ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 27-08-2025 14:38   Güncelleme : 28-08-2025 03:11

Saksağan / Gülçin Granit

Yazan: Gülçin Granit -SAKSAĞAN

Saksağan / Gülçin Granit

SAKSAĞAN

Güneş, aşağılara uzanan ovalardan tamamen çekilmişti; yalnız dağlarda ağaçların üzerine atılmış kırmızı bir çuha gibi rüzgârla hafif hafif kıpırdanıyordu. Bir müddet sonra tamamen kayboldu ve gitti.

Tabiat ana yavaş yavaş hareketlenmeye başlamış, çoktan uyanmaya yüz tutmuştu. Kış uykusuna yatan hayvanlar teker teker uyanmıştı. Doğada çok sesli senfoni orkestrası vardı. Saksağanların ve göçmen kuşların hareketlenmesiyle birlikte, yeşillikler ve birçok çeşit kuşlar orman kenarından dışarıya dökülmeye başlamıştı.

Dağlar, ovalar, köyler yeşile bürünmeye başlamıştı. Ağaçların kökleri topraklara daha bir sıkı tutunuyordu.

Nüfusu bir avuç köyde, bir bahar sabahı telaş vardı. Bahar geldiğinde köylüler hafta sonları, Türk filmlerinde olduğu gibi bir kamyona dolar ve nehrin kenarında cümbür cemaat piknik yapmaya giderlerdi.

Bu, onların vazgeçilmez tutkusuydu. Etler mangalda pişer, yanında zeytinyağlı dolmalar ve börekler açılırdı. Kadınlar tef çalarak eğlenir; erkeklerse bellerinde silah, halay çekerlerdi. Kadınlar ve çocuklar her kış, bu pikniğin hayalini kurarak, kış şartlarını geçirirlerdi. Köylülerin arasında asla bir husumet yoktu, yalnızca bu küçük köyde yaşayanların katır gibi inatçılık huyları vardı.

Herkes pikniğe yanında götüreceği yiyecekleri bir hafta öncesinden düşünmeye ve hazırlamaya başlardı. Tüm hazırlıklar bittiğinde Bekir Ağa, yeni aldığı kırmızı külüstür kamyonuyla, tıslaya tıslaya gelerek köyün meydanında dururdu. Köy halkı kamyonun kasasına nevaleleriyle birlikte doluştular. Maho Ağa ise şoförün yanına oturdu. Herkes tamam olunca kamyon, bir cümbüş ve şenlik içinde oradan tozu dumana katarak uzaklaşırdı.

Şenlik ve curcuna, gırla giderken kimi erkek çocukları çişlerini kamyon kasasının dışına yapar, gülmekten karınlarını tutarlardı. Kadınlar arkasından birkaç tokatlık kadar eğlenceye ara verir, sonra kaldıkları yerden eğlencelerine yine devam ederlerdi. 

Köyün tamamı Maho Ağa ve Bekir Ağa’nın soyundan gelmiş ve bu köy iki aileden türemişti. Piknik alanına geldiklerinde kadınların ilk işi, erkeklere çilingir sofrası kurmak oluyordu. 

Fatma Nine seslendi; “Gelin bırak oynamayı da hadi sofranın bir ucundan tut.” dedi. 

“Tamam, ana sen hiç merakta etme, şimdi sofrayı hazırlayacağız.” dedi gelin…

Rakılar, mezeler ve tüm sofra el birliğiyle hemen hazırlandı. İki ağa nehrin başına uzandılar, bir müddet sessizce doğanın sesini dinlemek istedilerse de bu mümkün olmadı. Veletler donsuz ortalıkta geziyor, çığlık çığlığa koşturuyorlardı. Kadınlarsa vurdumduymazlık içinde eğlencelerine devam ediyorlardı. Maho Ağa; “Sahip çıkın veletlerinize, susturun şunları biraz!” diye bağırdı. 

Fatma Nine, “Gelin, bu çocukların hali nedir? Başıkabak, baldırı çıplak, kalk da bunların kıçına bir don tak. Belli ki çiş yapıp, donları bir yerlere atmışlardır.” dedi. 

Ama kadınlar bunu duymazlıktan geldiler. Adeta tef ve dümbelek sesleri, kadın ve çocuk seslerini olduğu gibi içine alıp yutuveriyordu.

Ağalar her şeye rağmen büyük bir huzur içinde doğayı ve nehri seyir ediyorlar, yarınlarından ve hayallerinden dem vuruyorlardı. Yalnız köyün dışına hiç gitmedikleri için, hayalleri bu köyün içiyle sınırlı kalıyordu. “Hasatlar olgunlaşınca, kaç çuval olacak; ürün toplamak ve daha fazla işçi sayısı için nüfusu arttırmak lazım mı; birkaç çocuk daha yapmalı mı?” gibi soruları birbirlerine danışıyorlardı. 

“Kışa kilerleri iyi doldurmalı, sonra da yiyip içip yan gelip yatmalı.” gibi hayallerdi bunlar. Dillere dökülen hayallerden sonra geriye kadehleri tokuşturmak kalıyordu. “Şerefe!” sesleri ve anason kokuları, çimen kokularına karışıyordu. Oradan buradan konuşurken zilzurna sarhoş oldular. O sırada bir saksağan alçak uçuş yaparak nehrin üzerinde geçti.  Maho Ağa, “Bak, saksağanın kuyruğu nasıl da suyuna değiyor.” dedi. 

Bekir Ağa, “Yok canım, bu saksağanın kuyruğu suya değmiyor.” dedi. “Değiyor!” “Değmiyor!”derken kavga alevlendi. Tefler, dümbelekler ve çocuklar sustu. Ortalıkta “Saksağanın kuyruğu nehre değiyor! Değmiyor!” nidaları nehrin ve saksağanların üzerinden savruldu.

Her ikisi de ellerini bellerine götürüp birbirlerine ateşlediler. Bekir Ağa tam kalbinden vuruldu. Piknik alanı kana bulanmıştı, ortalıkta çığlıklar kopmuş, telaşlı koşuşturmalar başlamıştı. Silah sesini duyan jandarma ekipleri, hemen olay mahalline geldiler. Maho Ağa’yı alıp karakola götürdüler; Maho Ağa bir daha köyüne hiç gelemedi. 

Aradan yıllar geçmişti, o köyün donsuz gezen çocukları şimdinin delikanlısı olmuşlardı. İki aile arasındaki nedameti ve kan davası gütmeyi Memo ve Ahmet sayesinde bırakmış ve birbirleriyle barışmışlardı. Artık iki farklı taraftan olan Ahmet ile Memo birlikte dolaşıyorlar, yan gelip yatıyorlardı. Yine bir bahar günü içkilerini alıp ormanda bulunan nehrin kıyısına gittiler ve içtiler. Akşama dek çakırkeyif oldular. Sohbetlerinin konusu atalarının yaptıkları yanlıştı. (Saksağanın kuyruğu suya değse ne olur, değmese ne olurdu.) Bunu söyleyip durumun yanlışlığına vurgu yapıyorlardı. 

“Bu kadar da inatçı olunmazdı doğrusu.“ diye ilave ettiler.

Tam bu sırada nehirin üstünden bir saksağan uçtu. 
Ahmet, “Tamam Memo, saksağanın kuyruğu gerçekten suya değiyormuş, baksana!” dedi. Memo, “Hayır oğlum, saksağanın kuyruğu suya değmiyor bak işte!” dedi. “Değiyor! Değmiyor!” nidaları gökyüzüne ulaşıp yeniden nehrin üzerine dökülürken Memo silahından çıkan kurşunla Ahmet’i tam göğsünden vurdu.

***

TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE  KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...

Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz

Editör: Deniz İmre

EditörEditör