ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 02-06-2024 22:01

Ayşe Abla / Adnan Ergin

Yazan: Adnan Ergin -AYŞE ABLA  

Ayşe Abla / Adnan Ergin

AYŞE ABLA

Ahalinin Ayşe Abla’yı kasabanın en güzel kızı ilan ettiğinde ne Charles Bukowski’den ne de “Kasabanın En Güzel Kızı” adlı öyküsünden haberi vardı.  İlan etmek dediysem öyle güzelllik yarışması neticesinde verilen bir unvan falan değildi. Gerçi güzellik yarışması tertip edilse  kasabada Ayşe Abla’nın karşısına çıkmaya cesaret edecek bir anayiğit çıkmazdı. Çünkü Ayşe Abla güzeldi. Çok güzeldi. Fazla güzeldi. Aşırı güzeldi. Velhasıl güzel kelimesinin önüne gelebilecek bütün  övgü  sıfatlarını hak edecek kadar güzeldi.

Kasabanın merkezine uzak olan mahallemizde daha çok orta ve alt gelirli insanlar yaşardı. Mahallelinin kültür seviyesi, gelir seviyesiyle paraleldi haliyle. Bu nedenle Charles  Bukowski adının mahallede hiç anılmadığına bahse girerim. Daha sonra da, benden başkasının haberi  olduğunu da sanmıyorum ya. Ben de uzun yıllar sonra tatildeyken okuyacak bir şeyler ararken küçük bir sahil kasabasının kordonundaki bir  kitap standının rafında tanımıştım bay Bukowski’yi. İlk önce kitabın kargacık burgacık harflerle yazılmış başlığı dikkatimi çekti. “Kasabanın En Güzel Kızı”

Ayşe Abla, kitabın kapağından kordonda yürüyenlere gülümsüyor, davetkar bakışlarla etrafı süzüyordu. Insanın içini ısıtan  şuh tebessümüne  karşı koyamayıp kitabı raftan aldım. Kitap alırken mutlaka  yaptığım kapağın arka yüzünü okumak bu kez aklıma bile gelmedi.  Çünkü o an ne Bukowski umurumdaydı ne kitabın  içeriği. Zaten Bukowski çok çirkin, kitapsa incecikti. Benim nazarımda kitabın alınmaya değer tek yanı Ayşe Abla’yı anımsatmasıydı. Gerçi sözünü ettiğim yıllarda Bukowski “Kasabanın En Güzel Kızı”’nı yazmış mıydı? Ondan bile emin değilim.

Ayşe Abla’yla ilgili bir diğer güzel şey ise bitişik komşumuz olmasıydı. O yıllarda ben on yaşın toyluğunda, yeni yetme bir oğlan çocuğu, Ayşe Abla’ysa yirmi iki  yaşın diriliğinde genç bir kızdı. Okumakla oldum olası aram iyiydi. Yaz tatillerinde terzi süslü Hüseyin Ağabey’in yanında çıraklık eder, haftalığımı aldığımda koşa koşa gider, bir hikaye kitabı alırdım. Haftalığımın tamamını bir kitaba yatırdığım için babam enayi, Ayse Abla ise; “doktor“ derdi bana. Ben okuyup doktor olacaktım. Sonra da onu alacaktım. Hep böyle derdi Ayşe Abla. Bu yüzden bana nişanlım diye seslenirdi. O böyle dedikçe ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Ayşe Abla’nın beni kendisine layık görmesi gururumu okşardı. Kendimi olduğumdan daha büyük ve önemli görür, kendimle iftihar ederdim. En hoşuma gidense mahalledeki diğer çocukların beni kıskanmasaydı. Onlar haset ettikçe ben kasım kasım kasılırdım.

O zamanlar mahallede herkesin mutlaka bir lakabı olurdu. Genellikle kişinin  fiziksel özellikleri belirlerdi lakabını. Lakap takma işinden mahallenin  kızları da payına düşeni alırdı. Mesela karşı komşumuz Mülâyim Amca’nın  uzun boylu, sıska kızı Saliha, “Safinaz” lakabından kocaya gidip, çocuk doğurduktan sonra gebelikte aldığı kilolardan geriye kalan bir kaç kilo sayesinde kurtulabilmişti. Benim lakabımsa  Ayşe Abla sayesinde doktor olmuştu. Pörtlek,  Sarı çıyan, Arap, sivri gibi lakapları düşününce benimki onların yanında çok daha fiyakalıydı. “Nişanlım” demesi lakap değildi. Lâkin benim için itibarın zirvesiydi.

Mahalledeki kadınların yaptığı altın günü sırası annemde olduğu  o gün Ayşe Abla’yla annesi Halide Teyze gelmemişlerdi. Halide Teyze altınını yan komşusu Sebahat Teyze’yle göndermişti. Ana kızın niye gelmedikleri sorusuna Sebahat Teyze’nin verdiği yanıt Bikini atölüne atılan ilk atom bombası etkisi yaptı evin içinde. O akşam Ayşe Abla’ya görücü gelecekti. Kadınların gün boyu konuştuğu tek mevzu bu oldu. Kadınlar Ayşe Abla’ya  talip olacak zatın zenginliğini abartmakta yarış halindeydiler adeta. Gerçi adamın yaşı Ayşe Abla’ya göre geçkinceydi. Ama ne gam. Her güzelin o kadar kusuru olurdu. Bu kadarcık kusur kadı kızında da bulunurdu. Adamın  büyük bir tekstil fabrikası olduğunu, makinaların yirmi dört saat kumaş dokuduğunu ballandıra ballandıra anlatmıştı Sebahat Teyze. “Kız, Sebahat Abla, adam makinalarda kumaş dokuyor yerine para basıyor desene sen şuna” dedi. Ardından  kahkahayı koyverdi mahallenin en fettan kadını olan  Aysel Abla. Ona diğer kadınlar da katılınca gülüşmeleri ta odama kadar ulaştı.

Kadınları neşelendiren haber beni derin kederlere gark etmişti. Göğsüm hayal kırıklığıyla ihanetten teşekkül etmiş koca bir kayanın altında sıkışmış gibiydi. Damarlarımdaki kan deveran etmezken yüreğim ise feveran ediyordu. Ama kim bilir, Ayşe Abla akşam görücüye çıkmazdı belki de. Bu cılız umuda tutunmaktan başka bir  şey gelmiyordu elimden. Fakat umudum  akşam güneşiyle  birlikte  ufkun arkasında kaybolup gitti..

Evlerinin önüne park eden koyu gri, lüks Mercedes’i karşılamaya çıkan Ayşe Abla’nın yeşertmeye çalıştığım umut çiçeğini yüksek  topuklarıyla   çiğnediğinden haberi dahi olmadı. Açıkta kalan omuzlarından  dökülen kuzguni siyah saçları, zeytin yeşili iri gözleri ve beyaz elbisesiyle bir peri kızını andırıyordu. Yüzünde insanın içini ısıtan tebessümü, yuvarlak vücut hatlarıyla kapıda arz-ı endam ederken iç gıdıklayıcı görünüyordu. Aynı anda hem masum hem de  baştan çıkarıcı olmak yalnızca Ayşe Abla’ya has bir şeydi galiba. Çünkü  bu yaşıma kadar bunu başarabilen  başka bir kadına rastlamadım.

Arabanın sol ön kapısından inen kısa boylu, tıknaz, kafasının tepesindeki saçları seyrelmiş adam Ayşe Abla’yı tepeden tırnağa iştahla üzdükten sonra bagajdan bir buket çiçek ile bir çikolata paketi çıkardı. Anlaşılan damat  adayı bu herifti. Adamla Ayşe Abla’yı yan yana hayal etmek, canımı Ayşe Abla’ya görücü geleceğini duyduğum zamankinden  çok daha fazla yaktı.

Adalet  kavramını ilk kez o gün sorgulamıştım. Büyüklerimiz Tanrı’nın adil, dünyanınsa adaletli bir yer olduğu söylerdi hep. Lâkin görünen o ki, kazın ayağı öyle değilmiş. Ayşe Abla’nın, sırf zengin olduğu için hilkat garibesi bu herifin koynuna gireceği dünya nasıl  adaletli bir yer olabilirdi ki? “Davul bile dengi dengine”, “Parayla saadet olmaz” diğer beylik laflarıydı büyüklerin. Ama davulun dengi dengine vurmadığı besbelliydi. Parayla saadet olduğu ise gün gibi ortadaydı işte. Kafamdaki kasvetli düşüncelerden sıyrıldığımda sokakta bir ben bir de gri Mercedes kalmıştı. Ne Ayşe Abla’nın misafirlerini karşılamasını ne de eve girişlerini hatırlıyorum. Ben de sahip olduğum tüm değer yargılarımı kapının dışında  bırakıp eve  girdim. O gece defter kitap yüzü açmadığım halde hayatım boyunca unutamayacağım bir  ders aldım. Kasabanın delisi Şaban’ın yıllardır bağıra bağıra söylediği; “Her şey yalan, her şey kolpa” lafı doğruydu.

Ertesi gün mahalle Ayşe Abla’nın sözlendiği haberiyle çalkalandı. Halide Teyze kızının rahat edeceğini söylerken rahatlıktan kendine düşecek payın hiç  adını anmıyordu. Sözünü mutlaka her defasında; “Dünya güzeli, biricik kızımı çulsuzun birine verecek halim yoktu ya” diyerek bitiriyordu. Zengin koca adayının etkisini bir kaç gün içerisinde değişen mobilyalar ve ev eşyalarıyla, Ayşe Abla’nın bileğinden dirseğine dek sıralanan burma bilezikler ve boynunu üç tur dolanan altın zincirle gösterdi.

Mahallenin kadınları günlerdir üçerli beşerli gruplar halinde Ayşe Abla’yı tebrik ziyaretine gidiyorlardı. Asıl amaçlarının zengin damadın sil baştan dayatıp döşettiği evin yeni halini görmek, kendilerine dedikodu malzemesi toplamak olduğunu hepsi biliyordu. Gıybet ederken çeneleri çok düşük olan kadınlar, niyetini gizlemeye gelince pek ketumdular. Evden çıkan kadınların yüz ifadelerinde aradığını bulamamanın hayal kırıklığı vardı. Evi köşe bucak bir hafiyenin dikkatiyle didik didik etmelerine rağmen mana bulacak bir noksanlık bulamamış olmanın canlarını sıktığı yetmezmiş gibi bir de saatler boyunca  Halide Teyze’nin müstakbel damadına düzdüğü övgüleri dinlemek zorunda kalmışlardı. Halide Teyze, damadının zenginlik ve cömertliğini kulaklarına sokarken Ayse Abla da ikide bir kolunu sallayarak burma bileziklerini gözlerine sokmaktan geri kalmamıştı. Yalandan bileziklerinin ağırlığından, kolunu zar zor kaldırdığından şikâyet etmesi de ana kızın şovlarının son halkasıydı.

Son ziyaretçi grubuna  kalan annem, bırakacak kimse bulamamış olmalıydı ki, beni de yanında götürdü. Annemle gitmeyi istemediğimi bugün gibi hatırlıyorum. Çünkü Ayşe Abla’yı uzaktan gördüğümde dahi sızım sızım sızlayan yüreğimin, ağzı kulaklarındaki yüzünü, sonradan görmelere has kibirli hallerini gördüğümde kan revan içinde kalacağından emindim. Gelenleri  tam da beklediğim manzara karşıladı. Aşırı gösterişli eşyalar, kokoş Halide Teyze ve rüküş Ayşe Abla. Canlı kuyumcu vitrinini andıran Ayşe Abla, istiridye takımın ikili koltuğunda ana kraliçe edasıyla kasılan annesinin yanında oturuyordu. Eşyalarla Ayşe Abla’nın takılarını hayranlıkla izleyen kadınlar, bakışlarındaki kıskançlığı gizlemeye çalışıyorsa da pek muvaffak oldukları söylenemezdi. Kıskançlık güzel bir his  değildir. Ama en dürüst duygulardan biridir. Insanlar yalandan seviyormuş,  sayıyormuş gibi davranabilirler. Ama yalandan kıskanmak mümkün değildir. Keza nefret de en sahici duygulardan biridir. Herkesin herkese nefreti içten ve samimidir.  Tıpkı şu an benim Ayşe Abla’ya duyduğum gibi.

Annem de dahil, kadınlar dakikalar boyu eşyaların kalitesine, güzelliğine, eve çok yakıştığını dair methiyeler düzdü. Sıra Ayşe Abla’nın takılarını övmeye gelmişti. Ilk söz alan Perihan Abla; “Kız Ayşe, ne şanslısın. Başına talih kuşu kondu valla” dedi. Vasfiye Teyze tekli koltuğa öyle gömülmüştü ki, bir an için koltuk konuşuyor sandım. “Kasabanın en güzel kızını alıyor. Ayşe gibisini nerede bulacak ? Bulsa şimdiye kadar çoktan alırdı zaten. Bence damadın başına talih kuşu kondu esas” dedikten sonra “Haksız mıyım a komşular !?” diye ekleyerek fikrini diğer kadınlara tasdik ettirmeyi de ihmal etmedi.. Lafı başkasına kaptırmaya niyeti olmayan Fitnat Teyze; “Ayşe kız, kasabasının en güzel kızı olduğun yetmedi, şimdi de kasabanın en pahalı gelini oldun” diye atıldı.  Mahalledeki tek dul olan Seher Yenge; “Az bile Ayşe’ye. Böyle bi güzeli üç otuz paraya alacak hali yoktu ya” diyerek Fitnat Teyze’yi destekledi. “Ben gittim de kıymetimi bilen mi oldu sanki. Kendimi pahalıya satsaydım, şimdi el üstünde tutulurdum.  Ah ! benim aptal kafam” diyerek başını dövdü. Kadınlar  ağız birliği etmişcesine Ayşe Abla’nın güzelliğinin karşılığını aldığını anlatıp durdular. Kadınları dinledikçe onların güzellikle para arasında doğrusal bir bağ kurmasına sinir olmaya başladım.

İçimdeki öfke her dakika biraz daha kabarıyordu. Zor zaptettiğim öfke ha taştı ha taşacaktı. Dilimin ucuna gelen sözleri her defasında yutkunarak geri gönderdim. Ama tahammülün de bir sınırı vardı. Bardağı taşıran son damla Fitnat Teyze’nin; “Parayı veren sadece düdüğü çalmaz. Güzeli de alır” demesi oldu. Ağzımın içindeki çatal yılan dili dışarı çıkıp zehirini kusmaya başladı. “Siz ne biçim insanlarsınız! Sevgiye hiç hürmetiniz yok mu sizin! Güzel bir genç kızın para karşılığında kendinden çok yaşlı bir adama verilmesini tenkit edeceğinize, övgüler düzüyorsunuz. Oldu olacak bir de alkışlayayın bari”

Odaya buz gibi ürpertici bir sessizlik hakim oldu. Kadınlar sus pus kıpırtısız kala kaldılar. Yılanın zehri hücrelerine kadar nüfus etmiş gibiydiler. Anca bir kaç saniye süren sessizlik asırlarca sürmüştü sanki. Kendini ilk toparlayan Seher Yenge oldu; “Ne yani benim gibi iki bilezik karşılığında çulsuzun birine varsa daha mı iyiydi ?” Sesi yıllar önce yaptığı hatanın bütün  acısını benden çıkarmak istercesine tiz ve tehditkardı. Ama benim geri adım atmaya niyetim yoktu; “Aptal dediğin o kızlar sevdası uğruna ailelerinin baskısına direnen, babalarının  dayağına katlanan, çulsuz sevdiğiyle mutlu olmak için ömür boyu yarı aç yarı tok yaşamayı göze alan, onurlu ve dirayetli kadınlardı” Çocuk bedenimin içinde kocaman bir adam konuşuyordu adeta. Başka birini dinler gibi hayranlıkla dinliyordum bu küçük dev adamı. “O genç kızlara anca saygı duyarım ben”. “Şu çok bilmişe bak hele sen. Nasıl da boyundan büyük laflar ediyor ! Kes bakayım sesini” diye bana haddimi bildiren Vasfiye Teyze’ydi. “Beni saygısızlık ettiğim için değil, dediklerim hoşunuza gitmediğinden susturmak istiyorsunuz. Söylediklerimin doğru olduğunu hepiniz biliyorsunuz. Ama kiminiz tepki çekmekten korktuğu için, kiminiz genç kızlığında reddettiği ya da kapınızı hiç bir zaman çalmayan o zengin taliplerinizle evlenemediğiniz için duyduğunuz pişmanlıktan dolayı  susmamı istiyorsunuz. Öfkeleriniz de bana değil kendinize. Ayşe Abla’nın mutluluğu hiç birinizin umrunda bile değil. Yerinde olamadığınız için onu kıskandığınıza da iddiaya girerim” Gözlerinden ateşler saçan Halide Teyze, anneme; “Komşu al götür şu münasebetsizi. Yoksa elimden bir kaza çıkacak” diye gürledi.

Kolumdan tutup çekiştiren annemin elinden kurtuldum. “Ayşe Abla’nın kasabanın en güzel kızı olduğuna bir itirazım yok. Ama pahalı olduğuna katılmıyorum. Ayşe Abla bu evlilik teklifini kabul ederek kasabanın en ucuz kızı olduğunu da kabul etmiş oldu. “Nedenmiş o !?” Halide Teyze’nin ses tonu, soru sormaktan çok hesap sorar gibiydi.

“Zengin olmasa yüzüne bakmayacağı biriyle sırf zengin olduğu için evlenen bir kadın güzelliğini para karşılığı satmış olmuyor mu ? Bu da onu satılık güzel bir kadın yapmaz mı? Hayat kadınlarıyla aralarındaki tek fark  ise fiyatlarıdır. Fiyatının yüksek oluşu onu beden olarak pahalı ama karakter olarak ucuz yapar. Bu yüzden Ayşe Abla kasabanın en güzel kızı olduğu gibi ayni zamanda en ucuz kızıdır.” Annemin ağzıma vurduğu okkalı tokat daha fazlasını söylememe mani oldu. İlkini diğer tokatlar izledi.  Annem bir yandan kapıya doğru sürüklüyor bir yandan da nereme denk geldiğine aldırmadan acımasızca vuruyordu. Canım çok acımasına rağmen dayak yememi “Oh olsun !” diyen gözlerle seyreden kadınlara yaşamaya can attıkları  sadist mutluluğu yaşatmamak için tek damla gözyaşı dökmüyor gıkımı çıkarmıyordum. Ama Ayşe Abla gözyaşlarını benim gibi ruhunun dipsiz kuyularına akıtmayı becermedi, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Oda kapısı kapanmadan gördüğüm son şey Ayşe Abla’nın başını ellerinin arasına almış  hıçkırıklarla sarsıldığıydı. Gördüğüm görüntüyle beraber  acı vücudumu terk etti. Yerini Ayşe Abla’dan ihanetinin intikamını almış olmanın verdiği derin ve mağrur hazza bıraktı.

Sonra ne mi oldu?  Ben, okullar acılana kadar dedemle babaannemin yanına köye sürgüne gönderildim. Ayşe Abla birkaç gün; “Ben o adamla evlenmem” diye kırın mırın etti. Gerek mahalle kadınlarının; “Sen ne bakıyon el kadar çocuğun lafina. Nişanlım diyodun ya, kendi kendine gelin güvey olmuş zaar. Sözlendiğini duyunca da kıskandı besbelli.. Aklıevvel bi sabinin  lafiyla söz mü atılırmış. Böyle kısmet bi daha karşına çıkmaz. Sonra çok kafanı vuracak taş ararsın” telkinleri gerekse olay kulağına giden damat adayının  aldığı birbirinden pahalı hediyele söz yüzüğünü atmaktan vazgeçti.

Zavallı annem bana attığı dayağın semeresini göremedi. Mahallede düğününe davet edilmeyen tek aile biz olduk. Gidenler düğün boyunca Ayşe Abla’nın yüzünde tedirgin, gri bir bulut dolaştığını, bir gözünün sürekli kapıda olduğunu söylediler. O gün bu gündür kapıdan içeri  girmesini beklediği ya da girmesinden korktuğu ben miydim hâlâ merak ederim.

Geçmişe dalıp gidince kitabı alma hevesim kaçtı. Ayşe Abla’yı ait olduğu yere, hatıralarımın arasına, kitabı rafa  koydum. Ayşe Abla artık gözüme en az Bukowski kadar çirkin görünüyordu. Daha önce dediğim gibi kitap incecikti zaten. Muhtemelen de standın en ucuz kitabıydı.

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi