OTOBÜS GÜNLÜĞÜM
Hava alabildiğine karanlık, insanların hangi amaçla burnunun doğrultusuna gittiği belirsiz bende. Otobüsüm de geldi. Sanki durağa telefon açıp;
“Alo!.. İyi günler, bir otobüs rica edebilir miyim?”demişim.
Koltuk seçiminde kararsız kalınca, “Oo piti piti karamela sepeti.” diyorum. Şansıma her zamanki kapı yanı, cam kenarı çıkıyor.
Kendimle beni, ne kadar da kalabalık hissetsem yine de bazen olmuyor.
Sanki bana rahat batıyor.
Ellerime bakıyorum. Tırnaklarımın kenarında yağlıboya kalmış. Kazıyorum. Sonra baş parmağımla orta parmağımı birleştirip, sıkıyorum. "Şak!" diye bir ses çıktıktan sonra ayakta yolcu bile alıyorum.
Hani iki dilek hakkı olup da ikisinde de kola isteyen vatandaş kadar mütevazı mutluluk içerisindeyim şimdi. Yan cihetimde upuzun elbise giymiş, ne güzel ne de çirkin sayılabilecek bir kadın kendinden oldukça büyük ve sakalları beyazlaşmış adama hesap soruyor:
“Sayende herkes bana acıyor. Seni sen yapan benim. 13 çocuğumu büyütmek için kendimi feda ettim. Sen inkar etsen de özünde o hikâyeyi benim için yazdığını biliyorum. Kalbimde kalan son sevgi kırıntısını da yok ettin. Şimdi ben de seni, beni, bizi anlatan bir hikâye yazacağım ve bütün dünya bunu okuyacak…” diyerek haykırıyordu, uzun yıllarının heba oluşuna içi yanarak..
Adam o kibirli duruşunu hiç bozmazken arka koltukta başka bir adama takılıyor gözüm.
Renksiz bir adam…
Siyah, silindir bir şapkası ve burnunun altında kare bıyığı var. Gözlerinin etrafı siyah boyayla belirginleştirilmiş. Elinde tuttuğu ödül, “Oscar”a benziyor ve onunla canlıymışçasına konuşuyor.
“Sessiz sinemayı herkes anlıyor. Dünya Amerika’dan ibaret değil.” diyen adamı yaşanmışlıklarıyla başbaşa bırakırken arka koltukta yalnız oturan kadına takılıyor gözlerim. Onun da kıyafetleri Orta Çağ’dan kalma. Uzun kabarık etekler, ince bel. Yalnızca bir kısmı görünen bağcıklı çizmeler, elinde cam tüp ve şişeler...
Sonra kendisini izlediğimi hissederek bana bakıyor ve, “İnsanlar konusunda daha az, fikirler konusunda daha çok meraklı olun." diyerek uyarıyor.
Utanıyor muyum ne? Bir anda bakışlarımı yere devirsem de o suçlayıcı gözlerini üzerimde hissetmediğim bir anda yine etrafı seyretmeye koyuluyorum. Hem baksa da ne önemi var ki…
Parmaklarımı bir kez şaklatınca nasılsa olduğu yerde olmayacağını da biliyorum.
Arka sıralardan birinde bir adam parmak sallayarak anılarını anlatıyor belli ki yanındakine: "Hiç unutmam, hiç unutmam; günlerden ya cumartesiydi ya da pazardı.”
“Vallahi.” diyorum, “ Biz de o günü hiç unutmadık sayende!”
Nedense gülünecek yerde susuyorum. Fazla vakit harcamaya değmeyeceğini düşünüp diğer yolculara bakınıyorum. Acıların çocuğu, arka koltukların arasında yere diz çökmüş...
Hemen yan koltuktaki beyaz perukalı; kırmızı ceketli adama ağlamaklı bir sesle soruyor;
- Deha nedir ağabey?
Adam boğazını temizleyip, düşündüğünü düşündüren bir sessizlikten sonra yanıtlamaya karar veriyor, gür ve kendinden emin bir sesle:
- Ne üstün zeka, ne hayal gücü ne de her ikisi beraber bir dâhi yapmaya yeter. Sevgi, sevgi, sevgi! İşte bu dehanın ta kendisidir.
Çocuk şöyle bir kahırlandıktan sonra, “Ama beni kimse sevmedi ki ağabey! Yine de sağol, ülkeme gelirsen eğer, seni mutlaka dinlemeye gelirim.” deyip hüngür hüngür ağlamaya başlıyor.
Bu gözyaşlarına, diğer yanında oturan; üzerinde tennuresi, başında Keykubadi tacı olduğu halde eğilen adam çocuğun kulağına şunları fısıldıyor:
- Sen yerde olanlara merhamet et ki gökte olanlar da sana merhamet etsin. Senden aşağı olana acı ki senden üstün olan da sana acısın...
Çocuk birden sustu; belli ki yarası daha derin olan birilerini tanıyordu.
Bu arada otobüste kimse birbirini duymuyordu ama ben her muhabbete ortaktım.
Birden bir adam atıldı ortaya, elinde fötr şapkasını sallayarak…
“Neede gaamıştık?” diyerek dikkatleri üzerine çekmeye çalışıyordu.
Belli ki bir şeye canı sıkılmıştı. Havalar kurak gidip de su sıkıntısı da zuhur edince belli ki rahatını kaçırmışlardı. Olanca hazırcevaplığıyla gülerek ve sesini yükselterek; “Barajda şu vaadı da biz mi içtik?” dediğinde ön sıralarda oturan miğfer, kalkan ve zırha bürünmüş yürüyen robot kılıklı adam espriye bıyık altından gülerken yanında oturan özel başlıklı krala elindeki kılıcı göstererek, "Artık bütün Asya benim, düğüm sende kalsın Gordias!” diyordu.
Bu söz üzerine ben hala çözemediğimiz ve belki de çözümsüzlüğünü yeğlediğimiz durumlar için adam sendecilik oynamaya devam ettiğimi fark edip ve dahi içimdeki devrimin devinimini bile gizlemeyip,
“I have a dream!” diye haykırmak istiyordum.
Neydi ki benim hayalim, bunca yalnızlıkta bu kadar kalabalıklaşmayı başarmışken?
Altı üstü boş bir otobüste yolculuk yapmanın konforu mu beni bu hale getirmişti?
Kulaklığı takıp ardıma yaslanıp listemden güzel bir parça seçip on kez arka arkaya da dinleyebilecekken kendimle bu kadar kalabalıklaşmanın alemi neydi?
Sanırım, her biriyle vedalaşma zamanım gelmişti.
Tolstoy'u uğurlarken “İntikam soğuk yenen yemektir." cümleleri hançer keskinliğinde dudaklarımdan dökülüp hedefine ulaştı. Giderken kalbini tutuyordu, hissettim.
Ah Charlie ah...
Sinema seninle siyah beyazken nasıl bu kadar renkleniyordu, asla anlayamadım. Burnu upuzun ayakkabılarını, yürürken sağa sola yalpalayışını, gözlerini kocaman açışını hiç unutmadım. Çocukluğumdun, sana toz konduramadım.
- Güle güle Madam Curi. Keşke diyorum şu atomun gizemini keşfetmeseydin. Uğruna geceni gündüzüne kattığın, bütün ömrünü adadığın tutkunun, sona yaklaştıran basamak olması ne acı. Vefasız insanlar da böyle biliyor musun? Bir koyup on almayı beklemediğin gibi, on koyup bir bile alamıyorsun…
Şimdi veda vakti…
Uğurlar olsun...
Sıradaki yolcuyu yolculamak bile istemedim aslında. Geldiği gibi gitmeliydi. Sessiz, sinsi…
Yine de bir iki laf etmeliydim. Bedel bile ödemeden çekip gidenlere içimde yok edemediğim bir kinim var.
Şu dördüncü madde var ya…
İşte bu maddenin hatırına bastırdığım öfkeyle ve basamaklardan inerken ardından yapıştırdığım tekmeyle soğutuyorum içimi.
Sırada ne söylesem sicim gibi gözyaşı akıtacağını hissettiğim acıların çocuğu var. Hiçbir filmini izlediğimi hatırlamıyorum ama döneminde insanların filmlere hüngür hüngür ağlayacak kadar merhamet duygularıyla donanmış olmaları bugün bile gözlerimi yaşartıyor. Şimdi "Ah nerde o günler!" deyip, boşalmaya başlayan otobüsü galeyana getiresim bile var.
- Seni maziye gömdüm. Ha, bu arada bilesin; "Mozart sana yetişemedi çocuk…”
Fonda ney sesi var şimdi. Bende de bir ufak ürperti. Sıcak yaz gecelerindeki meltem gibi. Hissediyorum; geliyor gelmekte olan. Eflakî falan. Tarihi gerçeklikler hepsi bir yana, o sözler yabana atılacak gibi değil. Hayal bile olsa ayrılmanın hüznü çökmüşken yüreğime, durdu baktı. Gözlerini devirdi, sonra ta yüreğime baktı. Ve bir çırpıda "Vedalar; gözleri ile sevenler içindir. Çünkü gönülden sevenler hiç ayrılmazlar." deyip ağır adımlarla iniverdi; ardında huzuru bırakarak.
Uzun sürmedi bakakalmam. Göbeğini hoplata hoplata gelen adam, zamanında siyasetini beğenmesem de ne kadar özlenmiş. "Binaenaleyh Türkiye'nin altı çürüktür, Türkiye'nin altı çürüktür diye bırakıp gidecek değiliz, bununla yaşamasını öğreneceğiz." diyeli tam yirmi beş yıl olmuş. Yirmi beş yılda neler olmuş ama biz hâlâ öğrenememişiz. Canım çok sıkıldı yine.
“Seni altı kere götürüp yedi kere getiren o fötr şapka var ya, bugün yaşıyor olsaydın bir götürür bir daha asla getirmezdi.” deyiverdim bir çırpıda. Bunca hazır cevaplığına rağmen bir şeyler söyleyecekmiş gibi ağzını açtıktan sonra, sükûtu tercih edip sustu.
Neydi?
Sükût ikrardan gelirdi.
Onu da uğurladıktan sonra bu havada ayaklarında sandaletleri elinde kılıcı ve mini eteğini pelerininin altına saklayan adam basamağa doğru hareketlenince; “Zarlar hileliydi!” dedim..
“Kimse karşı çıkmadı ki!” dedi...
O bunları söylerken ardından siyah tenli bir adam; "Sonunda düşmanlarımızın sözlerini değil, dostlarımızın sessizliğini hatırlayacağız." derken bir yandan da İskender'i hızlı olması için ittiriyordu.
Bense hepsini ağırlayıp, içimi rahatlatmış olmanın rehavetiyle parmaklarımı şaklatıyordum.
Şimdi otobüs bomboş, ben yorgun, durak yakındı…
***
















































