ARSIZ GELİN
Beyoğlu’ndaki tünele yakındı çalıştığı muayenehane… Evi ise Yedikule’de, yıkık dökük, köhnemiş bir binanın alt katındaydı…
Şişhane yokuşundan indi Safiye… Avize satan dükkanların önünden geçmeyi, ışıl ışıl yanan model model avizelere bakmayı ve hayallere dalmayı seviyordu.
Kocaman bir ev ve geceleri ışıl ışıl yanan avizeler… Kristallerin yüksek tavanlarda dans edişi… Mutluluğun resmini çiz deseler; işte bu güzel avizeleri çizerdi Safiye.
Yürürken omuzundaki yıpranmış, derileri yer yer dökülmüş siyah çantasına hırsla asıldı. Gözü kör olsundu paranın… Değil avize, yarım kilo kıyma alacak parası yoktu çantasında. Safiye’nin kocası günlük inşaat işlerine giderdi iş buldukça. Kışında çoğu zaman işsizdi. Bel fıtığı olup aylarca işe gidemez duruma düşmese, halleri az buçuk idare ederdi ya!.. Sağlığı bozulmuştu adamcağızının, ağır malzemeleri kaldıra kaldıra… Ameliyat demişti doktorlar da neyle? Sosyal güvenceleri daha yeni, geçen ay başlamıştı. Yanında çalıştığı doktor acımıştı herhalde hallerine. Sigortasını yapmıştı işte nasılsa…
İçinden konuşa konuşa, söylene söylene, dünyanın düzenine söve söve, çalıştığı muayenehanenin bulunduğu binaya geldi.
Eski Beyoğlu binalarından, ahşap cumbalı, merdivenlerinden çıkarken küf kokusundan nefeslerin tutulduğu bir yerin ikinci katındaydı muayenehane. Binanın küf kokulu merdivenlerini çıkarken şimdiden dünyanın bütün yükünü taşımışçasına bir yorgunluk duyuyordu Safiye. Anahtarıyla kapıyı açıp, eski yer döşemelerine şöyle bir baktı. Parası pulu çok diyorlardı bu doktorun. Niye yeni yapılan modern binalardan birine taşımaz ki muayenehanesini?(!) Şöyle asansörlü, pırıl pırıl granit mermerli bir binaya… Şimdi şu koridoru, muayene odasını istediğin kadar temizle, hiç de temizlenmiş gibi görünmeyecekti.
Otuz iki yaşında, iki çocuk annesiydi Safiye. Çocuklarına kayınvalidesi bakıyordu, elinden geldiğince… Kayınvalidesi yaşlı bir kadındı ve bir sürü hastalığı vardı; şeker, romatizma, yüksek tansiyon. Yine de elinden geleni yapmaya çalışıyordu kadıncağız.
Safiye güzel bir kadındı aslında. İri siyah gözleri, dolgun dudakları, siyah saçları… Baksa kendine, alımlı bile görünebilirdi ama temizlik yapmaktan, bulaşık yıkamaktan, toz almaktan buruş buruştu elleri. O, kuzguni, siyah saçları da, hapsolduğu örtünün içinden gece bile çıkmazdı. Velhasıl, Safiye’nin kendi güzelliğinden, Safiye bile haberdar değildi. Hastalar gelene kadar, kendini dinlemeyi bir kenara bırakıp, her yeri ovup temizledi. Yanında çalıştığı doktoru Hasan Bey, geçen ay sigortasını yaptığı için, minnet duyuyordu Safiye içten içe. Hakkı olandan habersiz, patronundan alacağı bir aferine razı, minnet borcunu ödeme duygusuyla çalıştı durdu.
Ünü çoktu doktorunun. Her şehirden hastaları vardı. Yaşı altmışın üzerinde olmasına rağmen; Safiye onun, bir günden bir güne hasta olduğunu görmemişti. Herkes Hasan Hoca dediği için, Safiye de o şekilde hitap ederdi doktoruna.
Muayenehanede çalışan sekreter geçen ay, nedensiz bir biçimde aniden işten ayrılınca, hastalara randevu vermekte Safiye’ye kalmıştı. Onca işin arasında Safiye, koşturup duruyordu. Saat üç sularında, hastalar bir bir geldiler. Yarım saat sonra, Hasan Bey de geldi. Akşam yediye kadar çalıştılar.
Son hasta da gittikten sonra, Safiye çıkmak üzere hazırlanırken Hasan Bey seslendi; “Safiye, birazdan oğlumun nişanlısı beni ziyarete gelecek… İlerideki marketten iki bira, biraz da çerez alır mısın?“
Safiye derin bir iç çekse de; “ Tabii Hasan Hocam. “ dedi.
Hasan Bey’in uzattığı parayı alıp hızlı adımlarla markete yürürken; “Şu zenginlerin işine, hiç akıl sır ermiyor” diye düşündü; “İnsan geliniyle karşılıklı bira içermiydi hiç?“
Bu gelin de pek bir güzeldi. Boylu poslu, sarı saçlı, pek bir endamlı, pek havalı… Hasan Bey’in istediklerini alıp getirdiğinde, gelin hanımın gelmiş de, hocanın karşısında bacak bacak üstüne atarak rahat rahat oturduğunu gördü; “Ne ayıp şeydi öyle, müstakbel kayınpederin karşısında bacak bacak üstüne atıp oturmak! Aman, bana ne! Ne halleri varsa görsünler!..” dedi sonra kendi kendine.
Baş örtüsünü sıkıca bağlayıp; “Allah'a ısmarladık!” dedikten sonra, kapıyı çekerek durağa doğru yürüdü. Otobüsünün gelmesine beş on dakika kadar vardı. Otobüs kartını çıkarmak için çantasını karıştırdıysa da bulamadı. Bir daha, bir daha aradı yok… Muayenehane’de düşürmüş olabileceği geldi aklına. Çocuklar köfte istiyordu kaç gündür. Kıyma almak için para ayarlamaya çalışmıştı bir ara. Kartı da o ara cüzdanından düşürmüş olmalıydı. Telaşlı telaşlı, muayenehaneye koştu. Sessizce kapıyı açıp, "Onlar duymadan kartı bulur, otobüse yetişirim." diye düşünüyordu. Mecburen geri döndü.
Kapıyı anahtarıyla açtığında, duyduğu kahkaha sesleriyle irkildi. Nasıl gülüyordu bu gelin böyle arsızca?(!) Sessizce kulak kabarttı. Hasan Bey’in sesi geldi kulağına.
Hasan Bey; “Sen iki günde bir gel, yavrum. Herkes gelinim sanıyor seni.” diyordu.
Gelin sandığı arsız, durmadan gülüyor; “Seni çapkın seni! Karından da mı korkmuyorsun?”
“Karımdan izinliyim ben yavrum… Onunla ben bacı kardeşiz ne zamandır.”
“Hep öyle dersiniz zaten… O sekreter kıza ne oldu? Kıskandı mı yoksa ikimizi?”
“Onun suyu ısınmıştı güzelim… Gel bakayım sen şöyle yakınıma!”
Safiye, kulaklarına kadar kıpkırmızı olmuştu; “Nasıl bir yerde çalışıyordu böyle? Nasıl anlamamıştı dönen dolapları?..”
Gayriihtiyari, mutfak olarak kullandıkları yere doğru yürüdü. Sesler oradan geliyordu çünkü. Kapıyı sert bir biçimde açıp, önce doktorun sonra kadının yüzüne tükürdü; “Tüh utanmazlar! Tüh arsızlar!… Yazıklar olsun sizin kalıbınıza!” diye bağırdı.
Gözleri sanki yuvalarından fırlamıştı. Konuşurken ağzında köpükler birikiyor, sağa sola sıçrıyordu. Bir ara, hırsını alamamış olacak ki, masada duran kül tablasını kadına doğru fırlattıysa da Allah’tan kül tablası ona değmedi.
Kadın; “Ne oluyorsun be manyak?“ diye bağırdı. Hasan Bey ise dili tutulmuşçasına suskundu. Safiye için her şey kabus gibiydi. Tam çıkacakken geri döndü, aklına otobüs kartı gelmişti. Eğildi, masanın altına baktı, kart masanın altında, yerde duruyordu. Her iki kişinin şaşkın bakışları altında eğilip, kartı aldı, koşar adım kapıdan çıktı. Binadan çıkarken kalbi küt küt atıyordu.
“Ne menem şeydi bunlar?.. Bunca zaman bu abdestsizin, bu namussuzun verdiği para mı geçmişti boğazından?”
Bir yandan söyleniyor, bir yandan da durağa doğru koşuyordu. Bineceği otobüs duraktaki yolcularını almış, ayrılmak üzereydi. Var gücüyle koşup otobüs kapısının camına vurdu.
“Şöför efendi! Aç!.. Aç!.."
Şöför kapıyı açtı. Safiye, nefes nefese otobüse binerek kartını bastı. Gözleriyle, boş bir yer aradı. Arka sıralarda boş bir koltuk gördü ve hızlı hızlı yürüyüp boş yere oturdu. Otobüs hareket ederken o da kendine gelmeye başlamıştı.
Derin derin içini çekerken; “Ne olacak şimdi?” diye geçirdi içinden. Artık işinden de olmuştu. Kocasının ameliyatını düşündü, evde yemek bekleyen çocuklarını düşündü. Otobüs kartını orada bırakmasaydı, hiçbir şeyden de haberi olmayacaktı. Ağlayası geldiyse de, kendini zoraki tuttu.
“Köfte yeme işi de suya düşmüştü, kocasının ameliyat işi de…”
Editör: Serhan Poyraz















































