & Karanlığın Gölgesi / Hüseyin Uyar & Dr. Özlem Demir

Hüseyin Uyar & Dr. Özlem Demir -CAN YOLDAŞLARI & KARANLIĞIN GÖLGESİ

Can Yoldaşları & Karanlığın Gölgesi / Hüseyin Uyar & Dr. Özlem Demir

CAN YOLDAŞLARI-KARANLIĞIN GÖLGESİ

CAN YOLDAŞLARI

Bu, insan ve hayvanın dostluk hikâyesi değildir sadece. Candan öte bir can yoldaşlığıdır. Sessiz ve bir o kadar da derinden. Her daim anlatılandan daha fazlasını içinde barındıran nice yaşanmışlıklardan sadece biri… 

Bir zamanlar at yelesi gibi olan ve artık tamamen beyazlamış saçlarını kapatacak şekildeki başörtüsünün yüzüne gelen kenarlarını düzeltti. Çevresine toplanan birkaç torunun “Hadi anlat nine!” diye sabırsızlanan tavırlarını büyük bir keyifle seyretti. Kaçıncı defadır bilinmez, ama hep “ilk defa” anlatıyormuş gibi aynı heyecanla başladı…

“İki öküzüm vardı, birinin adı Koca Öküz; o biraz yaşlıydı. Diğerinin adı ise Tosun idi. Görseniz adam boyu…” diye başladı. Ve zaman yarım asırdan fazla geriye doğru gitti…

Köyde, mısır hasat vakti…

Yaz sıcağında güneş tepelerin ardına doğru giderken akşam olmak üzere. Mısır tarlasında son koçanlar da toplanıyor, bir taraftan da sapları demetlenip dik vaziyette çatılıyordu. Atalardan öğrenilen bu yöntemlere herkes çok aşina.

“Hadi bugün bitirelim de şu bizim gelin yarın tekrar buraya gelmesin.” dedi Ahmet dayı.

Münevver gelin daha iki yıllık evli… Sabah namazı vakti kalkıp, bebeğini babaanneye bırakıyor, kağnısını çeken öküzleriyle beraber diğer köyün eteklerindeki tarlalarına gidiyor. Kocası madende çalıştığı için bu işleri tek başına yapmak zorunda. Yakın köydeki hısım akraba yardımı hiç esirgemiyor. Onların da işi olduğu zaman Münevver hiç tereddüt etmiyor. Kırsalda yaşam zor elbette.

Nihayet bu tarladaki hasat tamamlandı. Önce mısır koçanlarının doldurulduğu öküz arabası, yakın köydeki Ahmet dayının samanlığına çekildi. Karanlık da çökmüşken ağzına kadar mısır koçanı dolu kağnıyı tek başına kendi köylerindeki evlerine götüremezdi Münevver gelin. İki gün sonra kocası maden ocağından gelince gerisini nasıl olsa hallederdi.

“Biraz dinlen istersen kızım.”

“Hiç zaman kalmadı Haççe teyze, daha fazla karanlığa kalmadan yola çıkayım.” dedi Münevver.

Hızlıca iki öküzünün boyunduruğunu taktı, akşamın alaca karanlığında kendine siper yapacaktı can dostlarını… Hısım akraba ile çarçabuk vedalaştı. Sırtında küfesi ile iki öküzün arasında köyüne doğru yola çıktı.

İki köyün arası yürüme mesafesi ile bir buçuk saat. Yol, köyün son evlerinin biraz ilerisinde; karaağaçların bulunduğu yoğun bir ormanın kenarından geçiyor. Tam da ortaya denk gelen kısımda, yol kenarından başlamak üzere içerilere doğru ilerleyen mezarlık var. Yolun diğer tarafı da çalılıklarla kaplı. Münevver, korkularını besleyen ve çocukluğundan beri duyduğu garip şeylerin anlatıldığı yolun bu kısmını, gün ışığında geçebilmek için çok uğraştı; ama yine de akşam karanlığına kaldı.

Köyün son evlerini geride bırakmaya başladığında, bu akşamki destansı yolculuğun ilk anları ile beraberdi artık. Gaz lambasının loş ışığının perdelere yansıdığı son evlerin içindeki insanların yerinde olmayı çok istedi. Ancak bu yol, yürüyerek geçilecekti ve son ev de geride kaldığında “Bismillah.” diyerek adımlarını sıklaştırdı.

Şimdi, bir eli alışık olduğu şekilde küfe ipinin omzuna gelen yerinde, diğer eli de Koca Öküz’ün sırtında, yürüyorlardı. Korkularını besleyen o garip anlatımların muhatabı olan alana doğru yaklaşırken can yoldaşlarının nefesinin ve sıcaklığının dışında hiçbir desteği olmadığını biliyordu. Artık kendini iyice hissettiren gecenin karanlığı ve hilâl şeklindeki ayın cılız ışığının altında öküzlerine duyduğu güveni ve minnettarlığı tarif edecek kelime yoktu.

Ormanın ıssızlığına yenilmeden geçip gitmek gerek… Karınları tok halde sakince yol alan öküzler, aralarına sığınmış olan kadının ne derece kendilerinden güç aldığını elbette bilemezlerdi. Belli ki kırsalda nefes, can demekti.

İşte o en korktuğu alana doğru gelirken, Koca Öküz’e iyice yaklaştı. Etrafa bakıp korkacağı bir şey görmemek için başını eğmiş ve sinmiş olarak yürümeye devam etti. Bir an önce o koyu gölgeden kurtulma telâşıyla boyunduruğu dikkatlice itiyordu. Biraz şarkı biraz dua ile devam eden yolculuğun bu kısmında, sadece dua dökülüyordu dudaklarından. Korku, bedenini ve ruhunu esir almak üzereydi.

Ağlamak istedi, ama ses çıkarmaktan korktu. Dudaklarının titremesini engelleyemiyor, dişleri birbirine vurup ses çıkarmasın diye ağzını açık tutuyordu. Dizlerinin bağı çözülmek üzereydi. Zihnine doluşan o garip duyumları uzaklaştırmanın bir yolunu bulamadığı için daha çok dua ediyordu.

Ne kadar ilerlediğini anlamak için kafasını biraz kaldırdı. İşte tam da o esnada, mezarlık avlusundaki direklerin birinin üzerinde, insan başı gibi bir şey gördü. Ve belki de korku sınırını aşmış olacak ki dikkatlice ona baktı. O “şey” de kadına baktı. Bu bakışma ne kadar sürdü, hiç bilemedi. Buna rağmen yürümeye devam etti.

Öküzlerden genç olanı birden ürktü. Neredeyse boyunduruğu kıracaktı. Aynı anda koyu bir gölge “pırrr” diye havalandı.

“Kışşttt!” diye bir çığlık attı Münevver, uçup giden kanat sesinin ardından. “Kör olası şey, cehenneme git!” diye bağırdı… Önce ürken ve şimdi sakinleşen Tosun’un boynuna sıkıca sarıldı.

Bir kadın, iki öküz ve belki kartal veya baykuş. Hepsi masum olan bu canların böylesine korkmalarının tek suçlusu gece karanlığını daha da koyulaştıran ormanın ve mezarlığın gölgesiydi…

Yolculuğun bu en korktuğu bölgesini geçtikten sonra, artık kendi köyünün evlerinden sızan ışıkları görünmeye başladı. Elini sırtında gezdirdi. Sırılsıklam terlediğini fark etti; ama çok önemsemedi.

Köye girdiğinde rastlaştığı kişilerle selamlaştı ve hatta biraz sohbet bile ettiği oldu. Meydandaki kahvenin önünden bir kadın adâbı ile önüne bakarak geçti. İçeri bakmadı, ama sesleri duydu. Kocasının da amcası olan Kasım dedenin yanındakilere, “Helâl olsun şu bizim geline, her işi başarıyor.” dediğini işitti. Hoşuna gitmişti. Gülümsediğini kimse görmesin diye yine öküzlerinin arasına sindi.

Kahvehanedeki radyonun sesini de duydu. “Kıbrıs”, “asker”, “savaş” gibi şeyler söylüyordu radyo. “Kıbrıs neresi acaba? Orada da mısır tarlası var mıdır ki?” diye geçirdi içinden.

Kocası gelince sormaya karar verdi. “Muhakkak o biliyordur.”

Almayı hayal ettikleri radyo aklına geldi. Hatta evde radyoyu koyacakları yer bile hazırdı; ama üzerine örtülecek danteli henüz örmemişti.

Bir de türkü söylemek geldi içinden. Sessizce mırıldanmaya başladı; ama bir duyan olur diye hemen sustu. Adı çalışkan gelinden, türkücü geline çıkarsa diye korktu birden.

…Ve işte bugün de yatsı namazı vakti olmadan, can yoldaşlarıyla beraber evine gelmişti.

KARANLIĞIN GÖLGESİ

Ürkek ve çekingen bir halin pençesinde duygularım
Canıma yoldaş etmişken bir nefesteki sıcaklığı

Yalın ve yeknesak hayatımın dinginliğine gem vururken korkularım
Bir yürek örter üstümü artıyorken kuşkularım
Teslim almak üzereyken kafamdaki kurgularım
Bir cana sığınmıştı tarifsiz sorgularım

Karanlık yok ederken gündüzdeki berraklığı
İçimde bir buhran körüklüyor tutsaklığı
Yerle yeksan ederken zihnimdeki korkaklığı
Bir can yakın etmişti ruhumdaki ıraklığı

***

TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE  KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...

Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz

Editör: Deniz İmre

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi