DENEME
Giriş Tarihi : 24-11-2025 19:37   Güncelleme : 24-11-2025 19:45

Bir Ada Gecesinde The Beatles Grubuna Açılan Kapı- Melodinin Fısıltısı / Serhan Poyraz

Yazan: Serhan Poyraz -BİR ADA GECESİNDE THE BEATLES GRUBUNA AÇILAN KAPI- MELODİNİN FISILTISI

Bir Ada Gecesinde The Beatles Grubuna Açılan Kapı- Melodinin Fısıltısı / Serhan Poyraz

BİR ADA GECESİNDE THE BEATLES GRUBUNA AÇILAN KAPI- MELODİNİN FISILTISI

O akşam evin içi sessizdi ama sokaktan araba sesleri geliyordu, geçişlerini duyabiliyordum. Camı açıp dışarıdaki havayı içime çektim. Bu sıcak ada ülkesinin belki de en güzel mevsimiydi. Yılın büyük kısmındaki boğucu sıcak ve nem gitmiş, yerini 25–26 derecelik hafif, kuru bir havaya bırakmıştı.

Sonra sokaktan patlak egzozlu bir araba bağıra bağıra geçti. “Bizim gençler” diye düşündüm o an. Neredeyse her akşam duyuyordum bu tarz sesleri. Bir keresinde gördüm kim olduklarını, bir akşam yürüyüşünde. Üç-dört genç… Neşeli oldukları her hâllerinden anlaşılan gençler tura çıkmışlardı. Yadırgamadım, bir zamanlar ben de ev arkadaşımla yapmıştım benzerini ama tabii ki arabamın egzozunu patlatmamıştım. Bizimki daha masumdu. Gecenin sessizliğinde İstanbul’un tadına varmak istememizdi belki de…

Camı kapattım, mutfaktan bulaşık makinesinin sesi geldi. O da dozajını arttırmıştı. Pikaba bir plak koyup camın kenarındaki uzun koltuğa oturdum, denizi izlemeye başladım bir süre. Özellikle akşamları çok yoğun edebiyat çalışmaları yaptığım için bu kısa bir süre olacaktı, biliyordum. Yapmam gereken o kadar çok şey vardı ki…

Mutfaktan bulaşık makinesinin ve dışarıdan yoldan geçen arabaların sesi gelmeye devam ediyordu. Hatta belli belirsiz o egzozu patlak arabayı bile duyuyordum. Hepsi de arka plandan gelen kısık sesteki birer hayat gürültüsü gibiydi…

O an, koltuğun bir yanında duran o, üzerinde açılmış bir dizüstü bilgisayar, yanına ilişmiş küçük bir mikser, siyah gövdeli bir mikrofon ve kabloların yarattığı o tatlı karmaşanın olduğu küçük masaya gözüm takıldı. O masa benim için tam anlamıyla bir radyo stüdyosuydu…

Kısa bir süre önce bir internet radyosu olarak faaliyet göstermeye başlayan Truva Radyo’da üç haftadır Perşembe akşamları yayın yapıyordum. Üçünde de bolca müzik ve kimi zaman anılardan kimi zaman hayal gücümle kendi kurguladığım bir hikâye yer almıştı.

Her yayından sonra birkaç mesaj gelmiş ve o birkaç kişi; “Süpersin. Devam et, doğru yoldasın…” benzeri teşvik edici sözler söylemişti.

O akşam, dördüncü program için hazırlık yapmaya karar verdim ama masanın başına oturduğumda henüz ne yapacağına tam karar vermemiştim…

Dizüstü bilgisayarım önümde açıktı. Bir süre hiçbir şeye dokunmadım, sadece duyduğum sesleri dinlemeye devam ettim. Sonra dizüstü bilgisayarımın masa üstündeki müzik arşivi klasörünü açtım ve karşıma daha önce oluşturduğum alt klasörler çıktı..

Pink Floyd, Bob Dylan, Metallica, Guns & Roses, Scorpions, Türkçe Müzik, Yabancı Müzik ve “Melodinin Fısıltısı – 1/2/3” gibi klasörlerin hepsiyle göz göze geldim. Orada bana bakan bir klasör daha vardı ve üzerinde; “The Beatles – Hazırlık” yazıyordu ama içi boştu.

Üç programdır hep “Bir ara mutlaka Beatles yapmalıyım” demiş ama hep ertelemiştim çünkü The Beatles, öyle “araya sıkıştırılacak” bir konu değildi benim için…

O sırada dizüstü bilgisayarımda YouTube’dan The Beatles’ın “In My Life (Benim Hayatımda)” şarkısını bulup arkama yaslanarak dinlemeye başladım. Hoparlörden çıkan o ses bir anda odanın havasını değiştirdi. Sanki odanın duvarları biraz daha yaklaştı, ışık yumuşadı, masa eski bir plakçının tezgâhına dönüştü.

Gözlerimi kapatmadan şarkıyı dinlemeye başladım, ekrana bakıyordum ama bir yandan da geçmişe dalmış gibiydim…

İlk The Beatles kasetini elime aldığım günü hatırladım. Eskiden kasetler vardı, bantları bazen kasetçalara dolaşan.

Şimdi düşününce “Ne güzeldi o günler…”

Lisedeyken oturduğumuz evin o küçük odası geldi aklıma. Bir de küçük bir radyom vardı çünkü radyoda program yapan “Dj”ler revaçtaydı o zamanlar. Bir derginin verdiği The Beatles posteri önünde oturup “Let It Be”yi dinlediğim an canlandı gözümün önünde…

O zamanlar; “Bir gün bir radyoda ben de bir DJ olarak yayın yapar mıyım?” diye hayal ettiğimi hatırladım. “Yaparsam nasıl yaparım, hangi şarkıları çalarım” diye notlar tuttuğumu da hatırlıyorum.  

O an fark ettim ki The Beatles aslında benim hayatımın sessiz fon müziğiymiş; şimdiye kadar hep arkada belli belirsiz çalıyormuş…

Artık bu müziğin öne çıkması gerekiyordu. Müziği biraz açınca John Lennon’un sesi odayı biraz daha kapladı. Masa üstü bilgisayarıma baktım ve kendi kendime “Dördüncü program… The Beatles olsun” diye mırıldandım…

Hemen bir kâğıt alıp not tutmaya başladım…

-    John’un çocukluğu – annesi Julia
-    Elvis Presley
-    Paul’ün annesini kaybedişi
-    Quarrymen – o kilise bahçesi
-    Hamburg – neonlu ve zorlu geceler
-    İlk şarkılar: In Spite of All the Danger, That’ll Be the Day…
-    Sürpriz bir final, kapıdan giren ve Beatles’ın tüm tarihini değiştiren kişi…

Sonra kalemi bıraktım ve mikrofona baktım. O küçük siyah gövde sanki beni bekleyen bir dinleyici kalabalığı gibi geldi o an gözüme ama kesin olarak biliyordum ki o gece o “kayıt” tuşuna bastığımda dördüncü program sıradan bir yayın olmayacaktı. Bu, yıllardır içinde biriktirdiğim The Beatles sevgisinin hikâye anlatma tutkumla birleştiği an olacaktı…

Masadan kalkıp pikaba bu kez bir The Beatles plağı koydum ve koltuğa uzanarak elimde iPad, masada not tuttuğum  kâğıt ile birkaç gün sonra yapacağım radyo programını hayal etmeye başladım…

Burası Melodinin Fısıltısı…
Ben Serhan Poyraz…

Yeni bir yayına hepiniz hoş geldiniz…

Bu akşam sizlere dünyaca ünlü bir müzik grubundan bahsedeceğim…

The Beatles’dan…

Sevgili dostlar…

Bir müzik grubunun dönemini değiştirmesi alışılmadık bir durum değildir fakat bir dönemin bir kuşağın bir toplumun ve hatta dünyanın ritmini o andan itibaren yeniden yazmak yalnızca “The Beatles”ın başarabileceği bir devrimdir.

1960’ların başında Liverpool’un sisli sokaklarından çıkıp modern dünyanın kalbine yerleşen John, Paul, George ve Ringo adındaki dört genç şarkılar söylerken tüm insanlığın kolektif hafızasına da bir umut estetiği işlemişlerdir.

Onların şarkıları ne yalnızca poptur ne yalnızca bir gençlik ateşi ne de yalnızca “rock”ın geçirdiği bir evrimdir. Zamanın altına saklanmış yeni bir insanlık arayışının melodileridir onlar…

1945 yılında Japonya’ya atılan o iki atom bombası tüm dünyayı tozun toprağın altında bırakmıştı. Üstelik tüm dünya bu bombaları televizyondan nefesini tutarak izlemiş, kelimeler boğazlara tıkanmış ve her şey anlamını yitirmişti. Hatta anlam bile anlamını yitirmişti.

1950’ler, İkinci Dünya Savaşı sonrası umutsuzluğun külleriyle doluydu bu yüzden ve dünya yeni bir dil yeni bir nefes arıyordu. İşte tam da bu yıllarda, İngiltere’nin işçi sınıfının yaşadığı mahallelerinden çiçek açan bir grup olarak ortaya çıkmıştı The Beatles…

iPad’a not düştüm.
-    The Beatles’ın ‘Cry For a Shadow’ şarkısı.

The Beatles’ın gelişi, rüzgârın bir anda yön değiştirmesi gibiydi ve hemen hissedildi. Sıradan gençlerin hayal kurma hakkı yeniden doğdu, aşk şarkıları masumiyetten hafif bir isyana doğru evrildi.

Müzik, sadece tüketilen bir eğlence olmaktan çıkıp onlarla birlikte evrensel bir hafızaya dönüştü. Bu yüzden kısa sürede oluşan “Beatlemania” yani The Beatles fenomenine sadece bir müzik olayı olarak bakmamak lazım çünkü onlar aynı zamanda tüm dünya için kültürel bir kırılma noktasıydı.

“Burada grubun kuruluş hikâyesine geçersem, iyi olur” diye geçirdim aklımdan ve ipad’den internette sörf yaparak 1940-50’li yılların Liverpool’unun fotoğraflarına baktım bir süre…

1950’lerin sonunda Liverpool sürekli yağmur kokan bir liman şehriydi. Savaş sonrası İngiltere’nin en yorgun yüzlerinden biriydi belki de bu şehir. Kasvetin limanda hâlâ 1940’ların sisli hayaletleri dolaştığı bir şehir hayal edin…  

İşte tam da böyle bir şehirdi Liverpool…

Şehrin sokaklarında o zamanlar bir yanda işsizliğin sert yüzü diğer yanda “rock’n roll”un Amerika’dan rüzgâr gibi estiği yeni bir gençlik hareketi vardı.

iPad’a not düştüm.
-    Bir Elvis Presley şarkısı çalmalıyım - Jailhouse Rock.

O yıllarda Elvis Presley’in sesi radyolardan yükseliyordu yükselmesine ama aslında herkesin kafası karışıktı çünkü dünya yeni bir yön aradığı için çok hızlı değişiyordu ve kimse işin sonunun nereye varacağını bilmiyordu.

John Lennon’un çocukluk ve gençlik fotolarını buldum internette…

Yine o yıllarda, bu şehrin o işçi sınıfının yaşadığı arka sokaklarında gözlerinden zekâ ile yaramazlık aynı anda parlayan bir çocuk büyüyordu ve adı da John Winston Ono Lennon’du.

9 Ekim 1940'ta Liverpool’da Julia ve Alfred Lennon’un çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Alfred, İrlanda kökenliydi ve tüccar bir denizciydi. Hep evden uzakta ve denizdeydi. John doğduktan sonra da yine denizdeydi ama bu kez asker kaçağı olduğu için eve dönemiyor ve ailesine para da gönderemiyordu. John dört yaşında iken eve döndüğünde ise John’un annesi Julia başka bir adamın çocuğuna hamileydi ve tabii ki kendi ailesini de karşısına almıştı. Özellikle Julia’nın kız kardeşi Mimi Smith, yasal mercilere başvurunca Julia, John’un velayetini babasına vermek zorunda kaldı ama babası denizci olduğundan John teyzesi ile kalmaya başladı.

Teyzesi onun için ciltler dolusu kısa öykü satın aldı ve ailesinin çiftliğinde sütçü olan amcası hem ona bir melodika aldı hem de çapraz bulmaca çözmeyi öğretti. Akrabaları onu yalnız bırakmıyordu ama o zaten yalnızlığını Elvis Presley şarkılarıyla paylaşıyordu her fırsat bulduğunda.

iPad’a not düştüm.
-    Bir Elvis Presley şarkısı daha olmalı. Blue Suede Shoes.

Annesi Julia düzenli olarak John’u ziyaret ediyordu, John da onu. Annesi ona Elvis Presley plaklarını çalıyordu. Bir ara, banjo öğretti ve Fats Domino'nun "Ain't That a Shame" şarkısını nasıl çalacağını gösterdi.

iPad’a not düştüm.
-    John Lennon’un ilk çaldığı parça…   Fats Domino- Ain’t That a Shame. Mutlaka olmalı

John Lennon’un çaldığı ilk parçanın “Ain’t That Shame” olması çok anlamlı. “Ain’t that shame”; bu utanç verici değil mi, demek…

O utanıyor muydu yaşadıklarından bilmiyorum ama olumsuz etkilendiği kesin. Kendi sözleri ile anlattığı bir okul anısı vardı, o geldi aklıma.

“Ben çocukken annem bana hep hayatın anahtarının mutluluk olduğunu anlatırdı. Okula gitmeye başladığım zaman, sözlü sınavda öğretmenim bana 'Büyüyünce ne olmak istiyorsun?' diye sordu. Ben de ona 'Mutlu olmak istiyorum' diye cevap verdim. O da bana, soruyu herhalde anlamadığımı söyledi. Ben de ona, asıl onun hayatı anlamadığını söyledim.”

John, mutluluğu müzikte arayacaktı ama hayatı da darmadağınık bir çizgi gibi ilerleyecek ve kafası hep karışık olacaktı.

iPad’a not düştüm.
-    Elvis Presley-Suspicious Minds… Tam zamanı

John Lennon 11+ sınavını geçtikten sonra Eylül 1952'den 1957'ye kadar Liverpool'daki Quarry Bank Lisesi'ne gitti. Okuldaki arkadaşları onu; "şanssız, güler yüzlü ve canlı bir delikanlı" olarak tanımlıyordu ama bunun yanında sık sık kavga ettiği, zorbalık yaptığı ve dersleri bozmasıyla da biliniyordu. Her şeye rağmen kısa sürede sınıfın soytarısı olarak ünlendi. Okulun mizah dergisinde karikatürleri yayınlandı.

1956'da annesi Julia, John'a ilk gitarını aldı ve onun da artık Elvis gibi bir gitarı vardı.

iPad’a not düştüm.
-    Elvis Presley - It’s Now or Never çalmalı çünkü John hayatında bir tercih yapacak.

“Şimdi ya da asla” der bu şarkıda ya Elvis Presley, işte John Lennon için de o an gelmişti…

John Lennon arkadaşı Pete Shotton ile birlikte 1956'da “The Quarrymen” adlı bir grup kurdu. Daha sonra gruba Bill Smith de katıldı. Ancak gruptaki elemanlar enstrümanlarında yetersiz oldukları için sürekli değişti.

6 Temmuz 1957’de Woolton’da bir kilise bahçesinde küçük bir festival vardı. Herkes o günü sıradan bir cumartesi sanıyordu ama değildi. Tüm modern müzik tarihini değiştirecek bir günün içindeydiler çünkü John Lennon, Paul McCartney ile tanışacaktı o gün.  

“The Quarrymen” sahnedeyken John Lennon, kalabalığın içinde bir çocuğun dikkatle onları izlediğini fark etti. O çocuk, üzerinde beyaz çizgili bir gömlek olan sessiz, sakin ama gözlerinden ateş saçan Paul McCartney’di. Konser bittiğinde ortak arkadaşları olan Ivan; Paul’ü John ile tanıştırdı ve Paul, akorları daha temiz çalabileceğini göstermek için John’un elinden gitarını alıp sahneye çıktı…

iPad’a not düştüm.
-    Paul McCartney - Twenty Flight Rock

Arkadaşları, o gün şarkıyı dinlerken John’un gözlerinin bir anlığına büyüdüğünü ve “Bu çocuk yetenekli eğer onu bu gruba almazsam büyük aptallık etmiş olurum” dediğini söylemişlerdi ki zaten o gün, müzik tarihinin en önemli ortaklığı başlamıştı.

Paul McCartney’in gruba 1957 yılının yaz aylarında katılmasından sonraki aylarda gruptaki diğer elemanların değişimi devam etmişti. 1958 yılına gelindiğinde Paul, John’a okul arkadaşı George Harrison’dan bahsedince John önce; “ Bu çocuk çok küçük. Bizimle aynı sahnede duramaz.” diyerek karşı çıkmıştı ama Paul bunu kabul etmemiş ve bir gece George’u bir otobüs durağının üst katında John’la buluşturmuştu. George, utangaç ama yine de kararlı bir tavırla eline gitarını almış ve “Raunchy” adlı parçayı birlikte çalmışlardı.  

“Raunchy” i buldum YouTube’da ve dinlemeye başladım. Çalması zor bir parçaydı ve ustalık gerektiriyordu.

iPad’a not düştüm.
-    Quarryman - Raunchy

Şarkı bittiğinde John başını yana eğerek bir süre durmuş ve sonunda gülümseyerek; “Tamamdır. Bu çocuk bizden.” demişti. Böylece The Beatles’ın öncü grubu olan Quarryman’ın üçüncü temel taşı da yerini almışti.

The Quarryman grubunun 1958 yılındaki bir resmine baktım. George, gruba resmen katıldığında ergenlik dönemindeymiş ama o, hem Quarryman hem de The Beatles içinde hep biraz “suskun yetişkin” olarak John ve Paul’un gölgesinde kalmış. The Beatles albümlerindeki şarkıların söz yazarlarına baktığımda albüm başına bir ya da iki şarkının George Harrison’a ait olduğunu gördüm.  

Bence, George Harrison içine atıyordu, dertleniyordu ve sırasının geleceğini düşünerek sabrediyordu. “Something” gibi bir şarkıyı yazan bir müzisyenin defterlerinde kim bilir daha ne şarkılar vardı.

“Something” şarkısının melodisini duyar gibi oldum. Frank Sinatra; “Şimdiye kadar yazılmış en iyi aşk şarkısı” demişti “Something” için. Bu şarkıyı çalacaktım elbette ki ama The Beatles programının ikinci kısmında..

Bu kez aklıma not ettim.
-    The Beatles - Something mutlaka olacak ikinci programda.

Quarryman grubunun bu üçlüsü, o yıl tanınmalarını sağlayan iki şarkı yapmışlardı. Biri “That will be the day” diğeri de “In Spite of All the Danger” idi.

iPad’a not düştüm.
-    Quarryman - That will be the day

1958 yılında tanınmaya başlayan Quarryman bir yıl sonra dağılacaktı. Bunun en büyük sebebi de trajik bir olaydı. 15 Temmuz 1958'de Julia Lennon, John’u ziyaret ettikten sonra kendi evine doğru yürürken bir arabanın çarpması sonucu hayatını kaybetmişti.. Annesinin ölümü John Lennon’a travma yaşatmıştı. Bu olaydan sonraki iki yıl boyunca sürekli içki içerek her yerde kavga çıkarmaya başlamıştı. Üniversiteye giriş sınavında başarısız olmuş ancak teyzesinin araya insanlar sokmasıyla Liverpool Sanat Koleji’ne girmişti.

1959 yılında Quarryman grubu dağıldı ve George Harrison başka bir gruba geçti.

iPad’a not düştüm.
-    Quarryman - In Spite of All the Danger

Grup dağıldı ama Paul McCartney ve John Lennon ayrılmadılar ve beraber çalmaya devam ettiler çünkü onları birbirlerine bağlayan şey birbirlerinin ruhlarındaki çatlakları tedavi edebilmeleriydi. John ve Paul, anne eksikliğini çok iyi bilen iki gençti. İkisi de aslında annesiz hayatla çok erken yaşta tanışmışlardı. Paul’ün çocukluğu John’a göre daha derli toplu geçmişti belki ama o da henüz 13-14 yaşlarında iken annesini, Mary’yi kaybetmişti. Bu kaybın ağırlığını yıllardır içinde taşıyordu. John da var ama yok gibi olan annesini şimdi tamamen kaybetmişti.

iPad’a not düştüm.
-    The Beatles - Besame Mucho.

Birbirinin acısını derinden hisseden iki genç, John ve Paul hiç şüphesiz o dönemde iyice yakınlaşmışlardı. Aslında birbirine zıt iki karakterdiler. Bu birlikte yazıp besteledikleri şarkılara da yansıyordu. Paul, John’un kara mizahını yumuşatmaya çalışırken John da Paul’ün o cilalı melodilerine diş geçirmeye çalışıyordu. Aynı şarkının içinde iki ayrı kutup gibiydiler.

Bir yıl sonra 1960 yılında George Harrison tekrar onlara katıldı ve bu üçlü yanlarına bu kez John Lennon'ın çocukluk arkadaşı Stuart Sutcliffe'i aldı.  

Quarryman grubunun adını da “The Sickless” olarak değiştirdiler ilk önce.  Ancak sonra Paul McCartney'nin önerisiyle ritim anlamına gelen "beat" sözcüğünü çağrıştırsın diye grubun adını “The Beatles” yaptılar. Bence bu yeni isimde o dönem popüler olan “Beat” hareketinin de etkisi vardı. Bu benim tahminim ama doğru olduğuna inanıyorum.

Grup tamamlandı, şimdilik. John Lennon ve Paul McCartney’in birlikte yazıp besteledikleri “Gideceğim bir yer var” diyen “There is a place” şarkısını çalmanın tam zamanı olmalı.

iPad’a not düştüm.
-    The Beatles - There is a place

“There is a place” gideceğim bir yer var der bu şarkı. 1960 yılının Ağustos ayında The Beatles’a bir menajer; “Hamburg’da rock’n roll çalan kulüpler var. Para az, çalışma çok ama bu yine de denemeye değer bir şans, gençler” teklifiyle geldi.

1960 yazında o gençler hiç paraları olmadan ve neyle karşılaşacağını tam olarak bilmeden Liverpool’dan ayrıldılar.

Hedef Almanya’ydı.

iPad’a not düştüm.
-    The Beatles - Come Go With Me

Önce tren, sonra gemide geçen uykusuz uzun gecelerden sonrsa Hamburg’a vardıklarında şehir onları neon ışıkları, gürültüsü, kokusu ve disiplinsiz enerjisiyle çarptı.

Hamburg’un ünlü Reeperbahn bölgesine gelmişlerdi. Burası barların, genelevlerin, striptiz kulüplerinin arasına sıkışmış yabani bir “rock’n roll” ortamıydı.

Beatles’ın ilk sahne aldığı yer “Indra Club” oldu. Burası da alkol ve sigara kokusu içinde çalan amatör gruplarla dolu olan küçük bir kulüptü…

iPad’a not düştüm.
-    The Beatles - Kansas City - Hey Hey Hey

Reeperbahn’da koşullar zordu. Günde altı ya da yedi saat sahnede kalıyorlardı. Dumanın altında sesleri kısılıyor ve bazen çalmaktan parmakları kanıyordu. Müşteriler sarhoştu, kulüp sahibi çok sertti. Akşamları doğru düzgün yatacak bir yer bile yoktu.

Belki de burada en iyi öğrendikleri şey; “sabır” oldu.

Zorluğu birlikte paylaştıkça daha çok birbirlerine bağlandılar. Bu tabii ki kolay olmadı, zaman zaman sinirleri gerildi ama aralarında kavga ederek, dövüşerek, bağırarak, çalarak, ağlayarak bir grup değil âdeta bir organizma oldular…

O zaman burada, bu dönemde Hamburg’da en çok çaldıkları şarkı olmalı...

iPad’a not düştüm.
-    The Beatles - Long Tall Sally

John, Hamburg’da ilk kez “gerçek lider” gibi davranmaya başlamıştı. Sahnede küfrediyordu, bağırıyordu ve seyirciyi provoke ediyordu. Paul ise çoğu zaman John’un dengeyi bulmasını sağlıyordu duruşuyla çünkü o, daha melodik daha düzenli daha çalışkandı. Hamburg’un o günlerinde, bu ikili birbirleriyle çarpışarak büyüdükçe şarkı yazma başarılarının da artacağı hissediliyordu.

O dönemde George Harrison 16-17 yaşlarındaydı. Henüz reşit olmamıştı. Bir geceki polis baskınında George Harrison’u yaşından dolayı sınır dışı ettiler ve Liverpool’a geri döndü. Tabii ki bu olay The Beatles’ın iç düzenini bozdu ama öte yandan George’un karakterini de etki etti. George yıllar sonra bir röportajında; “Hamburg olmasaydı gitarist olamazdım.” demişti.

iPad’a not düştüm.
-    The Beatles - Be Bop A Luna  

John’un en yakın arkadaşlarından biri olan Stuart Sutcliffe aslında bir ressam olmasına rağmen grupta bas gitar çalıyordu. Stuart bir süre sonra, Hamburg’da tanıştığı fotoğraf sanatçısı Astrid Kirchherr’e âşık oldu.

Bu arada Astrid Kircherr, The Beatles’ın o zamanki imajını tamamen değiştiren kişiydi. Siyah deri ceketlerin, siyah-beyaz fotoğrafların ve çekimlerde yaratılan dramatik sanat atmosferinin ve bir süre sonra The Beatles’ın âdeta imzası haline gelecek olan saç kesimlerinin mimarı Astrid Kircherr’di.

Stuart Sutcliffe, aşkı için gruptan ayrıldı ve resme geri döndü. John Lennon, bunu asla tam anlamıyla affetmeyeceğini ama saygı da duyacağını söyledi. Keşke ilk anda tamamen affedip gönül koymasaymış çünkü 1962 yılında Stuart Sutcliffe beyin kanaması geçirip öldüğünde John’un dünyası bir kez daha parçalandı.

Onun bu parçalanmışlığının izi yıllar sonra annesi Julia ve en yakın arkadaşı Stuart Sutcliffe’e hitaben yazdığı “In my Life” şarkısında çok net görülür.

iPad’a not düştüm.
-    The Beatles - In My Life

Hamburg yıllarında The Beatles’ın sahne enerjisi aynı günlerde Liverpool’da çalan tüm grupları geride bırakıyordu çünkü başkaları günde bir saat çalarken The Beatles ortalama altı saat çalıyordu. Sahneye hakimdiler, şarkı repertuarları büyümüştü. Chuck Berry, Little Richard, Ray Charles, Elvis Presley, Carl Perkins ve Gene Vincent’in şarkılarını da çalıyorlardı.

O yıllarda onları izleyenlerin söylediği ortak bir cümle vardı; “Sahnede dört değil, tek bir kişi gibi çalıyorlar.”

Az önce düşündüğüm şey de buydu zaten. Zorluğu paylaştıkça bir olmaya daha çok yaklaşma…

Zaten John Lennon da ileride “Hamburg olmasaydı, The Beatles da olmazdı” diyecekti…

iPad’a not düştüm.
-    The Beatles - Rock and Roll Music

Hamburg’da The Beatles’ın kaderini çizecek başka minik bir detay daha vardı. Daha sonradan The Beatles’ın önemli bir üyesi olacak olan Ringo Starr o yıllarda Hamburg’da “Rory Storm & The Hurricanes” adındaki başka bir kulüpte çalıyordu…

The Beatles’ın çaldığı kulüpte tesadüfen bulunduğu bir gece Ringo Starr The Beatles ile aynı sahneyi paylaştı.

“Bu adam da bizde çalmalı.” dedi John Lennon arkadaşlarına ama o an kimse bunu ciddiye almadı. Az önce de dediğim gibi ileride fırtınalar estirecek The Beatles’ın kaderi, o an Hamburg’da yazılmaya başlamıştı ancak Ringo’nun The Beatles’a katılmasına henüz daha birkaç yıl vardı.

Bir yıl sonra Beatles Liverpool’a döndüğünde eski arkadaşları şaşkınlık geçirdi ve onları tanımakta zorlandılar çünkü saçları değişmiş, müzikleri sertleşmiş ve sahne güvenleri tavan yapmış bambaşka bir grup vardı karşılarında.

Burada, Hamburg’un o zamanki havasını en iyi yansıtan şarkılarından biri daha olmalı.

iPad’a not düştüm.
-    The Beatles - Roll Over Beethoven  

Liverpool’da 1961 yılının kış ayları başlamak üzereydi. Liverpool’daki Mathew Caddesi’nin köşesinde, yeraltında eski bir sebze deposundan dönüştürülmüş, sigara ve rutubet kokulu bir yer vardı o yıllarda…

The Cavern Club….

The Beatles, Hamburg’dan döndükten sonra burada çalmaya başlamıştı. Sahnede serseri sokak çocukları gibi çalıyorlardı ama müzikleri keskin ve etkileyiciydi.

iPad’a not düştüm.
-    The Beatles - Hey Bulldog  

Bir gece “The Cavern Club”da çalarken kapı açılır ve The Beatles’ın grubunun hiç beklemediği biri girer içeri…

Bu hikâyenin de tıpkı müzik gibi bir ritmi var. Bazı yerlerde şarkıyı sonuna kadar çalmazsın; tam nakarata yaklaşırken hafifçe kısarsın ki dinleyen devamını kendi içinde duysun.

The Cavern Club’ın o dar, rutubet kokulu merdivenlerinden inen o adamı anlatmaya başlarsam biliyordum, bu artık başka bir programın konusu olacaktı çünkü o kapıdan içeri giren kişi sadece bir dinleyici değildi. O, The Beatles’ın kaderinin yönünü değiştirecek olan isimdi.

Böylesine önemli kırılma anları alelacele geçiştirilmemeli...

Saatime baktım. Mutfaktan gelen bulaşık makinesi sesi kesilmişti, sokaktaki arabalar azalmış, patlak egzozlu “bizim gençler” bile susmuştu. Odada yalnızca pikaptaki plağın hışırtısı ve “In My Life”ın içimde yankılanan son tınıları kalmıştı.

İçimden; “Tamam. Birinci bölümün finali burası.”

The Beatles’ın çocukluk yaralarını, Liverpool’un sisini, Hamburg’un neonlarını anlatmıştım. Artık sahne hazırdı. Kapı açılmış, içeri bir gölge girmişti ama o gölgenin adını söylemek için acele etmeyecektim.

Bu, ikinci bölümün ilk cümlesi olacaktı…

***

TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE  KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...

Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi