NEYZEN AHMET VE YUNUS
Gece, konak hanelerinin pencerelerinden süzülen soluk mum ışıklarıyla karanlığı dikerken, ihtiyar Neyzen Ahmet eski bir ahşap sedirin üzerinde tek başına oturuyordu. Dizlerinin üzerinde, pirinç parazvinesi zamandan sararmış altı delikli bir ney yatıyordu. Vaktiyle Saray-ı Hümayun’un büyük meşk meclislerinde üfleyen bu yaşlı nefes, şimdilerde insanlardan uzakta, gönlünün tenha bir hücresinde ikamet etmekteydi.
Oysa göğsünün ardındaki o eski yarık, Mesnevi-i Şerif’in ilk beytindeki gibi sızlamaktan bir an olsun vazgeçmemişti:
“Dinle, bu ney nasıl şikâyet etmede, ayrılıkları nasıl anlatmada:
Beni kamışlıktan kopardıklarından beri feryadımdan erkek de ağlamıştır, kadın da…”
Ahmet, kamışın sırrını bilirdi. Kamışlık; toprağın, suyun ve kökün birleştiği o yekpare vatan idi. Ney, oradan koparıldığı gün bağrına dağ basılmış, içi boşaltılmış, nefsinden arındırılmıştı. Şimdilerde üzerindeki deliklerden yükselen her inilti, aslına dönme arzusunun yakıcı bir terennümünden ibaretti. “Aslından uzak düşen her kimse, yine vuslat zamanını arar.” hükmünce, her nefesinde toprağın altındaki o sükûneti ve yaratılışının ilk demindeki ülfeti arıyordu.
Tam o sırada konağın kapısı yavaşça aralandı. İçeri giren, Ahmet ’in senelerdir yolunu gözlediği ama hamlığından endişe ettiği genç talebesi Yunus ’tu. Yunus’un yüzünde fırtınalı bir gençliğin kırgınlığı, gözlerinde ise dünyevi hırsların bıraktığı ağır bir is izi vardı. Bir derviş hücresinin kapısına dayanır gibi çöktü Ahmet ’in rahlesinin dibine.
“Usta” dedi kısılan sesiyle:
— Dünyadan yoruldum. Kalbime sığdıramadığım kinler, elde edemediğim arzular ve kaybettiklerimin acısı göğsümü daraltıyor. Bana sükûnetin anahtarını, hüznümün devasını söyle.
İhtiyar Neyzen, nasırlı elleriyle Mesnevi cildini okşadı, cildin sararmış sayfalarını ağır ağır çevirdi. Hz. Pir’in kelamları, karanlık odaya bir kandil ışığı gibi süzüldü:
— Ahmaklar, güneşi mumla ararlar. Sen, gönlünü parlat, onu bir ayna yap ki hakikat aynada tecelli etsin.
Ahmet, gencin yüzüne şefkatle bakarak konuştu:
— Yunus’um, sen yarayı dışarıda ararsın, oysa yara senin tam da kalbindedir. Dünya bir akis yeridir; ne haykırırsan sana onu yankılandırır. Sende nefsin dumanı tüterken, hakikatin ışığını göremezsin. Şikâyet ettiğin fırtına, senin içindeki rüzgârdan kopmaktadır. Unutma ki; Can, bedene gelir de bir müddet onda hapis kalır; sonra yine geldiği yere döner gider. Sen bu hapsi saray sanırsın.
Yunus başını öne eğdi. İçinde bir şeylerin çatırdayarak kırıldığını sezdi. Fakat zihni hâlâ çekişmekte, varlığın sancısıyla bükülmekteydi.
— Peki ya içimdeki bu yangın? diye sordu. Ben yandıkça kül oluyorum, ne kadar çabalasam bir adım öteye gidemiyorum.
Ahmet tebessüm etti. Bu tebessümde yüz yılların sabrı, dergâhların tozu ve ney sesinin yanıklığı saklıydı. Mesnevi’den şu hakikati fısıldadı:
"Hamdım, piştim, yandım…”
Ve ekledi:
— Korkma Yunus . Taş, taşlıktan çıkmadıkça mücevher olmaz. Bu yangın seni yok etmek için değil, hamlığını yakıp seni sen etmek içindir. Ham pişmeyince ziyafet olmaz; ham meyve daldan kopmaz ama pişince toprağa kendiliğinden düşer. Senin dert dediğin şey, seni hakikate çağıran ilahi bir kamçıdır.
Neyzen Ahmet , dizinin üzerindeki neyi aldı, dudaklarına dokundurdu. Odanın içine, zamanda asılı kalmış bir hüzzam nağme yayıldı. O nağme, sadece bir kamışın içinden geçen nefes değildi; topraktan ayrılan bir ruhun, yaradanına duyduğu sonsuz iştiyakın çığlığıydı.
Yunus gözlerini kapattı. Neyin iniltisinde kendi kırgınlıklarını, nefsinin hilelerini ve aradığı o kadim huzuru dinledi. Kalbindeki duman dağılıyor, yerini derin bir sükûta bırakıyordu. O an anladı ki susmak, sözün bittiği yer değil, mananın başladığı kapıydı.
İhtiyar Neyzen üflemeyi bitirdiğinde oda derin bir sessizliğe gömüldü. Ahmet son beyti usulca okudu:
“Söz kısadır, tefsiri uzun; Anlayana bir işaret yeter, anlamayana bin kelam az…”
Yunus rahlenin önünde diz çökmüş, başını öne eğmişti. Artık soru sormuyordu. Çünkü biliyordu ki arayan, aradığı şeyin ta kendisiydi.
***















































