SELVİLERİN GÖLGESİNDE OTUZ YIL:
ÖLÜLER ADASI’NA YOLCULUK
Hayatımın bir dönemi, her sabah ölümü kuşanıp sokağa çıkmakla geçti. Şafağın gri aydınlığında silahımı belime yerleştirirken duyduğum o metalik ses, aslında bir belirsizliğin mührüydü.
Kapıdan adımımı atarken arkamdan sallanan o iki küçük masum el, dünyadaki en ağır yüküm ve en büyük yaşama sebebim olurdu. Geriye döner, bir gülücük ve bir öpücük savururdum havaya; o öpücüğün akşam sahibine ulaşıp ulaşmayacağını bilmeden, meçhul bir güne, bir bilinmezliğe sürerdim aracımı.
Dağların o hırçın yalnızlığında, görev uğruna on beş gün botlarımı ayağımdan çıkarmadığım zamanlar oldu. Artık bot bedenimin bir parçası olmuş; deri, kumaş ve kan birbirine karışmıştı.
O botu nihayet çıkardığımda, çoraplarımın tenime bir sarmaşık gibi dolandığını gördüm. Onları ayırmak bir sanatçı sabrı ve bir şifacı şefkati gerektiriyordu. O şefkati, hastane odasında genç bir doktor hanımın, Defne’nin gözyaşlarında buldum. Ağrı kesicilere ve alkole olan o lanetli alerjim nedeniyle, çorabım tenimden her milim ayrıldığında ruhumun bedenimden söküldüğünü hissederdim.
Defne, yirmi gün boyunca her akşam sanki kutsal bir emaneti temizler gibi ayaklarımı dezenfekte eder, kremler sürerdi. O pansuman anları, benim için hem bir işkence hem de hayatın en gerçek, en çıplak haliydi.
İşte o sancılı gecelerin birinde, kendimi Arnold Böcklin’in "Ölüler Adası" tablosunun içinde bulmaya başladım. Gözlerimi kapattığımda; durgun, simsiyah ve zamansız bir suyun üzerinde, o meşhur kayıkçının rehberliğinde adaya doğru süzülen beyazlar içindeki tabut bendim. Bu rüyayı bir gün Defne’ye fısıldadığımda, aramızdaki sessizlik bir çığlığa dönüştü. Çünkü o da her akşam yorgun argın eve gittiğinde aynı rüyayı gördüğünü, aynı adanın selvileri altında gezindiğini itiraf etmişti. O an anladım ki bazı ruhlar sadece sevinçte değil, ölümün o gri gölgesinde de birbirine mühürlenir.
Yirmi yıl sonra Floransa’nın dar ve tarih kokan sokaklarında profesör olan Defne ve emekli turist olarak yan yana yürürken sanki kader bizi takip ediyordu. Girdiğimiz her dükkanda, konakladığımız otelin loş koridorlarında, hatta küçük sahafların tozlu raflarında Böcklin’in o beş versiyonuyla karşılaşıyorduk. Sanatçının kaybettiği sekiz çocuğunun ve eşini kaybeden Marie Berna’nın yası, bizim dağlarda bıraktığımız gençliğimizle, o hastane odasındaki acılarımızla birleşiyordu.
Bu yolculuğun üzerinden otuz yıl geçti. Bugün Defne, evinin en sessiz odasının başköşesine o tablonun bir kopyasını astı. Evine gelen misafirler, o karanlık selvilerden ve kayıkçının gizemli duruşundan ürperip, "Neden bu kadar kasvetli bir resim?" diye sorduklarında, Defne hafifçe gülümser ve uzaklara dalarak o unutulmaz cevabı verir: "Siz sadece boya ve tuval görüyorsunuz; oysa bu tabloda sizin henüz görmediğiniz, bizim ise her sabah birlikte uyandığımız koca bir ömür var." derdi.
Bu tablonun etkisiyle yapılan, Arka planda Sergey Rahmaninov’un "Ölüler Adası" (Op. 29) senfonik şiiri çalmaya başlar. Müziğin her bir notası, kayığın suya vuran kürek seslerini taklit ediyordu.
Ben hala yastığımın altında o metalik soğuklukla, silahımla yaşıyor, silahımla uyuyorum. Yıllar geçse de o "meçhul gün" korkusu içimden sökülüp gitmiyor. Biliyorum, insanlık için yaptıklarım emeklilikle sonlandı ama içimdeki insanlık sevgisi hala ilk günkü gibi çalışıyor.
Tek dileğim; vakti geldiğinde o kayıkçı beni almaya gelirse beni o karanlık selvilerin arasına değil, Defne'nin elleriyle iyileştirdiği o huzurlu bahçeye götürmesidir. Çünkü ben ölümü zaten o dağlarda, o pansuman odalarında her gün yaşayarak tükettim.
BİR SANATSEVERİN GÖZÜNDEN TEKNİK ANALİZ VE ELEŞTİRİM
Arnold Böcklin’in bu başyapıtı, sadece bir manzara resmi değil, boya, ışık ve kompozisyonun ruhun en derin katmanlarına sızacak şekilde bir araya getirilmiş halidir. Bu tablodaki teknik ustalığın hissettirdiği o sarsılmaz güveni ve huzuru kendi penceremden anlatmak istiyorum.
Teknik Analiz: Karanlığın ve Işığın Mimarisi
Böcklin, bu eserde Sembolizm akımının zirvesini temsil eder. Teknik açıdan tabloyu incelediğimizde, bizi içine çeken o "rüya hali"nin aslında çok disiplinli bir matematiksel ve kimyasal dengeden doğduğunu görürüz:
Kompozisyon ve Odak: Tablo, dikey ve yatay çizgilerin mükemmel bir dengesi üzerine kuruludur. Adanın merkezinde yükselen selvilerin dikey hatları, denizin ve kayığın yatay düzlemiyle kesişerek izleyiciye mutlak bir denge ve durgunluk hissi verir. Adanın iki yanındaki kayalıklar, tıpkı bir tiyatro sahnesinin kulisleri gibi bakışlarımızı merkeze, yani o beyaz figüre odaklar.
Işık ve Renk (Chiaroscuro): Böcklin, eserlerinde genellikle tempera (yumurta akı ile karıştırılmış boya) veya yağlı boya tekniklerini kullanmıştır. Gökyüzünün o tekinsiz, fırtına öncesi sessizliğini andıran rengi ile denizin simsiyah, hareketsiz dokusu arasındaki zıtlık, adadaki kireçtaşı kayalıkların soluk beyazıyla kırılır. Bu ışık oyunu, adayı dünyevi bir mekandan çıkarıp ruhani bir boyuta taşır.
Perspektif: Kayıktaki beyaz figürün izleyiciye arkası dönük olması, bizi o yolculuğa davet eden bir "davetiyedir". Derinlik algısı o kadar güçlüdür ki kürek seslerini ve suyun kayığa hafifçe çarpışını duyduğunuzu hissedersiniz.
Benim Gözümden Bir Eleştiri: "Ölümü Güzelleştiren Sanat"
Bana göre "Ölüler Adası", sanat tarihinin en dürüst ve en teselli edici eseridir. Birçok kişi bu tabloya baktığında kasvet, korku veya karanlık bir son görüyor ancak ben, dağların sertliğini ve ölümün soğuk nefesini yaşamış biri olarak bu tabloda bambaşka bir şey görüyorum: Mutlak bir adalet ve sonsuz bir huzur.
Böcklin, ölümü bir son ya da bir yok oluş olarak değil; fırtınalı bir denizin ardından ulaşılan, yüksek duvarlarla korunan güvenli bir liman olarak resmetmiş. Kayıktaki o beyaz figür, aslında hepimizin içindeki o yorgun yolcudur. Adanın merkezindeki selviler, sadece mezarlığı değil, aynı zamanda gökyüzüne uzanan bir umudu ve sürekliliği temsil eder.
Benim için bu tablonun başarısı, acıyı estetikle, korkuyu ise vakarla harmanlayabilmesidir. O durgun suyun siyahlığı, aslında hayatın tüm karmaşasının dindiği yerdir. Defne ile birlikte bu tabloya baktığımızda ürpermememizin sebebi de budur; biz o adanın içinde korkuyu değil, her gün verdiğimiz mücadelenin sonunda bizi bekleyen o "sessiz rüyayı" görüyoruz.
Böcklin, boyalarıyla ölümü korkulacak bir canavardan, başımızı yaslayabileceğimiz sessiz bir yastığa dönüştürmüştür. Bu, bir sanatçının insan ruhuna verebileceği en büyük hediyedir.
Saygılarımla,
***












































