SAVAŞA HAYIR
Nehir, o inanılmaz patlama sesini ilk duyduğunda sıcak yatağında uyuyordu.
Tarif edilemez korkunun titreşimi sanki kulaklarından girmiş, vücudunun her bir hücresine yakan bir zehir gibi dağılmıştı. Şimdi ise ancak aksiyon filmlerinde duyduğu bu ses, korku zehrinin kulaklarında bıraktığı tıkanıklık ve çınlama haline gelmişti. Bombanın isabet ettiği apartmanlardan dökülen taş ve camların kapladığı sokağın köşesinde, kuytu bir yerde oturuyordu.
İki sokak boyunca bu yıkıntıları nasıl geçtiğini, bu köşede kucağındaki sarışın, mavi gözlü, dört yaşlarında güzel kız çocuğunu ne ara bulduğunu tam olarak hatırlamıyordu.
Bombalar ve silah sesleri, çığlıklar, inlemeler ve acı haykırışlar ile karışmıştı. Hava, yoğun toz tabakası ile kaplanmış, keskin kimyasal kokusu ve acı kan kokusu ile kirlenmişti.
Nehir’in burun deliklerine savaşın kokusu bu şekilde dolmuştu. Kucağındaki kız çocuğuna dikkatini çevirdi. Bu kadar masum ve güzel bir yüz, bebek teni, kara kırmızı kan lekeleri ile kaplanmış, bu deniz mavisi gözler gözyaşlarının arkasında kaybolmuş, güneşi kıskandıracak kadar parlak, dalgalı uzun sarı saçlar toz içinde kalmıştı. Küçük bedeni kolları arasında hıçkırıklar içinde titriyordu. Nefes almakta zorlanıyor, boncuk kadar burnundan, gül goncası gibi dudağından kan sızıyordu. Korku dolu, yaşlarla ıslanmış gözleri kocaman açılmıştı.
Melekleri kıskandıran ince ve titrek sesiyle zorla Ukraynaca bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Kimdi bu kız çocuğu, annesi neredeydi? Nehir’in gözü bir adım ötede yerde duran kadın bedenine takıldı. Kucağındaki kızın yaş almış hali yerde kanlar içinde yatıyordu. Sağ kolunu kız çocuğuna doğru uzatmış, ölümün bulanıklığı ile kaplı gözleri onlara doğru bakıyordu. Nehir; “Kucağındaki kız çocuğunun annesi bu hareketsiz kadın bedeni olmalı.” diye düşündü. Görmeyen gözlerle çevresine bakındı. Birileri ağlıyor, birileri panik içinde ne yapacağını şaşırmış bir sağa bir sola doğru gidip geliyor, birileri hayata tutunmak ister gibi yere geçirdikleri parmaklarıyla parçalanmış bedenlerini sürüklemeye çalışıyordu.
Sokağın karşı köşesinde bulunan üç katlı beton binanın yıkılmış duvarında sokağın adı, yamulmuş tabelada Kiril alfabesi ile yazılıydı. Acaba bu sokağın adı neydi? Ukraynaca bilmiyordu Nehir.
Yüzüne dokunan küçük, titrek parmakları hissedince kız çocuğuna doğru baktı. Kız çocuğu yine bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Yüzüne dokunan küçük eli avucuna aldı. Küçük kızın eli buz gibiydi. Sesi gittikçe kısılıyor, duyulmaz hale geliyordu. Teni ve gözleri soluklaşmaya başlamıştı.
“Olamaz, Hayır! Sakın yapma küçük kız. Lütfen dayan! Ben … Ben sana hemen yardım çağıracağım.” dedi Nehir, kendisi de söylediklerine inanmayarak.
Bir yandan avuçları arasına aldığı küçük eli ısıtmak için ovuşturuyor, bir yandan ıslak yanaklarını okşuyor, bir yandan kapanmaya başlayan deniz gözleri açmak için minik bedeni silkeliyordu. Çaresizlik içinde kucağında, avuçlarında, parmak uçlarında bu masum canın yavaş yavaş akıp gittiğini hissediyordu. Artık bu küçük bedenin gevşediğini, masum ruhunun meleklerin arasına gittiğini anladı. Onun gidişiyle, Nehir’in kalbine kocaman bir bıçak saplanmıştı sanki.
Canı acıyor, kalbi sızlıyordu. Boğazında yoğunlaşıp biriken acı genzini yakıyordu. Şimdi Nehir’in hıçkırıkları, çığlıkları, inlemeleri bir volkan patlaması gibi boğazını yırtarak. sokaktaki diğer hıçkırıklara, çığlıklara, inlemelere karışıyordu. Bakışları sanki minik ruhu takip edermiş gibi göğe doğru yükseldi. Artık sesi kısılmıştı.
Sustu…
Göğe doğru bakmaya devam ediyordu.
Gözlerinin gördüğü son şey, kulaklarının duyduğu son ses, sokağın köşesine doğru gelen bombaydı. Gerisi sessizlik ve karanlık...
Nehir, sessiz çığlıklarla yüzü yaşlardan ıslanmış, banyodan yeni çıkmış gibi ıslak,kan ter içinde gözlerini açtığında, kalbindeki bıçak yarasının sızısı, boğazındaki yırtılma acısı, kulağındaki çınlama hâlâ daha etkisini sürdürüyordu. Önce zaman, mekân kavramını yitirmiş bir şekilde yatağında doğrulmuş olarak durdu.
Neredeydi?
Kimdi?
Hangi zamandaydı?
Bir süre boşlukta asılı duruyormuş gibi hissetti kendini. Sonra uyuşmuş bedenini kıpırdattı yavaşça. Kasları gerginliğini zor da olsa gevşetmeye başlamıştı. Gözleri ortamın ışığına alışıyordu. Nefes almadığını fark ettiğinde boşalan ciğerlerine havanın dolması için refleks olarak ağzını açtı. Şimdi ciğerleri hava ile dolarken göğüs kafesi yanıyordu. Beynine ulaşan oksijenin etkisiyle kendine gelmeye başladı. Gözleri tekerlekli küçük evinin içinde bir müddet tur attı. Bir kaç ay önce hep hayalini kurduğu bu yirmi metre kare, tam teşekküllü, doğa dostu küçük evi yaptırmış ve Antalya sahilindeki belediyenin karavan kampına getirtmişti. Şu anda hem mekân hem de zaman kavramı zihninde oluştu. Tekerlekli küçük evindeydi, aylardan marttı. Ciğerlerine dolan havayı yavaş ve sakince dışarı üfledi. Dönerek bacaklarını yataktan sarkıttı. Dirseklerini dizlerine dayayıp, başını ellerinin arasına aldı. Gözleri kapalı bir süre bekledi. İçinden sürekli; “Şükürler olsun, bu bir kâbusmuş.” diye tekrar ediyordu. Dizleri tutmaya başladığında ayağa kalkıp, şirin ve minik banyoya gitti.
Soğuk su şok etkisi yaratsın diye yüzünü defalarca yıkadı. İki adımda mutfağa ulaştı. Kendine sert bir kahve yaparken, akşamdan kalan son iki kurabiyeyi yedi. Kahveden aldığı ilk yudumla rahatladığını hissetti. Dilinde kalan buruk tatla bir müddet gözlerini kapatarak sakinleşti. Çok uzaktan kulaklarına o tanıdık ses geldi. Yakın arkadaşı, hayalinin ortağı Armağan, kendi tekerlekli küçük evinin bahçesinde, kısık sesle şarkı söylüyordu. Gelen su sesine bakılırsa kendi el emeği minyatür bahçesindeki çiçekleri suluyordu. Mırıldandığı şarkı, Nehir’in baba tarafından Gelibolulu atalarından bilinçaltına aktarılmış olan genetik kodu açığa çıkarıyordu:
“Çanakkale içinde aynalı çarşı,
Ana ben gidiyom düşmana karşı
Ooofff… gençliğim eyvah!
Çanakkale içinde vurdular beni,
Ölmeden mezara koydular beni,
Ooofff… gençliğim eyvah!...
“Armağan, ne kadar yürekten söylüyor.” diye düşündü Nehir. Zaten bilirdi, arkadaşı, bilgelik dolu, pes tonda sesiyle hep duygulu söylerdi bütün eserleri. Bugün başka bir duygusallık vardı sanki Armağan’ın sesinde. Ya da Nehir hâlâ kabusun etkisindeydi. Acaba bu yüzden mi görmüştü kabusu? Ya da dün akşam yatmadan önce ılık sütünü yudumlayıp, kurabiyesini yerken, televizyon kanallarında günlerce canlı yayınlanan Ukrayna-Rusya Savaşının görüntüleri hafızasında kaldığı için mi görmüştü? Zaten hiç aklından çıkmıyordu, savaşın üçüncü gün sabahı canlı bir kültür sanat programında sunucu ağlayarak, Ukrayna’da metroda doğan bebeğin fotoğrafını göstererek; “Bu zavallı anne bebeğini steril hastane ortamı yerine metro altında, yerde mi doğurmalıydı? Bu masum bebeğin ilk fotoğrafı bu mu olmalıydı? Bebek albümünde bu masumun ilk fotoğrafı olarak bu fotoğraf mı olacak?” demişti.
Nehir ruhunun acıdığını hissetti bir kez daha.
Saatin kaç olduğunu merak etti. Duvar saati sekiz on ikiyi gösteriyordu. Küçük evindeki storlar kapalı olduğu için dışarıda havanın nasıl olduğunu bilmiyordu. Üzerine sabahlığını giydi. Storları tek tek kaldırdı. Dışarıdaki Antalya güneşi gözlerini kamaştırdı. Kahve fincanını alıp,kayar kapının kilidini açtı ve küçük verandasına çıktı. Nemli serin havayı derin derin soludu. Mis gibi deniz kokusu burun deliklerinden ciğerlerine doldu.
Uzaklardan dalgaların sahile vuran sesi ile ruhu dinlendi. Akdeniz’in mavisine bakıp huzur buldu. İşte hayalindeki doğa içinde ekolojik ve sürdürülebilir yaşam tarzı buydu. Burası dünya üzerindeki cennet gibi köşelerden biriydi. Bir kez daha hayallerinin peşini bırakmayıp, emekliliğini huzur içinde geçirmek amacıyla cesur davrandığı için kendine teşekkür etti.
O sırada evinin sol tarafında doksan derece açı ile yerleştirilmiş olan Armağan’ın küçük evinin verandaya açılan kapısının sesini duydu. Armağan elinde bitki çayının olduğu bardak ile her zaman ki gibi enerjik ve huzur dolu simasıyla verandasına çıkıyordu. Nehir tahta portatif küçük masasının sandalyesine otururken “Günaydın Armiş’im” dedi. Armağan parlak Antalya güneşinin vurduğu verandasında elini gözlerine siper ederek; “Günaydın canım” dedi neşeyle. Sonra Nehir’in perişan halini görerek endişeyle; “Ne oldu canım, hasta mısın?” diye sordu. Kendi verandasından inip birkaç adımda Nehir’in verandasına geldi ve karşısındaki sandalyeye oturdu. Bardağını masaya koyarken soran gözlerle Nehir’e bakıyordu. Nehir bir çırpıda sabaha karşı gördüğü kâbusu anlattı. Sonuna kadar sessizce Nehir’i dinledi Armağan. Ama onun da gözleri dolmuş, boğazına bir şey tıkanmıştı. Kısa bir sessizlikten sonra kısık ve ruhani sesiyle Armağan; “Benim aklım hâlâ almıyor, neyi paylaşamıyoruz bu dünyada? Bu dünya hepimizin gelecek nesillere mirası, bizim değil ki…
Savaş hiçbir zaman bir çözüm değildir. Tam tersi sorunun ta kendisidir. Ve ne yazık ki savaşlarda olan hep masumlara olur. Dünya benim olsa bile hiç gözümü kırpmam, değişirim, masum küçük bir çocuğun gözünden tek bir damla gözyaşı akmasın diye.” dedi.
“Haklısın Armiş’im.
Ne kadar güzel söylemiş, Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk; ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ diye…”
Armağan onaylayan bir şekilde başını salladı.
Nehir, “Ben de savaşa hayır!” diyorum diye ekledi.

Editör: Dilek Tuna Memişoğlu












































