SON GECE 21 / CESARE PAVASE
Bir, iki, üç, dört, beş,
On, on beş, yirmi haydi bir tane daha 21...
Kutunun içindeki bütün uyku hapları bitmişti. Soğuk bir yudum su bir yudum daha...
İçi bir nebze serinlemişti 26 Ağustos gecesi Torino'nun sıcak bir yaz akşamında. Yazdığı ne kadar yazı varsa hepsini topladı, parçaladı, yaktı. Sonra, tahta masasının yanında kendi gibi tek başına duran sandalyeye oturdu. Kalemini okşadı, okşadı veda eder gibiydi. İlk yazmaya başladığı günleri düşündü. Tomar tomar kâğıtlar masanın üstündeydi. Yazıyor karalayıp atıyor, yazıyor karalayıp atıyordu... Kelimeler havada uçuşuyor ve kâğıttaki yerlerine geçiyorlardı.
Yayınevlerini dolaşıp gelen dosyalar masanın üzerinde dururken yeni yayınevlerine ulaşmayı bekliyorlardı.
Günler böyle geçti; odanın her bir yanı buruşturulup atılmış kâğıt ölüleriyle doluydu, masanın üstü hakeza öyleydi. Sonra bu yazılanlar değerini anlayan insanların eline ulaştı. Ve eserler çıkmaya başladı. 1941'de "Senin Köylerin" basılınca bir çocuk gibi nasıl da mutlu olmuştu.
Ardından "Kumsal" 1942'de basıldı. "Ağustos'ta Tatil" kitabı 1946'da çıkmıştı. "Yoldaş" 1947'de. Ya 1948' de basılan "Tepedeki Şeytan" kitabı ne kadar da ses getirmişti. "Tepedeki Ev" 1949'da.
O sene bir kitap daha yazmıştı "Güzel Yaz" diye, hakikaten güzel yaz olmuştu o sene Pavase için.
Sonraki yıl "Ay ve Şenlik" geldi. Onun arkasından "Yaşama Uğraşı" bu aslında uzunca bir günlüktü. Ne kadar da çabalamıştı emek vermişti hepsi için ne kadar da ter dökmüştü, kaç gece uykusuz kalmıştı, kaç kez yazıp kaç kez silmişti, buruşturup atmıştı kâğıtları. Bütün şiirlerini topladığı "Çalışmak Yorar" kitabı vardı.
"Şiirler bana bir şey olduğumu fısıldıyor bir şey olduğumu!" demişti bir gün. Ve bugün İtalya'nın en prestijli edebiyat ödülü olan Strega ödülünü almıştı "Yalnız Kadınlar Arasında" kitabıyla, kendi ile gurur duymuştu. Ama bu gurur çok kısa sürecekti. Onun yerinde olmak isteyen o kadar çok insan vardı ki şu Torino sokaklarında. Ağız dolusu bir iç çekti, acı bir gülümseme kondurdu masada duran küçük aynada görünen yüzüne; artık yazamayacaktı yazmayacaktı. Emektar kalemini yavaş yavaş masanın üzerine bıraktı. Kalemi, "Beni boynu bükük bırakıp kelimelerden o sihirli dünyasından koparıp elinin sıcaklığına hasret bırakıp nereye gidiyorsun büyük usta nereye, nereye gidiyorsun?" diye seslendi kendi lisanıyla. Kalemden kan damladı, Cesare'nin, gözlerinden gözyaşı suretinde mutsuzluk ve tarifi olmayan sonsuz bir acı düştü masanın üzerine.
Odanın penceresi açıktı. Rüzgâr, perdeleri havalandırıyor içeriyi az da olsa serinletiyordu. Açık olan pencereye doğru yürüdü; rüzgâr, onun daha kır düşmemiş saçlarını da savurdu. Son bir kez otel odasının penceresinden doğduğu ve son nefesini vereceği Torino'yu izledi. Geri döndü odaya etraflıca bakındı, kendinden geriye bir şey kalmasını istemiyordu. Özel olan her şeyi toplamıştı. Bütün vücudunu kaplayan soğuk bir ter hissetti. Sendeledi.
Ödül aldığı takım elbisesi hâlâ üstündeydi. Ceketini çıkardı, sandalyesinin koluna astı. Ağır adımlarla odada gezindi sonra gidip bembeyaz çarşafların üzerine uzandı. Artık dinlenebilirdi, oysaki öyle çok uzun yaşamamıştı çok da yorulmamıştı.
Onun yorgunluğu yalnızlığındandı. Belki de o dünyaya yalnızlığın kitabını yazmaya gelmişti. Bir gün şöyle dediğini hatırladı, "Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum." Bu sözleri hatırlamak çok acı geldi ona. Dostları onu hep yüzüstü bırakmıştı; çok yalnızdı, yalnızlığını aynadaki kendisiyle tamamlamıştı.
Kafasında binlerce fikir uçuşurken etrafında hiç kimse yoktu. İtalya halkı ve bütün İtalya basını onu, bugün ödül alırken bir kere daha tanımıştı.
Programın sunuculuğunu yapan kişi yüksek sesle onun ismini haykırmıştı. İsminin önünde bir sürü ünvan vardı. "Büyük yazar, büyük şair, çevirmen, eleştirmen ve "Yalnız Kadınlar Arasında" romanıyla İtalya'nın en önemli edebiyat ödülü olan Strega Ödülüne layık görülen Cesare Pavase'yi sahneye davet ediyoruz." dediğinde alkış kopmuştu salonda.
Yüzlerce insan onu alkışlamış alkışlamıştı. Öyle bir kitap yazmıştı ki öyle usta bir kalemdi ki o, ismi duyulur duyulmaz herkes ayakta alkışlamıştı onu. Fakat salonun doluluğuna inat Pavase çok yalnızdı; bu kadar kalabalığın içinde çok yalnızdı belki de hayatında kendini bu denli yalnız hissetmemişti. Aslında yazdığı
Clelia'nın dilinden aktardığı ve baş kahramanı Rosetta olan bu kitap, Rosetta' nın intihar girişimiyle başlayıp ölümü ile bitiyordu. Bu Cesare'nin ölüm provası gibiydi. Sahnede ödülü alıp kendini dinleyenlere teşekkür ettikten sonra konuşmasını, "Yaşanacak bir yaşam vardır. Binilecek bisikletler vardır. Yürünecek yaya kaldırımları ve tadına varılacak güneş batışları vardır.” sözleri ile sonlandırır Pavese yaşanası nice detaydan dem vurmuş ancak yaşama gücünü kendinde bulamamıştı.
Doğduğu evi düşündü; Belbo köyünü, koşup oynadığı etrafı ağaçlarla çevrili köyünü, annesinin güzel yüzünü getirdi aklına, elleriyle annesinin yüzünü okşadı hayalinde. Pişirdiği yemeklerden yedi; sonra, onu uyuturken saçını okşamasını hatırladı. Çocukluğunu, köyünün tozlu yollarını düşündü. Evini, evin odalarını, yatağını, kardeşiyle oynadığı oyunları, geçirdiği bütün mevsimleri düşündü. Daha yeni delikanlı olduğunda babasının ölümünü hatırladı. Ardından lisedeyken intihar eden arkadaşını ve baskılara dayanamayıp intihar eden diğer arkadaşını.
Kaç kere kıyısından döndüğü intihar eğilimini sorgular. Sanki ölüm hep etrafındaydı hep onun peşindeydi, onun düşüncelerindeydi, ölüm kendini durmadan hatırlatıyordu. Ölümü ve hayatı yorumlamış kafasında döndürüp durmuştu. "Acaba neden, neden bu genç yaşlarında hayatlarına son verdiler?" diye beynini yiyip bitiren soruyla savaşıp durmuştu yıllar yılı. Hayalinde Torino sokaklarında gezdi. Kendisini ödül töreninden önce terk edip ülkesine dönen Amerikalı aktris güzel sevgilisi Constance Dowling'i hayal etti. "Aşk düşüncesi; sana karşı öyle iyiyim, öylesine temizim ki senin kardeşin olmak isterdim ya da seni dünyaya kendimin getirmiş olmasını." diyecek kadar aşkı iliklerine işlemiş bu adam yalnızlıktan asla kurtulamamış hiçbir ilişkisi iyi gitmemişti.
Evlenmek yuva kurmak istemişti belki baba bile olurdu belki de huysuz bir ihtiyar veya bir dede, torunlarıyla oyunlar oynardı. Ve şöyle derdi, "İçimizdeki en eski ruh çocukluğumuzdan kalmış bize.”
Bunlar için vakit yoktu. Bir türlü rayına girmeyen ilişkisini düşündü ve daha önceki kadınları ve daha önceki onun için bazıları kadın düşmanı dese de o kadınları anlamaya çalıştı, önce annesini sonra kardeşini ve hayatına giren bütün kadınları ve romanlarında çokça kadınları işledi. Kendi gözünden onları kalemiyle kâğıda aktardı, yazdı yazdı ve yazdı. Gördüklerini, düşündüklerini, görmek istediklerini veya görmek istemediklerini hepsini yazdı.
Antifaşist fikirlerinden dolayı defalarca mahkemeye verilmişti. O faşizmin karşısında dimdik bir heykel gibi durmak isterken o dönemin erklerinin kurduğu çarkın içinde un ufak oldu. Onun silahı kelimelerdi, kalemiydi. Fikirlerini yüklediği kelimeleri duyanlar, o kelimeleri sevmemiş ve onu suçlu bulup mahkeme salonlarına taşımışlardı.
Adliyenin soğuk koridorlarını düşündü, o koridorlarda gezindi, asık suratlı insanları hatırladı. Kendisini hapse mahkum eden hakimi, sonra sürgüne gönderildiği yılları, küçücük bir odada bir yılını harcadığı hapis hayatını, özgürlüğünü elinden alan insanları, soğuk gri ve kalın duvarları, güneşsiz günleri, gökyüzünü görmeden geçirdiği zamanları düşündü de düşündü. Kızdı içinden kızdı ve kızdı ve kendini ölmek için belki de haklı çıkarmaya çalıştı.
II. Dünya Savaşı'nda askere aldıklarında hasta olduğu için geri gönderilişini düşündü, yine nefesi sıkıştı. Bu duruma çok da üzülmemişti çünkü o savaşı sevmiyordu. Belki bu savaş olmasaydı kendi de ölüme bu denli yakın olmayacaktı. Düşüncelerinden dolayı çok şey gelmişti başına. Ama o böyle düşünüyordu ve artık hiçbir düşüncesinin de önemi kalmamıştı. Evet bu dünya yaşanmazdı, bu dünya kirlenmişti; belki de adalet yoktu, kimsenin kimseye de sabrı yoktu, başka fikirlere de sabrı yoktu insanların. İnsanlar istiyordu ki ben nasıl düşünüyorsam herkes de öyle düşünsün.
Bütün vücudu soğuk soğuk terledi, başını koyduğu yastık ıslanmıştı. Her düşündüğünü sanki bir balonla gökyüzüne uçuruyordu. Fikirlerinden bütün çevresindeki insanlardan, sırtındaki bütün yüklerinden kurtuluyordu. Artık hiçbir şeyin önemi yoktu, hiç kimsenin de.
Ölümün gölgesi üstüne düşmüştü artık.
Kulaklıkları çınlıyor kafası uğulduyordu. Bütün tanıdığı insanlar kafasının içindeydi ve hep bir ağızdan konuşup onun üzerine üzerine gidiyorlardı.
Evet onun için de artık son duraktı burası. Kalabalıkların içindeki yalnızlığını da alarak otel odasına çekilmiş ve yine kendi ile baş başa kalmıştı. Kafasındaki düşünceler onu hayattan koparıp alacaktı biraz sonra ve sonsuz bir uykuya dalacaktı. Sonsuza kadar yalnız olmayacaktı ya da kimseye ihtiyacı olmayacaktı. Uzandı bembeyaz çarşafın üzerine bir nokta gibiydi. Hayatına kendi elleriyle koyduğu son nokta. Bilirsiniz bir nokta bütün cümleleri bitirir. Hayatını tekrar tekrar düşündü; çocukluğunu, mutsuzluğunu etrafında hiç kimsenin olmamasını, kimsenin belki de tam olarak onu anlamamasını her şeyi düşündü.
Sevdiği kadınları düşündü çok gençti, birçok eser verebilirdi fakat o artık hayattan hiç tat almıyordu. Bu sebeptendi ayaklarını o hapların başına götüren. Bu sebeptendi o hapları üçer beşer ağzına atışı. Bu sebeptendi daha önce de bunu tekrar tekrar denemiş olması. Belki de gerçek sevgiyi henüz bulamamıştı ve hiç bulamayacaktı. Bu onun son saatleriydi son dakikalarıydı ve son gecesiydi. Hayatı ellerinden kendi isteğiyle kayıp gidiyordu, gökyüzünden kayıp giden bir yıldız gibiydi âdeta. Aslında yakışıklı bir adamdı, parası da vardı artık. Ama kendi istediği gibi birileriyle karşılaşamamış ve kırk iki yaşında ömrünü nihayetlendirmeye karar vermişti.
Yaşamak isteseydi yeni ödüller alacaktı güzel kitaplar yazacaktı fakat kararlıydı artık yaşamak istemiyordu...
Yaşamak, onun sırtındaki bir yük gibiydi ve onu taşımak zor geliyordu âdeta sırtından çıkarıp atmak ister gibiydi. Hayatını da beyaz çarşaflı yatağının yanına bıraktı ve uzandı yatağa. Bugün ona sunulan ödül, masanın üstünden ona bakıyordu, "Oysaki daha yeni kavuşmuştuk, neden böyle yaptın?" der gibiydi. " Sen, o usta kaleminle benim yanıma onlarca ödülü dizebilirdin!" diyordu sanki. Pavase pek oralı olmadı, bunları yapabileceğini biliyordu zaten. İsteseydi evet isteseydi yaşamak isteseydi bunları yapabilirdi. Ama artık yapacak gücü kendinde bulamıyordu.
Ayakları yürüyordu ama kendisi yürümek istemiyordu. Gözleri görüyordu ama o artık dünyayı görmek istemiyordu hiç kimseyi görmek istemiyordu. Dili dönüyordu konuşuyordu, en afili cümleleri, kelimeleri istediği gibi yan yana getirebiliyordu bir cambaz gibi ama artık konuşmak istemiyordu. O kalem geceler boyu hışırdayıp duran kalem; kafasındaki onlarca kelimeyi kâğıda teker teker döken bir sel gibi akıp gelen kelimeler, o kalemin ucundan düşen kelimeler öksüz kalacaktı bu gece.
O artık yazmak istemiyordu. Gülmek istemiyordu ağlamak da istemiyordu. Her şeyi ama her şeyi yatağının kenarına bırakıp beyaz çarşafların üzerine uzandı. İçinden, "Amma da rahatmış çok da yumuşakmış." diye geçirdi. Parası vardı, şöhreti vardı, bir ismi vardı, eserleri vardı, insanlar ona gıpta ile bakıyordu ama yaşama isteği yoktu, bitmişti tükenmişti. Belki de bu yüzden son noktayı kendi koymak istiyordu. Burada kapansın perdeler.
Yan taraftaki eğlence mekanında Eduardo Di Capua'nın harika eseri "O Sole Mio" şarkısı doldu kulaklarına. Son dinlediği şarkıda şunları haykırıyordu o güçlü ses;
"Ne güzel bir şeydir güneşli bir gün,
Hava nasıl da durgun fırtınadan sonra
Öylesine taze ki hava, sanki şimdiden bayram gelmiş
Ne güzel bir şeydir, güneşli bir gün,
Ama başka bir güneş var ki
Çok daha görkemli ve ışıltılı,
O da senin yüzünde doğan.
Benim güneşim.
Benim kendi güneşim.
Senin çehrende,
Senin simanda.
Gece olunca ve güneş batınca,
Bana öylesine bir kasvet çöker,
Evinin penceresinin altında otursam,
Gece olunca ve güneş batınca.
Ama başka bir güneş var ki
Çok daha görkemli ve ışıltılı,
O da senin yüzünde doğan,
Benim güneşim.
Benim kendi güneşim.
Senin çehrende.
Senin simanda."
Bu dinlediği onun için bir ölüm marşı gibiydi; aslında o, mutluluğa gidiyordu. Dünyada hiç mutluluğu tatmadığını düşünerek bu sonun mutluluk getirmesini diliyordu kendisine. Acılarını, sevdiklerini, sevinçlerini, bütün tanıdık yüzleri, annesini, babasını, kız kardeşini, yol arkadaşlarını, bütün tanıdıklarını, birer birer yatağının yanına bıraktı. Güzel kadınları, iyi arkadaşları, okuyucularını hepsini ama hepsini bir bir yatağının yanına bıraktı...
Hiçbirine ihtiyacı yoktu gittiği yerde. Gözlerini tavana dikip baktı. Son kez gördüğü şey küçücük odaydı. İstese dünyayı gezebilirdi, istese denizleri okyanusları geçebilirdi, istese başka ülkelere gidebilirdi istese saçlarına kır düşer beli eğilinceye kadar da yaşayabilirdi belki de. Bu genç yaşında bu gencecik yaşında ölümü tercih etmişti o. Tam tamına yirmi bir tane uyku hapı içmişti.
Soğuk bir bardak su eşlik etmişti bu haplara. Mevsim yazdı hava sıcaktı bir İtalya akşamı Torino akşamı. Kim bilir şimdi insanlar nerelerde gülüp eğleniyorlardı, hangi mutluluk şarkıları söylüyorlardı, belki bir bebek doğuyordu bir yerde avaz avaz bağırarak, Cesare Pavase ölüyordu son nefesini veriyordu yapayalnız bir otel odasında kimsesiz. Geri döndürmek mümkün değildi, zamanı o mumdan bir heykel gibi bembeyaz çarşaflı yatağın üstünde kıpırtısız duruyordu. Sanki derin bir uykuya dalmış gibiydi ışığı hâlâ yanıyordu karşıdan bugün aldığı ödülü hüzünlü hüzünlü ona bakıyordu.
Pencereden rüzgâr içeri doluyordu o uyuyordu. Sonsuz bir uykuya dalmıştı hiç uyanamayacağı.
Yalnızlığın sesi duvarlarda yankılandı. Artık yalnızlığı da acıları da son bulmuştu. Gözleri tavana çakılmış rengi açıldıkça açılmış kaskatı bir şekilde boylu boyunca uzanmış yatıyordu, ölümün esir aldığı o otel odasında. Cesare Pavase bu sahneyi kafasında kaç kere kurmuş kaç kere değiştirmiş kaç kere denemişti. Sonunda beynini bir kurt gibi kemiren ve kendini esir alan, zehirli sarmaşık gibi hücrelerine işleyen bu fikre yenik düştü. Bütün siluetler bir çiçeğin soluşu gibi renksizleşti. Tanıdığı mekânlar ve yüzler silikleşti. Gözleri, üzerindeki ağırlığa daha fazla dayanamadı ve kapandı. Ölümün o sevimsiz ve soğuk eli bütün odayı dolaştı. Cesare'nin ayak uçlarından başlayıp son saç teline kadar değdirdi elini.
Hayat kaybetti kazanan ölüm oldu. O dünyadan giderken hâlâ insanlar dünya telaşındaydı. Onu otel odasında bulduklarında kat görevlisi önce bir çığlık atacaktı. Koşup insanlara haber verecekti. Gazetelerde dergilerde haberlerde hep ondan bahsedeceklerdi. Kimileri onu öve öve bitiremeyecek kimileri yerden yere vuracaktı. Ama bunun hiçbir önemi olmayacaktı Pavase için. O, ölümün korkusuz cengaveri çoktan gitmiş olacaktı bu dünyadan. Eğer görüyor olsaydı ölülere gösterilen bu ilgiyi "Keşke yaşayanlara gösterseniz!" diyecekti muhtemelen. Ölüler duyamazdı çünkü.
Ölümü tasvir ettiğim bir şiirimle büyük usta Cesare ile vedalaşıyorum.
ÖLÜMÜN ÖLDÜĞÜ YER
Ölümün de öldüğü bir yer var.
Ölümün de öldüğü bir an.
İyiliğin yer yüzüne yıldızlar gibi döküldüğü bir an,
Dünyanın varlık aynasından silinip gittiği,
İçinde sakladığı temiz veya kokuşmuş ne varsa savurup attığı bir an.
İnsanın omuzlarından bu ağır yükün kalktığı,
Dağların kibirli bakışlarının yerle bir olduğu bir an.
Ölümün de öldüğü bir yer var.
Ölümün de öldüğü bir an.
Acıdan yapılmış heykellerin dirildiği,
Sabrın bembeyaz bir kuş olup sınırsız göklere uçtuğu bir an.
Her şeyin aslına döndüğü koca bir an.
Yağmurun ıslatmadığı güneşin sarı küle döndüğü,
Güzel hatıraların buzdan çerçevelerde sergilendiği bir an.
Ölümün de öldüğü bir yer var.
Ölümün de öldüğü bir an.
Asırlar sonra anne ve çocuklarının sarıldığı,
İhtiyarlık denen matemli yavaş gemiden herkesin indiği bir an.
Demir pençelerin eriyip toprağa karıştığı,
Sevgiden huzurdan nehirlerin, sokaklardan aktığı bir an.
Varolmanın dayanılmaz ağırlığından, sıyrılıp kanat çırpmaya başladığı bir an.
Ölümün de öldüğü bir yer var.
Ölümün de öldüğü bir an.
Kadın ve erkeğin farkının gözetilmediği, Kalplerin ellerde taşındığı bir yer.
Sonun başlangıcı olduğunu haykıran bilge bir dilin gücü,
Sorumluluk sahiplerinin şahit olacağı bir şafak vakti.
Bir elbise gibi bedenin çıkarıp atıldığı bir an.
Ölümün de öldüğü bir yer var...
Ölümün de öldüğü bir an...
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz











































