ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 21-02-2025 10:42   Güncelleme : 21-02-2025 16:09

Kim Çözecek Bu Lügazın Mânâsını / Yusuf Sarıkaya 

Yazan: Yusuf Sarıkaya -KİM ÇÖZECEK BU LÜGAZIN MÂNÂSINI

Kim Çözecek Bu Lügazın Mânâsını / Yusuf Sarıkaya 

KİM ÇÖZECEK BU LÜGAZIN MÂNÂSINI

Dilber, hani şu “Kız çocuğu evlenince malımız mülkümüz başkasına gitmesin!”diye bilinen anlayış gereği daha çocuk yaşta amcasının oğlu ile evlendirilmişti. Bu evlilikten iki çocuğu da olsa mutlu olamamış ve nihayetinde boşanmışlardı. Boşanmak iyi değildi ancak yine de tahammül edebileceği bir hâlde olsa evliliğini devam ettirecekti. Ne kadar sabretse de içkici, kumarcı ve patavatsız olan bu adamla evliliğinin sürmesi mümkün olmamıştı. Halbuki o zamanlarda boşanma şimdiki kadar yaygın değildi, çok nadir duyulurdu. Boşanmayı göze aldığında demek ki artık tahammül sınırları çoktan aşılmıştı.

Bir süre sonra kendi köyü Sırçalı Tekke’ye yakın bir köyden taliplisi geldi. Esasında adam evliydi hem de kuması olacak kadın, kendi köyünden Kezban Hanım, dünür olarak geliyordu. Pek nadir görülen bir durumdu bu ama maalesef böyleydi. Kezban Hanım da  “Mahalle baskısı!" ve çok sevdiği eşi Hüseyin Efendiye bir evlat verememenin ezikliği yüzünden bu işe girmek zorunda kalmıştı. Hâlbuki çocuğunun olmaması kendisinin suçu da değildi. Üstelik çocuk sahibi olamamak suç da değildi ama o çevrede yaşamayanın bunu anlaması mümkün değildi. Bu nedenle çok sevdiği eşine çocuk verebileceğini düşündüğü kendi köylüsü Dilber Hanımı almak istiyordu. Çok çabuk sonuçlanan dünürlükle birlikte evlilik gerçekleşti. Mehir olarak birkaç koyun, birkaç da keçi belirlendi. O zamanlar nakit para pek kolay bulunamıyordu.

Birkaç yıl geçtikten sonra Allah Dilber Hanım’a ikinci evlilikten bir erkek evlat verdi. Herkes bu doğumdan çok mutluydu çünkü Hüseyin Efendi de yıllardır çocuğu olmadığından buna çok üzülüyordu. O tarihlerde tıp fazla ileri de değildi ki bir çaresine bakabilsinler. Hüseyin Efendi ilk eşi Kezban Hanımı da çok seviyordu. Eğer O teklif etmese asla ikinci evliliğe razı olmazdı. Hüseyin Efendi yeni doğan evladına, Hasan adını verdi çünkü Anadolu’da Ehli Beyt’ten isim vermek önemli bir gelenekti. Zaten babasının adı da Hasan’dı.

Bu arada Osman ve Yusuf adında iki çocukları daha olunca tıpkı İbrahim Peygamber’in eşi Sare’nin, İsmail’in doğumundan sonra Hacer’i kıskanması gibi Kezban Hanım da kuması Dilber Hanımı kıskanmaya başladı. Kadınların doğasından gelen bir durumdu bu çünkü her kadın çocuk sahibi olmak isterdi. Kumasının çocuk sahibi olması onu biraz hırçınlaştırmıştı. Hatta bu daha da ileriye gidince boşanmak zorunda kaldılar. Aslında kimsenin bir şey dediği yoktu ama Kezban Hanım rahat da edemiyordu. Eşine kırgın değildi ama daha fazla tatsızlık çıkmadan ayrılmak istemişti.

Kocası onu boşamak zorunda kaldı. O da köyüne gitti ve bir müddet sonra da başka biriyle evlendi çünkü Kezban nikâhlı olarak ölmenin önemine inanıyordu. Bir bekârın yuvasını kurmak ibadet gibi bilindiğinden Anadolu’da evlenmeden ahirete giden pek olmazdı. Nikâhlı olmak ve nikâhlı ölmek her kadın ve erkeğin amacıydı.

Dilber Hanım’ın dört çocuğu oldu. Çocuklarını büyütmenin mutluluğunu yaşarken 1952'de üçüncü oğlu Yusuf’un başına büyük bir kaza geldi. Olaydan hemen sonra değil ama birkaç ay geçtikten sonra maalesef Yusuf vefat etti. Tabii ana yüreği, Dilber'in adeta dünyası yıkıldı ama O’nu ayakta tutan Anadolu irfanı ve tevekkülüydü. Üzüntülü kadın, yavrusu Yusuf’un küçücük ayakkabılarıyla bir süre teselli buldu; geceleri onlara sarılır yatardı. Yusuf’tan kalan dokunabileceği tek hatıra, babasının aldığı  bu ayakkabılardı. Yusuf çok zeki bir çocuktu. Ayakkabılarını her akşam temizler ve görebileceği bir yere koyardı; çok az giydiğinden hâlâ hevesi geçmemişti.

Maalesef o zamanlarda kolay kolay ayakkabı alınmazdı ki zaten almak için para da olmazdı. Belki de çok sevildiği için almıştı babası bir kere!

Yozgat ve çevresinde günlük yufka ekmek tüketilir. Bu nedenle yere gömülmüş kızgın tandırlarda uzun süre tüketilecek yufka ekmekler yapılır. Yine böyle bir günün sonunda ekmek yapılmış, ortalık toplanırken henüz sönmemiş tandıra kaşla göz arası tepe üstü düşen minicik Yusuf’u hemen çıkarmışlarsa da olan olmuştu. Yusuf bu kazayı atlatamadı.

Dilber Hanım, bir anne için çok acı olan bu olayı işte böyle yaşamıştı. Yıllar sonra bile Yusuf’un her adı geçtiğinde derin bir “ahhh!” çeker ve “Emrine şükür Allah’ım” diyerek cümlelerinin sonunu tevekkülle bağlardı.

Dilber Hanım ve Hüseyin Efendi o yıllarda henüz kundakta olan en küçük oğulları Bekir’e daha fazla bağlanıp evlat acısını dindirmeye çalıştılar. Belki de bu nedenle Yusuf’un vefatını resmen nüfusa bildirmediler. Bekir doğduğunda da resmen kaydettirmediler. Bundan dolayı köyde Bekir diye bilinen en küçük oğulları, ilkokulda nüfus kâğıdı çıkarılırken resmi kayıtlarda adının Yusuf olduğunu öğrenir. Yusuf diye bilinen ağabey bundan sonra Bekir’de yaşamaya başlar. Bekir, Yusuf olduktan sonra da gerçek ismiyle müsemması bir arada olmaz. Yusuf öldü ama Bekir’de isim olarak yaşadı. Bekir, Yusuf oldu. Ha yaşadı ha yaşamadı. Anne ile baba Yusuf ismini Bekir’de yaşatarak, Bekir’i de Yusuf şemsiyesi altında tutarak acılarıyla sevinçlerini harmanlamış oldular. Anadolu’da böyle sayısız hikâye vardır. İşte dünya böyle garipliklerle doludur.

O halde Yusuf kim? Bekir kim? Ben, ben miyim? Yoksa “Bir ben var bende benden içeru mu?” Hülasa kimse çözemedi bu lügazın mânâsını. Çözemeyecek de vesselam… 

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi