MEZARLIK / BAYRAMLIK
Güneş'in ışıkları yuvarlak, sisli, gri duvarlı yapının açık, küçük camsız pencerelerinden dışarı kalıp kalıp buz gibi sızıyordu. İçinde çok eskiden kalma cenazelerin, ölülerin kemiği olduğu bazı ölülerin kazı esnasında ortaya çıktığı ve bunun sonucunda sahipsiz kemikleri burada topladıklarını söyleyen dokuz, on yaşlarında çocuklardık.
‘Bir şeyi kırk kere söylersen gerçek olur’ sözünün kanıtlanabildiği yıllardı, 1980’li yıllar. Bazıları o büyük, kasvetli duvarları olan gri bina içerisinde cenaze yıkandığını söylese de bu kadar geniş bir cahil kesime inandırmak hiç kolay olmuyordu. Zaten ısrar edeni de görmemiştim. Her şeyin en abartılısı, en uç noktalı olanı kabul görüyor aksini ıspata fırsat vermiyordular.
Asri mezarlığı dördüncü kapıdan gecekondulara sırtımızı dönerek içeri herkes ellerinde ikişer plastik bidonla girmiştik. Bayram arifesiydi. Hava ne kadar soğuk olursa olsun Ramazan ya da Kurban fark etmez o gün nedense tüm mevsimlerden bağımsız günlük güneşlik olurdu.
Güneşli bir hava, kuru bir toprak aynı zamanda kuru bir mezarda demekti. Bu bir yandan da cebimizi paralarla dolduracağımız anlamına geliyordu. Hem de annelerimizin, babalarımızın bir yılda verdiğinden kat be bat daha fazla para!
Havanın yağmurlu olduğunu düşünsenize. Yağmurlu bir günde kim size mezarına su döktürmek isterdi ki? Bazı hayırseverler dışında o bayram bizim için gerçek bir bayram olamazdı. Yaratan, bizi seviyor Güneş'in ışıklarını bol bol yeryüzüne veriyordu.
Bayram deyince bunun öncesi ve arifesi vardı elbette. Önceki günler pek ilgimizi çekmese de arife günü için bir önceki gece erkenden yatar sabah erkenden kalkıp mezarlıkta hacılardan, hocalardan, ziyaretçilerden önce biz orada yer alırdık. Çinçin’ de asri mezarlığında bir fabrika düşünün ki yılın sadece dini bayramlarının olduğu günler aktif olsun. Bu kıymetli günlerde cıvıl cıvıl diyorum ama kime göre cıvıl cıvıl… bazısı gürültümüzden nefret de eder hani şimdi doğruya doğru. Ama biz yine de öyle diyelim.
Mahallemiz işte böyle bayram öncesi cıvıltısını bir süreliğine kaybederdi.
Ellerimize aldığımız bidonlarla mezarlığın siteler kısmına bulunan duvarın üstüne çıkar uzaktan gelen arabaların peşine takılır onlarla cenaze merasiminde bulunurduk. Bunu günde defalarca yapmaktan hiç rahatsız olmazdık.
Duvarın üstünde güneşten saçlarım yanmış, sararmış, kısılmış gözlerle uzakları kesiyordum. Etrafımı çeneye sarmış arkadaşlarım hortlaklardan, zombilerden konuşuyorlardı. Ne zaman mezarlığa adım atsak kendi kendimizi korkunç hikayelerle korkutuyorduk. Üstelik orada uydurduğumuz yalanlarla sanki gerçekten olmuş gibi anlatarak, üstüne kata kata anlatıyorduk. O yüzden onları dinlemek yerine varlıklı aileleri buradan kesip geldiklerinde su bidonları ile ilk ben varmak için tetikte duruyordum. Nasılsa yarın şeker ve baklavayı bol bol yiyecektim. Bugün çalışmak gerekti. Sanki önceden yapılması günahmış gibi bayramlardan önce ne baklava ne yaprak sarması ne kek ne de bayram şekeri yiyemiyorduk.
Yılın içinde bulunan bu iki bayramda ise gırtlağımıza kadar… demek ki buldum mu bunamamak gerekiyordu. Olmayınca da olmuyordu işte.
Mezarlığın içindeki uzun ve geniş, bol yeşil yapraklı ağaçlar arasından arabanın camının ışığı gözüme çarptı. Hortlaklar, zombiler, vampirlerden konuşurlarken altlarına işemek üzereyken duvardan aşağı inip iki bidonumla sakin sakin arabanın olduğu yere doğru ilerlediğimi fark etmediler bile. Titreyerek, korku dolu hikayeler dinlemeye devam ediyorlardı.
Mezarlığın içinde mezarlıklara ulaşmak için açılmış yollar mahallemizde bile yoktu. Çok düzgün, pürüzsüz ve temiz bir asfalt yol vardı her köşesine uzanan. Oysa gecekondular arası büyüklerimizin kazma, kürekle açtığı yollar eğri büğrü ve taşlıydı. Devlet bu günlerde dirilere, ölülere gösterdiği değeri göstermiyordu. Değer görmek için ölmek mi gerekliydi?
Düzgün ve temiz asfalt yolda mezarları geçip kozalakları bir bir ezerek gördüğüm arabaya yaklaştım. Çok pahalı aracın siyah camlarından kendi yüzüme baktım. Alnımın terlediğini fark ettim. Evimizdeki aynadan daha güzel yansıtıyordu. Yüzümü tişörtüme soktuğum elimle sildim. Arabanın camına tekrar baktığımda cam açılmıştı.
Yüzümü değil deri kahve koltukları görüyordum. İçinde fötr şapkalı yüzü tırtıklı adam yüzüme baktı. Ellerimdeki su dolu bidonları görmesine rağmen:
‘Suyun var mı delikanlı?’ dedi boş bir laf olduğunu bilerek. Bir anlaşmanın ilk adımını atar gibi. Para sayar gibi sakin ve dingin söyledi.
‘Var ağabeyim, dökeyim mi?’ dedim.
‘Tamam, gel benimle! ’dedi.
‘Olur geleyim. Başınız sağ olsun ’dedim.
‘Sağ ol canım’ dedi. Ellerim dolu olduğundan sırtımı hafifçe sıvazlayarak teşekkür etti.
Mahallemizde sert büyüyorduk. Biri canım, cicim dese adamın ağzını burnunu kıracak ağabeylerimiz de vardı bunu hoş karşılayanda. Ama böyle sözler söylemek için insanların birbirini iyi tanıması gerekiyordu. Okumuş, varlıklı ve kendi özgüveni yüksek yaşlı adamın bunu bana söylemesinde sakınca olmadığı gibi hoşuma da gitmişti.
Başımı önüme eğip fötr şapkalı, pardösülü ‘Dedektif Gecıt’ gibi adamın ardına takıldım. Elinde sadece bir merceği eksikti. Çizgi film kahramanı gibiydi aynı. Belki Dedektif Gecıt’ı yapanlar bu adamdan feyz almışlardı kim bilir? Birbirine yakın duran mezarlar arasından kıvrılarak ilerledik. İleride bir kadın mezarın başında açmış olduğu kitaptan dualar okuyordu. İlerlemiş yaşı bu adamın eşi olduğunu gösteriyordu. Fötr şapkalı adama göre daha temiz bir yüzü vardı ama onun da yüzü pütür pütürdü. Fötr şapkalı adam mezarın baş yazısının olduğu yere elini sürdü, öptü. Mezarın her tarafına göz gezdirdi. Kuşların su içtiği ayakucuna gitti. Sağlam olduğunu eliyle kontrol ettiğinde anladı. Genel olarak mezardan memnun olduğunda dizleri üstüne çöküp yan mezara dayanarak kadının yanına oturdu. Bana eliyle sula işareti yapınca ellerimdeki bidonlardan birini yere bırakıp diğeri ile mezarın kuru kalmış yerleri de dahil her yerini suladım. Diğer su dolu bidonun bir kısmıyla Kur’an okumayı bitiren abla başucunu suladı. Kalan kısmıyla da adam suyu döküp bitirdiler.
Ellerini açmış onlar tekrar birlikte dua ederlerken ben de hem onların yakınları hem de az ileri de duran yakın bir tarihte kaybettiğim babam için ellerimi açtım. Suyu dökmüş onların dualarını bitirmesini beklerken ben de dualar ediyordum. Ettiğim dua bitmişti ama ellerimi yüzüme sürmemiştim. Onların açılan elleri henüz açıldığı gibi duruyordu. Dudakları kıpırdıyor başka hiçbir yerleri oynamıyordu. Acaba ne diyorlardı? Anlamını bile bilmedikleri Arapça dualar mı ediyorlardı? Sağlığında söyleyemediklerini mi söylüyorlardı? Ya da sözünü verip yapamadıkları için af mı diliyorlardı? Yokluğunda bu dua ettikleri kadar uzun konuşmuş muydular onunla? Bir şeyin pişmanlığı veya günahını mı çıkarıyorlardı?
Fötr şapkalı yüzü tırtıklı adam duasının sonunu sesli yaptı.
‘Allah’ım sen onu cennetine kabul eyle ’dedi. Abla ile ‘âmin’ dedik.
Hiç tanımadığım bir insanın cennete girmesi için talepte bulunmuş dilemiştim. Çünkü su döktüğüm mezardan para almam gerekiyordu. Birileri böyle dua edince sorgusuz sualsiz zaten herkes bu cevabı verirdi. Kim olduğunu ne olduğunu, nasıl biri olduğunu bilip bilmeden söylenen aminlerden birini bende şimdi söylemiştim. Ama biraz düşününce ‘herkesin cennete gitmesinde ne gibi bir sakınca olabilir ki?’ dedim kendi kendime. Sıkıntı yoktu. Sonra ellerimi tekrar kısa bir süreliğine açtım.
‘Allah’ım eğer bu ölen şahıs iyi bir insansa onu cennetine al ’dedikten sonra ben de boş bidonlarımı elimi yüzüme sürdükten sonra aldım.
Fötr şapkalı adam mezarın başında doğruldu. Ellerini bol pantolonunun arka cebine soktu. Koca bir cüzdan çıkardı. Cüzdanın kendisi bile çok pahalıydı. İçinden yüklüce olduğunu düşündüğüm daha önce bu kadar büyük rakam yazan görmediğim parayı çıkardı. Bana uzattı.
‘Bayramın kutlu olsun yakışıklı ’dedi. Kutlu olmaz mıydı? Olurdu tabii ama:
‘Bayramın kutlu olsun. Kendine bununla defter, kalem alırsın ’dedi. Alırdım tabii. Onlarca defter ve kalem olurdu bu paraya.
Onlar mezarların arasından geçip arabalarına doğru birbirlerine dayanarak giderken ben elimde onca parayla onların mezarında kala kaldım. Bir teşekkür bile edemeden mıh gibi çakıldım. Sanki bir bataklığa saplanmışım çırpınsam batacakmışım gibi hareket etmeden öyle durdum. Onlar arabalarını çalıştırıp uzaklaşırken ben de elimdeki parayı cebime koyup ayaklarımı hareket ettirdim. Sorun yoktu.
Annem bana her zaman; "Ne yapıyorsam onun hakkını vererek yapmamı." telkin ediyordu. "Her şeyi en iyi şekilde, samimi ve dürüstçe yap" diye öğütlerdi. Dizlerim üzerine çöktüm. Bir öncekinden farklı olarak mezarın içindekine vesile olduğu için teşekkür ettim. ‘Âmin’ dedim içimden gelerek. Beni sevindirmiş birilerini ben de böyle mutlu ederim diye düşündüm.
O gün yani Ramazan bayramı arifesinde en çok parayı ben kazanmıştım. Arkadaşlarımdan ayrı o mezar senin bu mezar benim sulaya sulaya ceplerimi para doldurmuştum. O kadar çok dua etmiştim ki müftüler, hocalar yanımda çırak kalırdı.
Duaların en güzelini ve en samimi, en içtenini mezarlığa gelmiş annem, kardeşlerimle babama yaptım. Annem hala ilk günkü acıyla toprağı avuçlayıp bağrını dövüyordu. Gittiğini kabul edemiyor, talihine yakınıyordu. Duadan sonra yaşlı gözlerle akşama kadar onca insanın ne hissettiğini bilerek her birine güzel dileklerimin olduğu bir köşesine babamı sıkıştırdığım dualar ettim, ettim.
Akşam olmuş, bidonlarımı elime almış keyifli bir şekilde mezarlıkta ıslık çalmanın şeytan çağırmakla alakası olmadığını bilerek duvarın oraya arkadaşlarıma yaklaştım. Ceplerindeki bozuk paraları duvarın üstüne dökmüş sayıyorlardı. Yarın gerçekten güzel bir bayram olacaktı. Hem de çok güzel…
Sabah erkenden kalkıp bayram namazından çıkmış insanlar arasından geçerek en yakından en uzağa tüm kapıları çalacak, herkesten şekerleri toplayıp para vermeleri halinde yanaktan bir makas almalarına müsaade edecektik. Ceplerimiz ve heybemiz şekerle dolunca eve bırakıp yeniden kapıları tokmaklayıp hali vakti olanların kapı zillerini çalıp duracaktık.
Kimisi şeker, kimisi para, kimisi yiyecek içecek ikram edecek bolluk içinde bir gün geçirecek mahalleye gelince de kazandığımız parayla allı güllü, keçi boynuzu, toz leblebi, mantar tabancası, kız kaçıran, torpil alacak birkaç günlük sessizliğimizi bozmadan önce annelerimizin yeleklerinin cebine kazandığımız paranın çoğunu bırakıp tekrar mahallemizi cıvıl cıvıl çocuk sesine boğacaktık.
Tabii bunların hepsi mezarlık sayesinde olacaktı. Mezarlık, bayramlık! Bu dünyada diriler değil ölülerin hatırı daha fazlaydı…
Bayram sabahı, yeni ayakkabılarını yastık altından çıkarıp öperek onlarca çocukla birlikte uyandık!













































