KOCAMAN YAŞAMAK
İlk su satmaya başladığımda henüz okula gitmiyordum. "Direk harmanında" vagonlardan direk indiren işçilere bardağı 5 kuruştan su.
Evden aşırdığım güğümü kokurun (kestanelikteki sudan) doldururdum.
Remziye abladan aldığım buzları, (bizim buz dolabımız yoktu) içine atar, satardım. Çok ufağım diye ailem izin vermese de bir çok arkadaşıma özenir giderdim işte. Bu, acı çekmek değil, yaşamak...
İlk boya sandığımı babama yalvar yakar yaptırdım. Okul çıkışında ya da tatillerde boyacılık yapmak ayrı bir tatdı. Hele bir avuç bozuk parayı annenin eline döktüğünde, sana yüklenen (sözde) evin adamı rolü ayrı bir tatdı. Ve emin olun o boya sandığının altında hiç ezilmedim.
Babamı 11 yaşında kaybettim. İşte o zaman daha önce bana yüklenen rol modelin gerçek sahiplenicisi oldum. Acı çektim mi? Hayır. Sahip olduğum çevre buna izin vermedi bence. Nerden mi biliyorum? Zamanı geçmiş karpuzları pazarda satarken müşterilerim hep komşularımızdı. Bir gün Gülter abla; "Kenanım sayende inekler bu gece iyi doydu."
demişti.
Annemle çay içerken gülüşüyorlardı.
İlk kez inşaata çalışmaya başladığım zaman sanırım orta okulu bitirdiğim yazdı. 35 lira yevmiye ile kalıpçılık yapan hemşerimizin yanında bir tahta ile yazı bitirdim. Bana bir tahta vermişlerdi. Görevim; mütahit gelince o tahtayı şantiyenin sonuna götürüp bırakmak, on dakika sonra da tekrar geri getirmek. Böyle acıya can kurban.
Meslek lisesini gece bölümünde okudum.
Gündüz çalışıyordum. Bu tercih sadece bana aitti. Dul olan annemden harçlık almak dokunuyordu. Ayrıca çevremden topladığım takdir ise ödüldü. Ve bütün bu olanlar yaşımı yaşamama engel olmadı...
İstanbul Üniversite'sini kazanan ilk kişi bendim sanırım mahallemizde. Evimiz iki üç gün doldu taştı.. Havam yerinde idi.
Havam yerinde ama ufak bir problem vardı. Ailemin beni okutacak gücü yoktu.
Annem beni çağırdı; "Oğlum durum bu, yine de Samsun'a git, babandan kalan yerleri sat. Bankaya koy, onunla idare et." dedi. Benden büyük iki ablam ve bir küçük kardeşim var. Ablalarım olur verdiler..
Ancak, SATMADIM. Mademki yerleri bana verdiniz baba toprağı satılmaz, sizde satamazsınız dedim. (Hala olduğu gibi durur).
Annemden aldığım 100 lira ile okula başladım. Bir ay sonra 100 lira daha yolladı. Hiç üşenmeden komşuya tel yazdırdım. (O zamanlar tel yazdırılıyor, bağlanana kadar bekliyordunuz.) Annemle zar zor olan konuşmamda bir daha para yollamamasını istedim.
Tencere sattım,yurtda kot, kazak hatta isbirto ocağı bile sattım. Bir pazajda geceleri cilt bezi yaptım.
Ufak ablamın takviyeleriyle devam ediyordu yaşam... Ancak asla acı çekmedim. Hepsi ayrı bir tatdaydı.
Arkadaşlar, ben üniversitede göz altına alınıp ezildiğimde bile acı çekmedim.
Acı çekmek bana göre çok farklı kavram. İçinde bulunduğunuz koşulların farkına varıp savaşmaya başladığınızda acı denilen şey yerini umuda bırakıyor. Bir çok şey kaybedilebilir. Benim en büyük kazanımım dostlarımdı. Farklılık yaşatmadılar. En üst ve en alt hep ortada buluşabildi. Eksiğimizle tamdık.
Ağlamak yasak, çözümsüzlük ise bizden çok uzaktaydı.
Ben her anımı yaşadım. Olması gerektiği gibi... Bu asla acınmak ya da acındırmak değil.
Bu "KOCAMAN YAŞAMAK"
Sardunya kokulu sokaklara varendadan şiir yazarken Hemen arka caddelerde tipide gelmeyen otobüsü beklemenin çelişkisiyle kucaklaşmak.
Akıl, mantık ve inancınız yerindeyse hiç bir sorun yoktur... İnanın.
Kendinize inanın.














































