TEVFİK FİKRET
(24.12.1867 – 19.08.1915)
Bazı vedalar için bir kapının kapanması tek başına yeterli değildir. İnsan, çok daha önce aynı ortamı paylaştıklarına artık eskisi gibi bakamadığını fark ettiği anda ayrılıklar başlar. Kimi zaman bir gazetenin üzerine düşen mühür, yalnızca birkaç sayıyı değil; bir döneme duyulan inancı da köreltir.
Servet-i Fünun’un odasında o gün tam olarak yaşanan buydu. Her atılan adımla birlikte yıllardır aralarında biriken tozu kusan tahta döşemeler, masanın üzerinde duran birkaç kâğıt, mürekkep kokusu ve yarım bırakılmış cümleler arasında, bir derginin akıbetinden daha fazlası tartışılıyordu. Edebiyatın, çağının karşısında ne kadar susabileceği…
Tevfik Fikret ince ve narin yapısıyla pencerenin önünde duruyordu. Dışarıda şehir her zamanki gibi akıyordu. Arabaların tahta tekerlekleri taşlara vuruyor, uzaktan vapur düdüğü duyuluyor, insanlar birbirlerinin yanından habersizce geçip gidiyordu. Şehirde hayat sürse de bu odada birkaç gün önceye kadar geleceğe açılan dev kapı gibi görünen dergi kapanmıştı.
Hüseyin Cahit masanın başında önündeki kâğıdı defalarca katlamış, sonra yeniden açmıştı.
— Fikret...
Fikret yüzünü dönmeden,
— Söyle… dedi.
— Yazının böyle bir neticeye varacağını hesap edemedim.
Fikret pencere camındaki yansımasına baktı.
— İnsan bazı şeyleri hesaplayabilir, Cahit. Fakat hesap edemediği şeyler de vardır.
— Ben yalnızca bir makale yazdım.
Fikret bu kez yüzünü döndü.
— Evet. Sen bir makale yazdın. Fakat onlar, yazının içinde kendilerine tehdit olabilecek cümleler gördüler.
— Altı üstü edebiyat ve hukuk üzerine birkaç sayfaydı.
— Senin birkaç sayfa dediğin, yıllarca söylenemeyen ne varsa hepsinin özetiydi diyelim mi şuna?
Cahit sustu. Sonra ayağa kalktı.
— Pişmanlık duymamı mı istiyorsun?
— Hayır.
— Öyleyse neden bana böyle bakıyorsun? Beni mi suçluyorsun?
Fikret'in yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi.
— Lâkin sana lâyık bu derin sürte-i muzlim...
Cahit, onun kime seslendiğini anlamak için pencereye baktı. Fikret gözlerini İstanbul'un üzerine çöken sise çevirmişti. Masaya doğru yürüdü. Parmaklarını derginin kapağında gezdirdi. Birkaç yıl önce büyük bir heyecanla kurulmuş o dünyanın şimdi ne kadar “kırılgan göründüğünü” söyledi. Kelimeler, sayfalar, şiirler, tartışmalar... Hepsi bir araya geldiğinde kendilerine ait küçük bir ülke kurabileceklerine inanmışlardı. Şimdi o ülkenin sınırları bir kararla fesh edilmişti.
— Biz ne sanmıştık? dedi Fikret.
— Ne sanmıştık?
— Edebiyat yaparak dünyadan uzak kalabileceğimizi.
Cahit cevap vermedi. Fikret devam etti:
— Şiiri yalnızca güzelliğin sığınağı sandık. Oysa insanın yaşadığı çağ, şiirin kapısından içeri giriyor. İstemesen de giriyor. Kovsan da bir yolunu bulup mutlaka giriyor.
— Fakat edebiyatın siyasetle aynı şey olmasını istemiyorum.
— Tabi ki ben de istemiyorum.
— O hâlde ne?
Fikret pencereye yeniden döndü.
— Edebiyatın siyasete dönüşmesini istememek başka, siyasetin edebiyatın üzerine çöktüğünü görmezden gelmek başka.
Cahit ağır bir nefes aldı.
— Dergiyi kurtarabiliriz. Geri çekiliriz. Daha dikkatli yazarız. Bir süre susarız. Sonra yeniden başlarız.
— Susarak mı?
— Bazen susmak gerekir.
Fikret'in yüzü sertleşti.
— Susmak nedir bilir misin Cahit? Aslında onun da kendi dili var. İnsan sükut ettikçe yalnızca kendini susturduğunu sanıyor. Oysa bir süre sonra başkalarının sessizliğine de ortak oluyor.
Cahit masanın kenarına tutundu.
— Beni suçluyorsun…
— Hayır.
— Ama beni affetmiyorsun.
— Seni affetmem gereken bir şey yok.
Aralarında uzun bir sessizlik oluştu. Dışarıdan bir satıcının sesi geldi. İstanbul, hiçbir şey olmamış gibi kendi üzerine kapanmaya devam ediyordu. Cahit yavaşça sordu:
— O zaman ne yapacaksın?
Fikret masanın üzerindeki dergiyi aldı. Sayfalarını çevirdi. Kendi şiirlerinden birinin bulunduğu sayfada durdu. Bir an baktı, sonra kitabı kapattı.
— Gideceğim.
— Servet-i Fünun'dan mı?
Fikret başını kaldırdı.
— Yalnızca dergiden değil. Kendime anlattığım bazı hikâyelerden de gideceğim.
Cahit ona baktı. Fikret'in gözleri masadaki derginin üzerinde kaldı.
— “Ölmek hayâtı tâzelemektir.” diye fısıldadı.
Cahit, bu sözün kime söylendiğini anlayamadı, gözlerini yere indirdi.
— Bir gün geri dönersin.
Fikret kapıya yöneldi.
— Belki.
— Peki bizi ne yapacaksın?
Fikret bir an düşündü.
— Siz benim hayatımın bir parçasısınız, Cahit. Bundan kaçamam. Fakat insan bazen bir şeyin parçası olmaya devam edebilmek için ondan uzaklaşmak zorundadır. Ben bir devrin içinden çıkıp üzerinden geçmeliyim artık.
Kapı kapandı ama masanın üzerinde Fikret'in parmaklarının değdiği dergi hafif aralık kalmıştı. Cahit, başka bir hikayenin başlaması gerektiğini anlamıştı. Usulca sayfalarını kapatıp,koltuğunun altına aldı ve odayı terk etti.
HAYATI
Tevfik Fikret, asıl adı Mehmed Tevfik olan, Türk edebiyatının en önemli şairlerinden biri ve Servet-i Fünun topluluğunun öncü ismidir. 24 Aralık 1867’de İstanbul’un Aksaray semtinde dünyaya geldi. Babası Hüseyin Efendi, Hariciye Kalemi’nde memurluk yapmış, daha sonra çeşitli vilayetlerde görev üstlenmişti. Annesi Hatice Refia Hanım ise Sakız Adası Rumlarından mühtedi bir ailenin kızıydı. Fikret’in çocukluğu, ailesindeki kayıplar ve dönemin siyasi koşullarının da etkisiyle erken yaşta sorumluluklarla karşılaştığı bir dönem oldu. Annesini 1879’da Hicaz’da meydana gelen kolera salgınında kaybetmesi, onun hayatında derin bir iz bıraktı. Bu kaybın ardından büyükannesinin yanında büyüdü.
İlk öğrenimine Aksaray’daki Mahmudiye Valide Rüşdiyesi’nde başlayan Fikret, okul binasının Rumeli’den gelen muhacirlere tahsis edilmesi üzerine Galatasaray Mekteb-i Sultanîsi’ne gönderildi. Galatasaray yılları onun kişiliğinin ve edebî dünyasının biçimlenmesinde belirleyici oldu. Burada Recâizade Mahmud Ekrem, Muallim Naci ve Muallim Feyzi gibi dönemin önemli hocalarından ders aldı. Disiplinli ve çalışkan bir öğrenci olarak dikkat çekerken şiire olan ilgisi de giderek belirginleşti. İlk şiirleri henüz öğrencilik yıllarında yayımlanmaya başladı. 1888’de Galatasaray’ı birincilikle bitirdi. Mezuniyetinin ardından kısa sürelerle çeşitli devlet dairelerinde görev yaptı. Ancak memuriyet hayatı onun mizacına ve çalışma anlayışına bütünüyle uygun değildi. Bu yıllarda öğretmenlik de yaptı; Fransızca ve hüsn-i hat dersleri verdi. 1890’da dayısının kızı Nazıme Hanım’la evlendi. 1894’te Galatasaray Mekteb-i Sultanîsi’nde Türkçe öğretmenliği yapmaya başladı. Bir süre sonra Robert College’da Türkçe öğretmenliği görevini üstlendi ve bu kurumla ilişkisi hayatının sonuna kadar devam etti. Fikret’in hayatındaki en önemli dönüm noktalarından biri, 1896 yılında Servet-i Fünun dergisinin yönetimini üstlenmesidir. Recâizade Mahmud Ekrem’in teşvikiyle Ahmet İhsan Tokgöz tarafından yayımlanan derginin edebî yönetimine geçen Fikret, kısa sürede çevresinde dönemin genç ve yenilikçi edebiyatçılarını topladı. Cenab Şahabeddin, Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf ve Hüseyin Cahit Yalçın gibi isimlerin de içinde bulunduğu bu çevre, Türk edebiyatında yeni bir estetik anlayışın oluşmasında etkili oldu. Böylece Fikret yalnızca bir şair olarak değil, bir edebiyat topluluğunun yönlendirici ve birleştirici kişiliği olarak da öne çıktı. Ancak dönemin siyasal baskıları ile edebiyat arasındaki gerilim giderek arttı. Servet-i Fünun çevresinin 1901’de dağılışına uzanan süreç, Fikret’in hayatında önemli bir kırılma meydana getirdi. Hüseyin Cahit’in yayımladığı “Edebiyat ve Hukuk” yazısının ardından derginin kapatılması, Fikret’in edebiyat çevresindeki konumunu değiştirdi. Bundan sonraki dönemde daha içe kapanık bir hayat sürmeye başladı. Özellikle Rumelihisarı’nda kendi tasarladığı Âşiyan adlı evine yerleşmesi, onun toplumdan bir ölçüde uzaklaşıp kendi dünyasına çekilmesinin simgesi hâline geldi.
1905 yılı Fikret için ayrıca ağır kayıpların yaşandığı bir dönemdi. Babasını ve kız kardeşini kısa aralıklarla kaybetti. Babasının herhangi bir açık gerekçe gösterilmeden Anadolu’ya sürgün edilmesi ve orada hayatını kaybetmesi, Fikret’in devlet yönetimine ve dönemin siyasal düzenine karşı duyduğu tepkinin daha da sertleşmesine yol açtı. Bu yıllarda Âşiyan’a çekilerek edebiyatını ve düşünce dünyasını daha bağımsız biçimde sürdürdü. II. Meşrutiyet’in 1908’de ilan edilmesi Fikret’te büyük bir heyecan yarattı. Uzun süren inzivasından çıktı ve bir süre eski arkadaşlarıyla yeniden yakınlaştı. Hüseyin Cahit ve Hüseyin Kâzım ile birlikte Tanin Gazetesi’nin kuruluşunda yer aldı. Ancak siyasal gelişmeler karşısında kısa zamanda hayal kırıklığı yaşadı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yönetimde giderek daha belirleyici hâle gelmesi, onun başlangıçtaki umutlarının zayıflamasına neden oldu. 1908’in sonunda Galatasaray Mekteb-i Sultanîsi’nin müdürlüğüne getirildi. Eğitim alanında çağının ilerisinde sayılabilecek düzenlemeler yapmaya, okulda daha disiplinli ve modern bir eğitim sistemi kurmaya çalıştı. Aynı dönemde Darülfünun ve Darülmuallimin’de de ders verdi. Ancak eğitim anlayışı ve uygulamaları çevresinde çeşitli tartışmalara yol açtı. Yaklaşık dört ay sonra Galatasaray’daki müdürlük görevinden ayrılarak Robert College’daki öğretmenliğine döndü. Sonraki yıllarda Darülfünun ve Darülmuallimin’deki görevlerinden de ayrıldı. Fikret’in düşünce dünyası hayatı boyunca önemli değişimler geçirdi. Gençlik döneminde geleneksel şiir anlayışından etkilenen ve dinî duyarlılıklara sahip olan şair, zamanla Batı edebiyatının etkisiyle kendi estetik anlayışını geliştirdi. Servet-i Fünun döneminde daha çok bireysel duyarlılık ve sanat anlayışı ön plandayken, sonraki yıllarda toplumsal meseleler, özgürlük, adalet, eğitim ve gelecek düşüncesi şiirinin merkezine daha fazla yerleşti. Yaşadığı siyasal baskılar, aile kayıpları ve kişisel hayal kırıklıkları onun dünyaya bakışını giderek daha sert ve sorgulayıcı hâle getirdi. Bununla birlikte özellikle oğlu Halûk üzerinden geleceğe, bilime ve yeni bir toplum idealine duyduğu inancı da korudu. Fikret aynı zamanda eğitimci kimliğine büyük önem verdi. Çocukların ve gençlerin iyi bir eğitimle yetişmesini, akıl ve bilimin toplumun gelişmesinde temel rol üstlenmesini savundu. Bu nedenle yalnızca edebiyat çevresinde değil, eğitim düşüncesi bakımından da etkili oldu. Şiirin yanında resimle de ilgilendi; yağlı boya, sulu boya ve karakalem çalışmalar yaptı. Sanatın farklı alanlarına duyduğu ilgi, onun estetik dünyasının yalnızca şiirle sınırlı olmadığını gösteriyordu. Hayatının son yıllarını büyük ölçüde Âşiyan’daki evinde geçiren Tevfik Fikret, uzun süredir mücadele ettiği şeker hastalığının ağırlaşması üzerine 1915 yılında yatağa düştü. 18-19 Ağustos 1915 gecesi, henüz kırk yedi yaşındayken hayatını kaybetti. Önce Eyüpsultan’daki aile mezarlığına defnedildi. Vasiyeti doğrultusunda mezarı daha sonra Âşiyan’ın bahçesine taşındı. Bugün Âşiyan, Fikret’in hayatıyla ve hatırasıyla özdeşleşmiş önemli edebiyat mekânlarından biri olarak varlığını sürdürmektedir.
ARDINDAN
Tevfik Fikret’in ölümünden sonra hakkında hem güçlü bir hayranlık hem de ciddi bir muhalefet oluştu. Özellikle önemli olan, eleştirilerin yalnızca siyasî değil, şiir anlayışı, din karşısındaki tutumu ve İstanbul’a bakışı üzerinden de yapılmış olması.
Yahya Kemal Beyatlı başlangıçta Fikret'in şiirinden etkilenmiş, daha sonra estetik anlayışı bakımından ondan ayrılmış olsa da Fikret'in Türk şiirindeki tarihsel yerini kabul etti. Hatta 1927'de Varşova'da verdiği bir söyleşide “Yeni Türk edebiyatı ancak Tevfik Fikret'le başlar.” değerlendirmesini yaptı. Bu, Yahya Kemal gibi daha sonra Fikret'le ciddi estetik ayrılıklar yaşayan bir şair açısından oldukça önemlidir.
Ahmet Haşim de gençlik döneminde Fikret'in şiirinden etkilenmiş isimlerdendi. Daha sonraki şiir anlayışı farklılaşsa da Fikret'in özellikle biçim ve serbest müstezat alanındaki yeniliklerinin sonraki kuşaklar üzerinde etkisi olduğu kabul edilir.
Servet-i Fünun çevresi ise Fikret'in ölümünden sonra onu topluluğun ve dönemin edebiyatının en önemli şahsiyetlerinden biri olarak anmaya devam etti. Ölümünün ardından anma törenlerinin düzenlenmesi de bu bağlılığın göstergelerinden biridir. İlk anma töreninin 1916'da düzenlendiği ve bu geleneğin yıllarca sürdüğü aktarılıyor.
Mehmet Âkif Ersoy’un, Fikret'in özellikle din, ahlak ve toplum meselelerindeki düşünceleri muhafazakâr çevrelerde büyük tepki uyandırdı. Âkif ile Fikret arasındaki fikir ayrılığı, dönemin en dikkat çekici edebî tartışmalarından birine dönüştü.
Süleyman Nazif ise Fikret'in özellikle İstanbul'u ağır biçimde eleştiren şiirleri, şehrin tarihî ve kültürel kimliğine bağlı aydınlar tarafından tepkiyle karşılandığını söyledi.
Burada Yahya Kemal'in Fikret'le ilişkisi özellikle ilginçtir. Fikret'in İstanbul'a yönelik sert tavrına karşı Yahya Kemal de şiirle cevap verdi. Fikret'in İstanbul'u karanlık ve boğucu bir atmosfer içinde ele alan yaklaşımına karşılık, Yahya Kemal İstanbul'un tarihî ve medeniyet yönünü savunan bir şiir anlayışı geliştirdi.
Fikret'in ölümünden sonra asıl ilginç olansa, Fikret kısa sürede yalnızca “Servet-i Fünun şairi” olarak değil, özgürlük, akıl, bilim, eğitim ve bireysel vicdan etrafında şekillenen bir düşünce figürü olarak da değerlendirilmeye başladı. Sonraki kuşaklar onu farklı yönleriyle sahiplendi.
Bu yüzden Fikret'in ölümünün ardından oluşan tabloyu şöyle özetleyebiliriz:
Hayranları: “Yeni Türk şiirinin öncüsü, özgür düşüncenin ve yeniliğin şairi.”
Muhalifleri: “Gelenekten ve dinî değerlerden kopmuş, aşırı Batıcı ve toplumun temel değerleriyle çatışan bir şair.”
Yahya Kemal: Fikret'in şiir anlayışına itiraz etse de onun Türk edebiyatındaki kurucu konumunu inkâr etmedi. Bu karşıtlık aslında Fikret'in ölümünden sonra neden “tartışmalı ama büyük” bir şair olarak kaldığını çok iyi açıklıyor.
ESERLERİ
Rübâb-ı Şikeste (1900), Târih-i Kadîm (1905), Halûk'un Defteri Tevfik Fikret'in ikinci şiir kitabı (1911), Rübâbın Cevâbı (1911), Şermin (1914), Hasta Çocuk (1896), Sis, Millet Şarkısı, Doksan Beşe Doğru, Hân-ı Yağmâ, Balıkçılar, Halûk'un Çocukluğu, Rübâb-ı Cevâb, Bir İçim Su, Verin Zavallılara, Ferda, Yeşil Yurt, İnanmak İhtiyacı
KAYNAKÇA
*https://islamansiklopedisi.org.tr
*https://dergipark.org.tr
*https://tr.wikisource.org
*https://cdn.tbmm.gov.tr
*https://mupress-source.marmara.edu.tr
*https://anadoludusunceatlasi.com
*https://dergipark.org.tr
*https://tr.wikipedia.org













































