ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 15-07-2023 18:19

Konfabulasyon / Ömer Kaya

Yazan: Ömer Kaya -KONFABULASYON

Konfabulasyon / Ömer Kaya

KONFABULASYON

Saçmalık!
Hikayedeki karakter nasıl olur da hikâyenin sonunda kendisini yaratan adamın kapısını çalar? 
Saçmalık, saçmalık, saçmalık ve bir kez daha saçmalık...
İsterseniz biraz başa dönelim ve hikâyeyi geriye saralım.

Ben herhangi bir adamım. İşe gider, maaş alır, vergilerimi öder, komşularıma selam verir, sabahları küfrederek tıraş olur, sigara içer, bazı zamanlarda da toplumsal kuralları ihlal ederim. Bu hikâyede ismimin hiçbir önemi yok. Kendim için “herhangi bir adamım” yerine “sıradan bir adamım” desem daha iyi bir tanımlama olacak. Ama benim bir özelliğim var, belki bu özellik beni herhangi bir adam ya da sıradan bir adam olmaktan çıkarabilir.

Hikâye yazarıyım. Yazılarım berbattır ve onların tek okuyucusu benim, yaşadıklarımı yazılarımın bu özelliğine bağlıyorum. Bir yazar yazdıklarını sadece kendisi okursa, hikâye lanetlenip kendisini yazanın başına bela mı oluyor acaba.

Ne düşündüğünüzün farkındayım: "Bu adam deli" diyorsunuz. Haklısınız, ben de çoğu zaman delirdiğimi düşündüm. Şu ana kadar anlattığım şeyler insan deneyimi ve sağduyusundan oldukça uzak, hatta çılgınca şeyler. Ama algıladıklarımın gerçek ya da hayal olduğunu kendime nasıl ispatlayabilirim?

Bir insan delirdiğinin farkına varabilir mi? 
Anlattıklarıma inanmayın! Sizden bunu beklemem haksızlık olur, sadece dinleyin yeter.

Hikâye yazmaya yaklaşık altı ay önce başladım ve bu süre zarfında ortaya beş para etmez eser çıkardım: Pis ve lanetli...

Aslında son hikâyenin ortalarına kadar her şey normaldi ve bir hafta sonu, izinli olduğum gün otobüsle şehir merkezine gidiyordum. Şişman ve agresif şoför kocaman güneş gözlüğüyle, her zamanki gibi gereğinden hızlı bir şekilde kullanıyordu otobüsü. Yolcuların suratında dünyanın sonuna yapılan bir yolculuğun ruhsuz ifadesi vardı. Bilirsiniz işte; öksürük sesleri ve arada bir yükselen telefon melodileri... Günceldi her şey. Ben de arka beşli koltuğun pencere kenarında oturuyor, yanımdan akıp giden şehri ve insanları izliyordum. Derken gözlerim bir manzaraya takıldı ve “dejavuya" benzer bir his yaşadım. Sanki bana ait bir hatıra gözlerimin önüne serilmişti.

Bir saniyeliğine gördüğüm resimde; balkonda 25 yaşlarında çıplak bir adam vardı. 9-10 kişiden oluşan bir grup da balkonun önünde toplanmış, onu seyrediyordu. Otobüs hızlı olduğundan yalnızca bir saniyeliğine şahit olduğum manzara beynimde şimşekler çakmasına neden olmuştu.

Önce hissettiğim garip duygunun tam olarak ne olduğunu anlamaya çalıştım. Anladığımda ise yerimden yıldırım gibi kalktım ve butona bastım. Yüce Tanrım! İlk hikayemde yazdığım bir kareydi bu. Balkondaki adam Sezgin’di, benim karakterim...

Otobüsten indim ve koşmaya başladım. Bir yandan da “Bu bir yanılsama” diyordum kendi kendime. “Zihnimin bir oyunu.” Evet zihnimin oyunu olabilirdi gördüğüm, ama ben yine de heyecanlanmıştım.

Öyle hızlıydım ki; kendimi bir çita gibi hissetmiştim. Kaldırımda yan yana yürüyen iki kız geri çekilip ortalarından geçmemi izlemişlerdi. Neyse! Olay yerine vardığımda, ortada ne çıplak genç adam ne de onu izleyen kalabalık vardı... Bir sigara yaktım ve gözlerimi balkona diktim. Hikâyede Sezgin'in yaşadığı evin dış cephesinden hiç bahsetmemiştim ve emin olmak için evin içini görmem gerekiyordu. Bir taraftan bu analizleri yaparken bir yandan da "Aptal mısın oğlum sen!" diyordum kendi kendime. "Çıldırdın mı, böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?"

Kendimle yaptığım karmaşık içsel diyaloglardan sonra sigaramı fırlattım ve binadan içeri girdim. İlk kata çıktım ve zile bastım. Kimse açmadı... Vazgeçtim.
Gerisin geri durağa gidip otobüs beklemeye koyuldum. Merkeze koşarak da gidebilirdim aslında... Şaka şaka! Geçte olsa otobüs geldi. Arkadaşlarıma neden geciktiğimi söylemedim tabi... Onları kaybetmek istemezdim.

Her yazar yazdığı hikayelere kendisini kaptırır ve yarattığı karakterleri zihninde yaşatır. Ben de gün içinde karakterlerimi düşünürdüm zaman zaman. Sezgin, Veneta, Nizamettin Nizamsız, Ali, Ömer, Bulmaca katili... Bunlar benim baş yapıtlarımdı. Bir de “Nicky Worren” ama onu henüz bitirmemiştim.

Evde, işyerinde, kütüphanede, yolda yürürken ya da bankada sıra beklerken ansızın karakterlerimden birisi aklıma gelir ve “Acaba şimdi ne yapıyor?” diye sorardım. Mesela bankada işlemimi yapan kadının “Veneta” olmasını arzular, tatlı bir heyecan duyardım. Ya da otobüse bindiğimde “Ali ve Ömer”in arka beşlide oturduklarını görmek isterdim. Hakeza ”Bulmaca katilinin" yanımdan geçerken koluma çarpmasını ve estetik bir biçimde dönüp bakmasını düşlerdim... Ama bunların hepsi düştü ve tabii ki gerçek olamayacağını bilirdim. 

Zihnimin bana oyun oynayıp Sezgin’i gösterdiği gün de böyle düşündüm: "Fazla kaptırdın kendini."  Ama yalnızca iki gün sonra, bu konuda yanılıyor olabileceğimi düşünmeme neden olan ikinci bir gariplik yaşadım. Ya deliriyordum ya da gerçeklik zannettiğimden farklı bir boyuttu...

İşten gelmiştim ve kutsal mabedimde, yani mutfakta oturuyordum. Ayrılmaz parçam olan, adeta uzuvlarımdan birisi haline gelmiş bilgisayarımla zaman geçiriyordum. Son hikayemin sonunu düşünüyor ve bir türlü yazacak bir şey bulamıyordum. Arada bir annem geliyor, kendi kendine söyleniyor ve gidiyordu. Ocakta çayım kaynıyor, sigaramın dumanı ise parlayan bilgisayar ekranı önünde başıboş dolaşan hayaletleri andırıyordu.

On dakikadır tek kelime yazamadığım hikâyeyi bıraktım ve internette gezinmeye başladım. Güncel haberlerde ne var ne yok diye “Myneti" tıkladım.

Yüzünüze ansızın bir taş çarpsa ne hissedersiniz? İşte! Haberleri açar açmaz benim hissettiğim de buna benziyordu. Sanki suratıma bir taş çarpmış ya da görünmeyen devasa bir el tarafından destekli bir şamar yemiştim. Aynı anda mutfak camına vuran fırtına ve birbirleriyle kavga eden iki kedinin inleyen sesleri, o ana dek hiç yaşamadığım bir korkuya kapılmama neden olmuştu ve neredeyse sandalyemle birlikte geriye doğru devrilecektim.

Ekrandaki fotoğrafı hemen tanıdım. Bir adam vardı ve boğazı kesilmiş bir şekilde küvette yatıyordu. Her taraf kandı, taptaze kan... Resmi ilk kez görüyordum ama o zihnimin içindeydi, bana aitti. Belki bu derece emin olamazdım ama haber başlığında kocaman puntoyla "BULMACA KATİLİ” yazıyordu. Kurbanın ve basına açıklama yapan dedektifin isimleri de zihnimdeydi ve onlar da benimdi. Tüm bu algıladıklarımdan sonra boğazımdan boğulmaya benzer bir ses çıktı. Nasıl çıkmasın! Karşımda her ayrıntısıyla hikayem duruyordu...

Yetişkinlik çağım boyunca materyalist bir adam olarak yaşadım. Deneyimlerim bana dış dünyada algıladıklarımızın mantıklı nedenlere dayandığını öğretti. Zaten doğa yasaları da her fiziksel sonucun yine fiziksel bir nedene dayandığını söyler. Bu evrensel bir olgudur ve kaçınılmazdır.

Haberi tekrar tekrar okurken o zamana kadar edindiğim tüm bilgiler alt üst olmuştu. Zihnimin mantıksal düşünen kısmı gördüklerimi fiziksel bir nedene oturtamıyordu.

Ben bunları yaşarken annemin mutfakta olduğunu fark edememiştim bile. Kadıncağız bana bir şeyler söylüyordu, karmakarışık olan bilincim tek bir kelime algılamıştı o an: "Lahana”... Annem lahana yeyip yemeyeceğimi sormuştu galiba. "Hayır" dedim. 

Kadın kendi kendine konuşarak uzaklaşırken ben olasılık hesabına girişmiştim. Böyle bir şeyin olabilme olasılığı neydi? Yazdığınız hikayedeki kurban, katil, dedektif olay yeri, cinayetin işleniş şekli ve tüm isimlerin gerçek dünyada yaşanan bir olayla birebir aynı olma ihtimali... Yüce Tanrım, ortaya astronomik rakamlar çıkıyordu! O halde geriye yalnızca bir ihtimal kalmıştı: Hayal görüyordum... Delirmiştim. Bunu kanıtlamanın tek yolu vardı.

Hemen arkadaşlarımdan birisini aradım ve ‘Mynet’ haberlerini açmasını söyledim. O dediğimi yaparken bu süre bana sonsuzluk gibi geldi. Sonunda sesi duyuldu ve ben heyecandan neredeyse ölecektim. Arkadaşım benim gördüklerimin tıpatıp aynısını tekrar etti.

O gece uyumakta zorlandım. Tam olarak ne hissettiğimi tarif etmem zor. Heyecan vardı, biraz da korku... Kendimi 7 milyar insan içinde çok özel bir yerde hissettim ve gözlerim yavaş yavaş kapandı.

Sabah kalktım, bilgisayarı açtım ve haberleri tekrar kontrol ettim. Yazdıklarımın dünyama nasıl nüfuz ettiğine bir cevap bulamasam da işe giderken bir şeyden emindim. Veneta, bulmaca katili ve diğerleri gerçektiler. Tam olarak bunun tanımını yapmak zor ama varlıkla yokluk arasında bir yerlerdeydim. Boşlukta geziniyordum sanki. Belki de hastaydım. 
Geçen günkü halı saha maçında kafama çarpan sert top geçici hafıza kaybına mı neden olmuştu yoksa? Beyin travması mı geçiriyordum? Yarattığım karakterler algıladığım 3 boyutlu dünyama düpedüz dahil olmuştu...

İzlediğim bir belgeselde evrenin farklı boyutlarının olduğunu ve algımızın dışında da hayatların olabileceğini söylemişlerdi. Eğer bu doğruysa evren 11 boyutluydu ve farklı fiziksel yasalara sahip yaşam alanları olan farklı yaşam formları vardı.

2 boyutlu bir hologramda yaşam olabilir miydi? Kıytırık “Word” dosyasına tıkladığım harflerden ibaret olan karakterlerin bağımsız olarak yaşamsal faaliyetlerini sürdürdüğü bir evren. Hadi canım! Saçmalıyorum. Öyle olsa bile boyutlar arası geçiş imkansızdır. Kendimden başka okuyucusu olmayan saçma hikayelerimin boktan karakterleri... Derken bir ses duydum.
“Hüdaverdi ağabey bir çay gonder.”
Dur bir dakika! Bu iç anadolu ağzı...
Hayır hayır, olamaz... Yoluma devam etmeliyim. Bu bir halüsinasyon ve benim gerçekten işinde iyi bir psikiyatri uzmanına ihtiyacım var.

Henüz yanından geçtiğim kahvede, köşe masalardan birine oturmuş o üç adam               Ali, Ömer ve dedektif Nizamettin Nizamsız olamazdı...

Tüm bunlar olup biterken zihnimin rasyonel çalışan tarafı her şeye rağmen daha fazla gözlem ve kanıta ihtiyaç duyuyordu. Aslında her şey ortadaydı ama benliğim delirdiğimi kabul etmek istemiyor olmalıydı. Sırf bu yüzden işin içine derinlemesine dalmalıydım. Korku vardı ama hissettiğim heyecanın da tarifi yoktu. Hayatta olmanın en temel dinamiği; bu iki duygu amansız bir savaşa girişmişti zihnimin derinliklerinde... Bazen korku rakibini ezip üste çıkıyor, bazense heyecan ve onun etrafında dolaşan merak alıyordu hakimiyeti ellerine...

Sonraki iki gün hiçbir şey olmamış gibi işe gittim geldim. Çevremden bazı kişiler suskunluğumu ve düşünceli halimi fark etti, bazılarınınsa umurunda değildim her zamanki gibi. Bulanık zihnimi biraz dinlendirip düşünce kontrolümü elime aldığımdaysa işe koyuldum. İlk olarak Sezgin karakterini gördüğüm eve gittim. O gün olduğu gibi zile bastım, defalarca bastım... Açan olmadı.

Sezgin'den bir sonuç alamamıştım, sırada bulmaca katili vardı... Hikayeme göre bulmaca katili küvetteki adamı öldürdükten sonra birkaç gün ara veriyordu. Biraz daha bekleyip haberlere bakabilirdim ama merak kafamın içini tırmalıyordu ve ben sabırsızdım. Bulmaca katilinin yaşadığı evi gözlemleme gibi bir şansım da yoktu. Kurgu gereği konakladığı evi açıkça belirtmemiştim. Diğer hikâye, yani Veneta Scarlet! Evet aradığım şey ondaydı... Hikâyenin başlarında Veneta ahşap bir binaya doğru gidiyordu. O bina çocukluğumun geçtiği mahalleden bir görüntüydü ve hafızama kazınmıştı. Aşina olduğum bir mekânı hikayeme yansıtmıştım.

Küçüklüğümün geçtiği mahalleye gittim, ahşap binanın uzak bir yerine pustum ve beklemeye başladım. Sessizdi, rüzgâr esiyordu... Bir kedi çöpten çıkardığı tavuk artıklarını kemiriyordu. Bekleyişim uzadıkça uzadı... Umudumu kesmek üzereyken karanlığın içinden ayak sesleri yükselmeye başladı. Henüz görüş alanıma girmemişti ama onun geldiğini hissediyordum. Yere vuran topuk sesleri doluyordu kulaklarıma... Yüce Tanrım! Tam da böyle yazmıştım... Birazdan gelecek, binanın önünde duracak, kediye bakacaktı. Bu arada rüzgâr yaprakları bacaklarının arasında uçuşturacak ve Veneta Scarlet takip ediliyormuş hissine kapılacaktı... Tam da böyle oldu... Offff! Kalbim patlayacaktı adeta... Kafasını çevirmesiyle birlikte olduğum yerde siper aldım.

Veneta Scarlet tüm gerçekliğiyle otuz metre ötemde duruyordu. Öylesine gerçekti ki! Belki de hayal olan bendim...

Zarif yürüyüşüyle binaya girdi. Ne yapacağını biliyordum. Işığı yanan evdeki kadını öldürecekti. Ne çeşit bir psikopatsam artık karakterlerim ya kafadan kontak ya da katildiler...

Bir tarafım işlenecek vahşi cinayete müdahale etmemi söylese de buna bir türlü cesaret edemedim.
Ya da bir güç buna engel oldu, bilmiyorum... Hikâyeye etki edemiyor da olabilirdim. Ne kadar istesem de doğa buna izin vermeyecekti... Bu düşüncelerle oradan uzaklaştım.

Eve ulaştığımda aklıma sıra dışı bir fikir geldi... Aslında bunu yolda düşünmeye başlamıştım. 
Yarım kalan son hikayemi tamamlayacaktım o gece…

Mutfağa geçtim, masamı hazırladım ve kahve yaptım. Annem ve babam içeride televizyon izliyorlardı, geldiğimi anlamadılar bile...

Henüz tamamlanmamış olan hikayem İsviçre'de geçiyordu ve ana karakter Nicky Worren adında bir fizik profesörüydü. Ne olduğunun da pek bir önemi yoktu açıkçası... Önemli olan bundan sonra yazacaklarımdı. 
Çılgın fikrime gelince; Nicky Worren'a diğer karakterlerin hepsini öldürtecektim. Bu akıl tutulmasından kurtulmanın tek yolu onları yok etmekti... Hikâyede yarattığım dalgalanmanın bütünlüğü korumasını istiyordum. Bu yüzden Nick'i katil yapmak ve Türkiye'ye getirmek için mantıklı nedenler bulmalıydım. İçimde, hikâye tutarlı olmazsa buluşma gerçekleşmeyecek gibi bir his türemişti... Saatlerce düşündüm, on bardak kahve, bir paket sigara bitirdikten sonra yazmaya başladım.Yaklaşık yarım saat sonra zil çaldı. Gittim ve kapıyı açtım...

Kapıyı açar açmaz ölümcül bir hata yaptığımı anladım. Nick'e tüm karakterleri öldürtmüştüm ama kendisini canlı bırakmıştım. 
Karşımdaydı... 

Son hikayemin son karakteri kapımın girişinde şaşkın gözlerle bana bakıyordu. Hayali karakterim, ete kemiğe bürünmüş gerçek dünyama katılmıştı. Onun nefes alışverişlerini duyuyor, apartman boşluğundaki hava akımının gözlüklerinin önüne kadar dökülen saçlarını hareket ettirişini görüyordum. “Nicky Worren” gerçekti, hem de olabildiğince gerçek.  
Şok içinde olduğum yerde kalakaldım ve ardından hızlıca kapıyı kapattım. Kapatmamla birlikte kanlı bıçağın kapıyı delişine tanık oldum..

Kapıya en uzak olan odaya girdim ve ne yapacağımı bilemez bir halde yatağın altına saklandım.. Kapıyı parçalayan kanlı bıçağın sesi kulaklarımda çınlıyordu... Yüce Tanrım annem ve babam! Onları unutmuştum... En son korkuyla bağırdığımı hatırlıyorum, sonraysa...

Gözlerimi hastane odasında açtım. Ne tür bir hastane olduğunu tahmin etmişsinizdir... Tam 45 gün deli muamelesi gördüm... Bunun ne demek olduğunu yaşamadan bilemezsiniz.

Sancılı geçen tedavi sürecinin ardından tahliye oldum. Şu anda evdeyim... Hikâye yazmıyorum artık. Onun yerine kitap okuyor, müzik dinliyorum. Güneşli bir gün. Mayıs başları... Her şey sıradan. Annem kanepede oturmuş örgü örüyor, babamsa camiye gitmek üzere, abdest alıyor. Dışarıda oynayan çocuklar var, arada bir de pencere önünden geçen kuşlar çarpıyor gözüme...

Zil çalıyor... Sakince yürüyor ve kapıyı açıyorum. İki polis var karşımda...        "Buyurun" diyorum...
"Bizimle gelmelisiniz. İfadenizi almak zorundayız." 
Konuşmadan bekliyorum. Suskunluğum şaşkınlığımın göstergesi...                                      "Niye?" diye sormama gerek yok.
"Cinayete azmettirmek" diyor diğeri...
Ağzımdan "Ne!" sözcüğü çıkıyor sadece...
Devam ediyor polis.                                      "Nicky Worren’ı tanıyor musunuz?"

SON

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi