BİYOGRAFİ
Giriş Tarihi : 09-03-2026 22:00   Güncelleme : 10-03-2026 03:51

Ümit Yaşar Oğuzcan - Acılar Denizinde Bir Şair / Seher Uslu

Hazırlayan: Seher Uslu -ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN - ACILAR DENİZİNDE BİR ŞAİR

Ümit Yaşar Oğuzcan - Acılar Denizinde Bir Şair / Seher Uslu

ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN / ACILAR DENİZİNDE BİR ŞAİR

Uzun, ince bir yol yürüdüğümüz... 
Yaşam ve ölüm arasında ince bir çizgide toprak çatlıyor. Bastığımız her adımda Çukurova’nın o verimli topraklarında “ümit” yeşeriyor.

Mersin’in sokakları güne yeni uyanıyor. Denizin o buram buram kokusu bütün evlere konuk oluyor. Ağustos ayının sıcaklığı, tüm yaşamı yeryüzünde bir doğum müjdesi gibi dolanıyor. Bir ses, bir şiir, bir ümit çatlıyor yeryüzünden. Rutin bir  kaçamak, hayatın akışı ile başlıyor. 
Takvimden bir yaprak kopup toprağa karışıyor.

Yıl 1926, Tarsus’ta Sofular Mahallesi…

Gün aydınlanırken bir şehir uyanıyor. Kaldırımlarda yaşam koşusuna yetişmek isteyen insanların aceleci silüeti var. Güneş, tüm sıcaklığını tek bir eve çevirirken sancılı bir annenin sesi kaynıyor yeryüzünde. Sıcaklık evin içerisine sızarken duvardaki fotoğrafa yansıyor tüm hüzmeler…

Odada bir dergiden kopartılıp duvara asılmış Faruk Nafiz Çamlıbel fotoğrafı dikkat çekiyor. Yeni bir günde, evin içerisinde âdeta bir koşturmaca ve telaş başlıyor. Güzide Hanım’ın sancılı hâli doğumun artık geldiğinin göstergesi. Lütfi Bey’in sevinçli ve telaşlı hâli gözlerinden okunuyor. Sonra bir şiir doğuyor Mersin’in bereketli topraklarına…

“Yıl 1926 Ağustos ayı 
 Tarsus’ta Sofular Mahallesi’nde 
 Allar giyinmiş bir kadın 
 Doğum sancıları çeker 
 Çeker ya…

 Toplanır konu komşu
  Evde bir telaş bir kıyamet 
  Elleri nur olsun ebe hanımın
  Çıka gelir fakirhaneye 
  Gelir ya…”

Bir doğumun eşiğinde, evin bütün odalarında mutluluk kaynar. Lütfi Bey ve Güzide Hanım büyük bir heyecan ve sevinç içerisinde oğullarına “Ümit” adını verirler. Anne, evladını kucağına alınca tüm mahalleyi yaşam ve umudun kokusu sarar. 

“Ninniler söylenir salıncaklar sallanır
Türlü türlü oyuncaklar alınır 
Güldüydü, yürüdüydü, koştuydu derken
Çocuk büyür mektebe gider 
Gider ya…”

Zaman kovalarken takvim yapraklarını, umudun adı büyümüştür artık. Evrenin tüm sorusu kalbinde yankılanmaya başlar. Kafasında uğultulu cümleler yankılanır. Dışarı çıkar ve bir sandalyeye oturur.

Gözlerini kapatır, sanki dünya dönüyor; o da kayboluyor zamanın boşluğunda. İçindeki türeyen sesler hiç susmuyor. Çocuk kalbiyle yaşam ve ölüm çizgisinde bir yer arıyor kendisine. Ruhundaki boşluğu dolduramayınca içindeki cevaplar hep suskun kalıyor. Melankolik hâle bürünüyor tüm duyguları. Orda öyle ne kadar kaldığı bilinmez kalbi çırpınıyor. Sonra kafasının içindeki sesler arttıkça bu hüzünlü durum devam ediyor. Tam gözlerini açarken bir yel esiyor çocuk masumiyetine. Ve bu esinti ile hisli çocuğun kalbi, maviye doğru yürümek için yola koyulur. Yürür, yürür denize doğru...

Gökyüzünün o iliklerine işleyen hüznüyle ilk defa buluşacaktır. Mavinin o uçsuz bucaksız suyuna, kafasındaki susmayan sesleri kusacaktır. Ondandır denize olan sevgisi…

Sonunda gelir sahile. Kumların üzerinde çıplak ayaklarıyla yürür. Ellerini açarak gökyüzüne saatlerce ağlar. Sonra bitkin düşünce çocuk kalbi, kuma oturur ve içindeki sesleri dinlemeye başlar. Yolda koşarken düşmemiştir, dizleri kanamamıştır belki ama oturur çocuk ruhunun yaralarını öpmeye başlar. Diz kapağını öper, ellerini öper, sonra acılar denizine sarılır. Onun bu savaşı kendisiyledir. Tuz basmak yaraya…
Böylece hıçkırarak ağlayan çocuğun tüm sıkıntısı acılar denizine karışır; şiir diyarına doğru kürek çeker…

“İçimde çalkalanan bir dünya 
Kulaklarımda karanlığın uğultusu 
Ve gözbebeklerimde korkuların en büyüğü
Bir büyük dünyada yalnız kalmak korkusu
Ölürsem korkudan öleceğim.”

Zaman ve hüzün Ümit Yaşar’ı âdeta kollarında büyütür. İçine acılar denizini yerleştiren çocuğun eğitim hayatı da başlamıştır artık. 

“İlk mektep orta mektep lise
Edebiyat, fizik, kimya her neyse 
Bir yandan hastalıklar, ameliyatlar 
Başı döner yavrunun 
Döner ya…”

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın babasının görevinden dolayı okulu çeşitli illerde devam eder. Bir yandan eğitim hayatı devam ederken diğer yandan da çocukluk yaşından itibaren şiir yazmaya başlar. Şiire olan hissiyatını şöyle dile getirir: 

“Bendeki şiir damlaydı… Rahmetli babamdan geldi, anamda biçimlendi. Özlendi, bütünlendi… Çocuktum; şiir okunurdu evimizde. Anam o çağın ünlü bir ozanının (Faruk Nafiz Çamlıbel) şiirlerini ezbere bilirdi. Bir dergiden kesip çerçevelenmiş bir fotoğrafı dururdu duvarda. Babam da ondan çoğu kez ‘evimizin ikinci adamı’ diye söz ederdi. Ben adamdan sayılmıyordum henüz.”

Şair yazma üretkenliğini hiç kaybetmez. Oğuzcan’ın ilk şiirleri 1936 - 1938 yıllarında Konya Askerî Ortaokulu’nun “Yankı” adlı duvar gazetesinde yayınlanır. Profesyonel anlamdaki ilk şiiri ise Eskişehir merkezli Kocatepe Gazetesi’nde okuyucu ile buluşur. 1945 yılında Eskişehir Ticaret Lisesi’ni bitirir ve Osmanlı Bankası’nda meslek hayatına atılır. Edebi faaliyetlerinin yanısıra iş hayatında da oldukça başarılıdır. Yıllar sonra Ümit Yaşar Oğuzcan, kendisini okuyucularına şöyle tanıtır: 

“Köhne dünyayı 1926 yılında şereflendirdim. Daha doğrusu çilem 1926 yılında Tarsus’ta başladı. İlk çocukluk yıllarından bu yana çeşitli hastalıklar, kazalar geçirdim. Üç yaşında ayağım kırıldı, dört yaşında mangala oturdum, beş yaşımda yirmi basamak merdivenden düştüm, yedi yaşımda başıma sandık kapağı düştü, bu arada fazla ateşli olarak geçirdiğim kızamık sonucu kekeme kaldım, o günden beri ateşliyimdir.

On dört yaşımda apandisit, on dokuz yaşımda böbrek, otuz yaşımda bademcik ameliyatları geçirdim. Yirmi iki yaşında evlendim. Düşme, boğulma, otomobil kazası nevînden geçirdiğim ufak tehlikelerden sonra üç kere canımdan da bezdim. Eşimin adı Özhan. Vedat ve Lütfi adında iki oğlum var.”

Şairin bankacılıkla devam eden hayatı onun başarılarıyla doludur. Oğuzcan’ın ailesi ve iş yaşamı ne kadar güzel devam etse de şairin çocukken yaşadığı travmalar onu hep melankolik bir ruh hâline sokmuştur.

Ölüm düşüncesi sanki onu hep bir gölge gibi takip eder. Eşi Özhan Hanım ve çocukları bu durumun farkındadır. Özellikle şairin bu ruh hâli Vedat’ta derin yaralar bırakır. Ölüme meyletme çabası onun düşüncelerinin gizli bir bölmesinde saklanır. Defalarca dener ama acılar denizi şairi hep kıyıya çıkarır. Babası bu duruma öyle hüzünlenir ki oğluna şu sözleriyle karşılık verir: 

“Bak! Dünya ne güzel bu sitem niye 
Ettim ben sana adımı hediye 
Mutluyum ey oğul babanım diye 
Çarptırma hicvinle cezaya beni…”

Şairin iş yaşamı oldukça verimlidir. Osmanlı Bankası ve Türkiye İş Bankası’nda çalışır. Bunun yanında yazma serüveni devam eder. Acılar denizinde şiire ve yazmaya tutunan şair, böylece yaşama kenetlenir. Edebi faaliyetleri ile sürekli üretkenlik içerisindedir. Bunu kendi adını taşıyan yayınevi ile taçlandırır. Yergi - Dergi adlı hiciv ve mizah türünde 3 sayılık dergi çıkarır. Şiirleri İstanbul, Büyük Doğu, Varlık, Yücel, Türk’e Doğru, Hisar, Çığır ve Toprak’ın bulunduğu birçok dergide yayınlanır. 33 şiir, 4 düzyazı, 13 antoloji ve biyografik olmak üzere sanat hayatı boyunca 50 kitap ve birçok şiir plağına şarkı sözleri ile imza atar.

Şairin hayatında herhangi bir olumsuz durum gözlenmiyor gibi gözükse de kendi içerisindeki buhranlı çalkantıdan çıkamayışı onu hep yalnızlığa itmiştir. Bu hüzünlü durum çevresinde ve ailesinde derin yaralar bırakır. Bu melankolik durum, şiirlerine bile gölge olup şairi takip etmiştir. Bir şiirinde bu çığlık şöyle yankı bulur aşkın şairinden:

“Budapeşte köprüsünün üzerinde
Bir çingene falıma baktı
Dedi üç günde öleceksin 
Ben üç bin yıldır seni arıyorum.
Kapılara sığmıyor umutsuzluğum 
Lağım kokuları gibi çirkef gibi kederliyim
İçimden dünyayı ipe çekmek geliyor 
Cümle yıldızlar şahidim olsun
Yapmazsam adam değilim.”

Yıl 1973…

Vedat’ın kalbi ve bedeni feryat içerisinde. Babasının yapamadığı o ölümün gölgesini yanına yoldaş alıp Galata Kulesi’nden atlayacaktır. Öyle bir acı yayılacak ki acının tüm denizine…
“Baba öyle intihar edilmez böyle edilir.” diye.
Şairin doğumu ile başlayan o içli denizinde tüm fırtınalar kopacaktır. Belki de tüm şiirler susacaktır. Sussa da acının ortasına bir şiir yazacaktır oğluna:

“6 Haziran 1973
Pırıl pırıl bir yaz günüydü
Aydınlıktı, güzeldi dünya
Bir adam düştü o gün Galata Kulesi’nden
Kendini bir anda bıraktı boşluğa
Ömrünün baharında
Bütün umutlarıyla birlikte
Paramparça oldu
Bir adam benim oğlumdu...

Gencecikti Vedat
Işıl ışıldı gözleri
İçi
Bütün insanlar için sevgiyle doluydu
Çıktı apansız o dönülmez yolculuğa
Kendini bir anda bıraktı boşluğa
Söndü güneş, karardı yeryüzü bütün
Zaman durdu
Bir adam düştü Galata Kulesi’nden
Bu adam benim oğlumdu

“Açarken ufkunda güller alevden”
Çıktı, her günkü gibi gülerek evden
Kimseye belli etmedi içindeki yangını
Yürüdü, kendinden emin
Sonsuzluğa doğru
Galata Kulesi’nde bekliyordu ecel
Bir fincan kahve, bir kadeh konyak
Ölüm yolcusunun son arzusu buydu
Bir adam düştü Galata Kulesi’nden
Bu adam benim oğlumdu

Küçüktü bir zaman
Kucağıma alır ninniler söylerdim ona
“Uyu oğlum, uyu oğlum, ninni”
Bir daha uyanmamak üzere uyudu Vedat

6 Haziran 1973
Galata Kulesi’nden bir adam attı kendini
Bu nankör insanlara
Bu kalleş dünyaya inat
Şimdi yine bir ninni söylüyorum ona
“Uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat…”

Oğuzcan’ın hem Özhan Hanım’dan ayrılışı hem oğlunun ölümü şairin hayatında kalbine derin sızılar çizik atacaktır. 
Yıllar ne çabuk geçse de acıları ve hüznü daha da derine inip onu nefes alamayacak duruma getirecektir. Bir elinde yaşam, diğer elinde ölüm hayatın çilesine şiirleriyle zar atacaktır.

Hayatının son dönemecinde, onun tüm acılarına yoldaş olacak olan Ulufer Hanım ile evlenecektir. 

Eşi Ulufer, Vedat’ın ölümünden sonra Galata Kulesi’ne gidişlerini şu sözlerle anlatır: 
“Galata Kulesi’nde elimi bırakma.” dedi. Elini bırakmadım. Bir süre orada oturduk. Bir şeyler konuştuk ve çıktık. ‘Çok teşekkür ediyorum, bana bir şeyi aşmakta yardım ettin.’ diyerek sözlerini bitirdi. Ama neyi aşmıştı onu söylemedi. Bir daha da hiçbir şekilde Galata Kulesi’ne gitmedik.”

Ve takvim yaprağı 4 Kasım 1984…

Kasımın o soğuğu tüm evlere konuk. İstanbul’un o soğuk ve ıssız kaldırımlarında bir şair…
Yürür, yürür…
Çocukluğunda acılar denizinde yürüdüğü gibi.
Uzun bir yürüyüşten sonra karşısına çıkacak yol, deniz değil nefesinin duracağı evinin koridorlarıdır. Eşine,
“Bakar mısın nefes alamıyorum, pencereyi aç!” 
Pencere açılır ve şairin acılar denizine doğru son bakışıyla kalbi durur…

“Hangi cennetten geldim bu cehenneme 
Ki her yokluk bendedir, her acı benim 
Baltalar kıyasıya inmiş gövdeme 
Bak! Şu devrilen hayat ağacı benim…”

***

Editör: Deniz İmre

EditörEditör