KENT VE SUR
hasıl hanlar gitti hanlar geldi canlar gitti canlar geldi
her gelen kendinden izler bırakıp kenti mühürleyip gitti
kimi han inşa etti kimi hamam kimi kervan saraylar
kervanlar geldi kervanlar gitti
günler böyle gelip böyle gitti
ayrılık ateşinin kara büyülü sancısı böyle bitti
kara kaşlı kara gözlü şehir karaca bakıp karaca güldü
kara talihinin ak sayfalarını bir bir döşeyip insanı eğitti
medeniyet aynasından kütüphaneler sırlanıp gülümsedi
aşkın saf dokusu kentin her yerini sarıp kucaklayıp geçti
sular pek aktılar tok aktılar zamanını bilip serin soğuk aktılar
nasiplendi tekmil ovalar suyundan huyundan zamanın
zaman yaralı bir balinaydı sırtından hançerlenmiş
vurdu kendini karaya dalgalarla boğuşarak yalnızlığıyla uğraşarak
aşk akan suyun kıyısındaki bir laleydi bir papatyaydı
köprünün ayaklarında dolanıp duran nilüfer yaprakcıklarıydı
bazen kederdi bazen sevinçti bir çift göz yaşı olup ayak uçlarına düştü
aşk hırslı bir şehvetti arzunun kollarında tıpış tıpış uyuyarak büyüdü
önce yakınından başladı kristal buz taneciklerini eritip tüketmeye
göğün rengine kara büyülü bir tütsü duası kendini yazıp durdu
gökler ağladıkça yerler çiçekler açtı
belki düştü cümle alem birbiriyle kucaklaştı
gözleri başka renkli tenleri başka kokulu nice kadın indiler suya
ceylanlar ötedeydi kuşlar envai çeşitti her biri bir yerdeydi
nice ağaç taze nefesini salıp kirli nefesleri bünyesine kattı
ağaçlar büyüdükçe gölgeler uzadı
her gölge bir sığınaktı ruha sakinlikti
ezgili bir nefesti kara dağın başını ak taçla taçlandırması
gözler millendi sular küllendi
elbiseler yıkanıp tokaçlandı
sular köpürerek uzaklaşıp gitti
taşların arasından baykuşlar ünlenip ürperttiler gündüzün yüreğini
baktı kadın uyanıp çıkmış olduğu mezarından öteler ona yabancıydı
baktı adam uyanıp çıkmış olduğu mezarından öteler artı bir sancıydı
sancıdı ikisinin de göğsünü bilinmez bir acı
biri handı biri sultandı onları eritip tüketen zamandı
uzadı duvarlar bir adım daha aşkın tütsülü kokusuna kapılarak
sarıldı adam kadına özlem yakmıştı nefesini
sarıldı kadın adama yanıp kavrulmuştu yalnızlığın ateşiyle
iki görünmez can iki görünmez nefes sarılıp durdu kendini gizleyerek
aşk bir ruhtu artık ne söze gelirdi ne göze
bir tutkuydu ölümün yalın hâli iki ayrı kül buharı bırakıp giden
görünmez ışınımdılar birden yittiler gözlerden
ne uçtular ne yere girdiler belki suyun üzerindeydi yürüdüler
elvedanın elleri gök asumanda salınıp durdu düşerek boşluğa
kent yeniden büründü yalnızlığağ yeniden kara başlığını giydi üstüne
kendini kendi kaderiyle baş başa bırakarak suskunluğa büründü ve
yüreğine gömerek yalnızlığın acı tadının can sıkan buhar tortularını
öksürüp durdu kara dağ ateşler dumanlar savurarak uzak göklere
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz














































