ZÜMRÜDÜANKA EFSANESİ
Kafdağı’nın ardında büyük bir cümbüşle dünyaya geldim. Adıma “Umut” dediler. Küçücük gagam, ateşten kanatlarım ve meraklı bir yapım vardır. Bir de etrafımda beni hiç terk etmeyen, iki yaratık…
Biri, geceyi bölen çığırtkan sesiyle “Kıpırdama, bunu aklından bile geçirme!” diye bağırıp duran Korku…
Diğeriyse dikenli, yapışık bir varlık; “Sakın hareket etme! Hadi ettin diyelim, ya düşersen?” diye bağırıp duran Endişe…
Umut; yani ben, Kafdağı’nın ardında bilinmez bir zamanda, zamansızlık denen olgunun tam ortasındayım. Önceleri kendimi gerçekleştirmeyi bekleyen bir ihtimaldim. Korku ve Endişe’ye rağmen büyüyerek genişlemek istiyordum. Ancak içimdeki karşı konulamaz çekime direnemiyordum.
Kafdağı’nın ardında var olmaya başladığım andan itibaren etrafımda gölge gibi dolaşan iki yaratığın etkisi altında sürekli baskılanıyordum. Korku benim içimdeki hayalleri yok etmeye çalışıyor, ayrıca beni bir yere hapsetmek istiyordu. Endişe ise, uzun parmaklarıyla ateş püskürtüyor ve beni hareketsizliğe sürüklüyordu.
Tüm bunların aksine bense her geçen gün serpilmek, genişlemek, yayılmak ve Kafdağı'nın ardından uçup gitmek istiyordum. Tam da bu sırada Korku’nun sesi yükseliyordu; Endişe’nin vücudu yoğunlaşıp sertleşiyordu. “Yanlış yoldasın!” diye haykırıyordu Korku bana. Endişe ise “Tüm sihir bozulur, sakın hareket etme.” diyordu.
Bense her zorluğa rağmen içimde var olduğunu hissettiğim Tanrı’nın gücüyle Kafdağı’nın eteklerinden gökyüzüne doğru titreyerek büyümeye çalışıyor ve Tanrı’dan bir parça olduğumu biliyordum. “Tanrı yanında olduktan sonra Korku’ya ve Endişe’ye hiç yer yok.” diye düşünüyordum. Yalnız, ben her kıpırdanışta Korku’nun kanatlarına ve dikenlerine takılıyor ona yapışıyordum.
Endişe’yse ateşini benim yüzüme doğru üflüyor ve ben bazı günler kanatlarımdan yaralanıyordum; bazı günlerse ışıktan vücudum sönüp yeniden yanıyordu. Yine de tüm bu olumsuzluklara rağmen hedefimden asla vazgeçmiyordum. Her tırmanışta ağzımdaki dualarla biraz daha gelişip büyüyordum.
Kafdağı’nda bilinmez bir zamanında değildim artık. Her geçen gün Kafdağı’nın zirvesinden kendime daha da yaklaşıyordum.
Bazen tüm varlığımla öyle ışık saçıyor ve büyüyerek yükseliyordum ki Kafdağı’nın üzerinde görülüyordum. İnsanlar çığlık çığlığa benim, yani Umut’un varlığını kutluyorlardı. Bense insan sesleri arasında böylelikle korku ve endişenin çıtırdayarak eridiğini duyumsuyordum. O iki olumsuz olasılığının; Korku ile Endişe’nin etrafımda dolaşan ateş parçacıklarını içine çekiyorlardı. Korku ve Endişe çekim yasasına karşı gelip o sırada geldikleri yere ışık hızıyla geri dönüyorlar, günler sonra her şey sil baştan hiçbir şey olmamış gibi yeniden başlıyordu.
Ben Umut; bilinmeyen bir zamanın, bilinmeyen bir diliminde, Korku ve Endişe’ye rağmen her şartta gelişip büyüyorum. Umut var oldukça insanlar daha elzem ve kıymetli olacaktır, biliyorum. Çünkü ben, gücümün aslını Tanrı’dan alıyorum. Artık Kafdağı’nın ardını yorulmadan rahatlıkla görebiliyordum. Hayatı veya yaşarken umutları tükenmiş insanlara umut dağıtmayı seviyorum.
Öğretilerime her gün bir yenisi eklendikçe Korku ve Endişe’nin ateş gücü küçülüyor, sert kabukları kuruyordu; dikenleri artık canımı yakmıyordu. Ben yavaş yavaş özgürlüğe dönüşüyorum. Evet, hayat süreklilik ve hareket isteyendi. Dünya var olduğu ve hayaller yaşadığı sürece ben hiçbir zaman korku ve endişeye dönüştürülemezdim. Hayal et ve Umut’u doğur. Çünkü umut hayallerde saklı olandır. Umut bu iki kötü olasılığın her zaman var olmaya devam edeceğinin de bilincine varandır.
Onlarla dost olmaya karar verdim. Ben artık her iki olasılığı da yanımda tuttum ve onları görmemezlikten gelmeyi reddettiğim gün, Kafdağı’ndan semalara uçtum; artık özgür bir ruhtum.
Yanımda Korku ve Endişe de vardı. Susmuş, anın tadını çıkarıyorlardı. Bense, yeni dostlarımla tüm dünyaya hâkimdim adeta…
Ve ben şimdi Kafdağı’nın ortalarında kahkaha atıyor ve ışıldıyordum.
Korku; titrek bir sesle “Ne kadar da yüksektesin, ya yok olursak? Ya aniden yitip gidersek?”
Endişe; derin, boğuk bir fısıltıyla “Yükseklik tehlikelidir, alçalmalı düşmeden. .. Bilinen daha güvenlidir her zaman.”
Bense titreyerek hareket ettim;
“Amaç kendimizi oluşturmak ve özgür bir ruh olmak değil mi?”
Endişe parmaklarından ateşler püskürterek;
“Ya kendini tanıyamazsan? Ya zanlarda kalırsan?”
Korku, daralıp genişledi;
“ Ya bizi terk edersen ve bilinmeyen bir zamana gidersen?”
Ben kendinden bir o kadar emin;
“Benim mutlu olabilmem için umut vaat etmem gerekir. Korku ve Endişe… Bu anlamda ikinize de ihtiyacım var. Siz olmadan hayat beni tek başına mutlu kılamaz. Oysa ki mutluluktan kastım kalıcı olmak, umudunu yitirmiş insanlara umut ve sağlık vermek. Bazı insanlar mutlu olmayı günah sayıyorlar.” deyince Korku ve Endişe hemen atıldı;
“İşte orada devreye biz girmişizdir.”
İşte o an ben olağanüstü ışık saçtım.
“Bizlerin olmadığı bir yerde salt huzur ve mutluluk da olamaz.” dedim.
Korku ve Endişe titreyip sessizleşti. O günden sonra Korku ve Endişe benim içime, ben de insanların içine gizlendim. Şimdi Umut her geçen gün daha da büyüyor. Kanatlarım ve tüylerim ateşten, gagamsa kocaman…
Kafdağı’nın zirvelerine uçup oradan semalarda süzülüyorum. Zirvelere ulaştıkça Zümrüdüanka’ya dönüşüyorum ve oradan insanoğlunun hayatına umut üflüyorum…
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz













































