YOLLAR
Motorun homurtuları tekere hareket olarak ulaştıkça yekinme artıyor. Sağ ayak tabanının baskısı çoğaldıkça asfalt kucaklanıyor.
Yol boyunca uzanan tarlalar bir bir geçit yapıyor. Her ilerleyişte ağaçlık alanlar, tarlalar, yerleşim yerleri, yamaçlar sıraya giriyor. Gizli bir el "Hoş geldiniz." derken “Güle güle."leri ardı ardına ekliyor. Her yolcu kendi yalnızlığında hedefine ilerliyor.
Yol üzerine konmuş ağaç dalları ile gölgelenmiş çadırlar, tahta masalar üzerine çıkarılmış teraziler, kasalara konmuş öteberiler satıcını gözünde paraya dönüp siftahını, tekrarlarını bekliyor. Yanaşan bir taşıtın açılan kapıları ile büyüyen iştahlar “Şundan bir kilo, ondan da bir kilo.." ile artarken müşterisiz tezgahlar boynu büküklüğün ezikliği içinde kıvranıyor.
Ey bir yerleri diğerlerine bağlayan yollar… Yılanvari kıvrımlar ile tırmanan taşıtların hızını düşürüp, inişi ile şimşeğe dönüştüren asfalt yatakları…Kavuşmayı, ayrılıkları, sevinçleri, hüzünleri bünyesinde perde perde yaşatan karaltılar… Orta yerinden beyazıyla uzayan, yer yer kesilip kavşaklarla bölünen, ışıklarla dur kalka sebep olan uzantılar... Dünün kervanlarını, savaşan acımasızlarını, kervanların katarlarını sessizce kabullenen; buluşmaların, ayrılıkların bekleneni, lanetleneni...
Uzakların yakınlaştıranı, yakınları uzak yapanı. Gelenin geçtiği, gidenin tükettiği. Asfalt ile çağı; şose ile dünü; toprak ile geçmişi; taşları ile yüzlerce yıl önceyi barındıran...
Yuttuğun sokakların, mahallelerin, beldelerin, kasabaların, kentlerin, aştığın nehirler üzerindeki beton ve asma köprülerin, tünellerin ile dalıp geçtiğin ve aşılmaz denilen dağ çekirdeklerin, metrelerin, kilometrelerin, yol kenarı levhaların ile başlangıçların, erimlerin, bitimlerin… Sevince kesen, asılan yüzlerin, sövgülerin, bravoların, basların, keslerin...
Ovada düzelen, yamaçta yükselen, ormanlık alanlarda yeşilliklere bürünen… Onlarcasını esirgemeden kucaklayan, geç diyen. Sessizliğin sahipleneni. Bir yerden aldığını zaman dilimlerinde ötelere ışınlayan. Olmazsa olmazların zarureti. Dikili benziklikler ile yirmi dört saat nöbetleneni...
Han duvarlarında mola vereni. Meşin kırbaçları şaklatanı. Biçerdöverleri sarsıla sarsıla öteleyeni. Özeli, geneli ayırt etmeyeni. Kenarından izleyenleri olanı, el sallayanını güldüreni. Gündüzüne gecenin farlarını katanı. Çakıp söneni. Daralan genişleyeni. Cümbür cemaat üzerinden giderken yalnız bırakılanı. Kışın buzunu, yazın asfalt kusmuğunu salanı. Sen var ya sen! Alkışı hak ediyorsun. Sen övgüyü, yanında ilençi yiyorsun. Sen, insanın ruh hâlisin. Değişkensin. Sabit olsan da anlam yüklenensin. Bazen bir şık ile paraya, bazende hayrata dönüşensin. Seni anlatmaya ne zaman ne kalem yeter. Bir de desek ki “Bizi bize anlat.” Ketumsun. Sadece “Beni izle, bıraktıklarına bak. Sen O’sun.” diyensin...
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz


















































