AYAŞ YOLLARINDA
Bir şeyler hatırlatmıştı o köy bana. Polatlı Ayaş arasındaydı. Verimli toprakları yanında, evler avlusuz, her evin yanı başında açıkta duran tarım âletleri vardı. Bir Yörük Türkmen havası esiyordu o köyde, obalıydı, galiba sarısı da vardı isminin.
İşte o köy, bana, çocukluğumuzda birazını gördüğümüz ve büyüklerimizin bize anlattığı köyümüzün eski hallerini hatırlattı. Mekanlar ve yanı başında zenginliği ve iyi hâli çağrıştıran bir yerde tarım makinaları ve avlusuz evler, korunaksız, korumasız emniyet içindeydiler.
Biz de obalıydık, Yörük Türkmenleri’ndendik. Çocukluğumuz da köyümüz hayli büyüktü. Ve bir o kadar da verimli arazilere sâhiptik. Kerpiçten yapılmış, çamur sıvalı, ak topraktan badanalı, avlusuz, harımsız evler vardı. Köpek kovalasa atacak bir taşı olmayan, yazı toz, kışı çamur deryası bir köydü köyümüz.
Hemen yanı başından nehir geçmesine rağmen susuzdu o köy, ama genede şar şar olmasa da şir şir akan sıra bekleyerek kapları doldurduğumuz birkaç çeşmemiz vardı. İkindi vakti genç kızların, çocukların kaplarını doldurmak için sıra beklediği o çeşmelerin yakınından geçen köyün delikanlıları olur, göz göze gelmeler, bakışmalar, el altından verilen birkaç cümlelik mektuplar hep o saatlerde elden ele ulaştırılırdı.
Tarlalardan eve dönmeler başlayınca toz duman içerisinde onlarca farklı gürültüler arasında köyün havası bir farklı olurdu. Sığırların “mö”sü, davarların “me”si ile, at arabaları ve traktör seslerinin zirve yaptığı, akşamın o saatinde güneşin kızıllığı toz bulutları içerisinde bir başka güzellik verirdi.
Osmanlı Rus Harbi sonrası Balkanlardan hicret edip köye yerleşen muhacirlerin yüksek avluları, koca koca çift kanatlı kapıları vardı. Kadınları feraceliydi ama genç kızları köyün adetlerine uymuşlardı. Şalvar giyerler, başlarını örterlerdi. O muhacirler kendi içlerinde ve işlerinde daha derli toplu sanki daha bir başka örgütlüydüler.
Bir de, onlarca senedir, zaman içerisinde köye tek tek gelen Yörük Türkmenleri vardır ki onlarında ilklerden pek farkları yoktu. Çalışkandılar ama dağınıktılar, biraz da tevekkeldiler.
İki asırı geçkin yerleşik düzene geçmiş Sakarya’nın ön ovasındaki o köyden kimler gelmiş kimler gitmiş ama köy yine o köydü! Sakarya’sı da yine oradaydı, ama ne mahalleler de çesmesi, ne çeşme başında sıra bekleyen genç kızları, ne de uzaktan da olsa onlara ışmar edecek bir delikanlısı kalmış. Köy, işleri sebebiyle yazları gelinen bir sayfiye beldesine dönmüş, tek farkla, dinlenmeye değil de çalışmaya gelinen bir yazlıktı. Bizim köyümüz.
















































