İKİ KOCAMIŞ ADAM
Okullar geçen ay kapanmıştı. Babama, “Beni İstanbul’a tatile gönder.” dedim.
Babam, “Param yok.” dedi; beni dedemin yanına gönderdi.
Meşhedi* Hüseyin dedemle oturmuş sohbet ediyoruz. Dedem köyümüzden birilerini sorup duruyor. Dedem bunamış olmalı; bazı şeyleri tekrar tekrar anlatıyor. Aynı şeyleri defalarca soruyor.
- Anahanım’ı görüyor musun?
- Evet.
- Nasıl, iyi mi?
“Gayet iyi.” diyorum. Şimdi de Anahanım’ın kocasını soracak.
- Kavat Seyfeli daha ölmedi mi?
- Yok ölmedi.
“O kavat ölmez.” diyor.
Şimdi de köyün yaşlılarını tek tek soracak. Su istiyor, getiriyorum. Sudan bir yudum alıp bardağı koltuğun kenarına koyuyor.
- Hacı Ahmet ne yapıyor, görüyor musun?
- Geçen yıl öldü.
- O benden en az yedi yaş büyüktü. Onun düğününde ben daha çocuktum. Nazarali öldü mü?
- Yok, yaşıyor.
- O benden en az beş yaş büyük. Muharrem hastaydı, şimdi nasıl?
- Dede her gün; sabah, öğle, akşam soruyorsun yoruldum ya.
- Köpoğlu niye ben deli olmuşum, cinni** olmuşum ki tekrar tekrar sorayım?
Kapının zili çalıyor. Kalkıp kapıyı açıyorum. Cafer Emmi kapının önünde karşımda duruyor. Elindeki tencereyi alıyorum.
- Meşhedi evde mi?
“Evde” diyorum. Eve buyur ediyorum.
Ayakkabısını çıkarıp içeri giriyor. Dedem sesini duyunca ayağa kalkıp kapıya geliyor.
- Cafer can, hoş gelmişsin, sefa gelmişsin. Başım gözüm üste gelmişsin. Benim canım gardaşım.
“Hoş gördük.” diyor. “Çok şükür Allah’ıma, çok şükür ölmemişsin, çok korktum Meşhedi can, çok korktum. Sabah geldim, zile bastım; kapıyı açmadınız. Saatlerce dışarıda dolaştım.”
Dedem çok kızıyor.
- Ne biçim konuşuyorsun? Benim daha yaşım ne, başım ne? Kaldı ki sen benden beş yaş daha büyüksün. Ben niye öleyim, sen öl.
Cafer Emmi manda yoğurdu getirmiş. Tencerenin kapağını açıp bakıyorum, yoğurtun kaymağı yüzüme gülümsüyor. Dedeme, “Camız kaymağı kalbe zararlı.” diyeceğim. Dedem ölmekten çok korkuyor. Kaymağa elini bile sürmeyecek. Hepsini ben yiyeceğim.
Dedem artakalan yemekleri buzdolabında günlerce saklıyor. Fırsat buldukça gizlice bozdolabından çıkarıp dışarıda kediye, köpeğe yediriyorum. Yoksa bayat yemekleri zorla bana yedirecek. Şimdi artakalan bayatlamış yemekleri Cafer Emmi’ye yediriyor. Çay veriyorum, içiyorlar.
Dedem bu defa da “Kim ölmüş, kim kalmış?” diye Cafer Emmi’ye soruyor. Televizyonun karşısına geçip oturmuşlar. Hem sohbet ediyorlar hem de televizyon izliyorlar.
Dedemle televizyon izlemek de çok keyifli… Geçen gün İbo'nun bir filmini izliyorduk. İbo, Urfa'da otobüse bindi; birkaç saniye sonra İstanbul'da otobüsten indi.
"Ne çabuk geldi, biz iki güne ancak gidiyoruz. Bunlara inanma, yalan." dedi.
Bir gün de Ferdi Tayfur'un filmini izliyoruz. "Erkek de ağlar mı, tabancayı beline tak, atına atla, git kızın kolundan tut kaçır." dedi.
Yine bir gün, "Bu ne biçim film, bir saat geçti; hâlâ bir adam ölmedi!" dedi. Kızdı, kalkıp odasına gitti.
Ajansı izliyorlar. Cafer Emmi sıkılmıştı.
“Dansöz olan kanalı aç.” dedi.
Dedem hem kızıyor, “Ayıptır, günahtır, yaşlı başlı adamsın.” diyor. Hem de harıl harıl dansöz olan kanalı uzaktan kumandayla arayıp buluyor. Gözlüğünü yanından alıp takıyor. İkisi de pürdikkat dansözü izliyor.
Dedem hem kızıyor hem televizyonu izliyor. “Cafer can günah, günah!” diyor. Cafer Emmi iyice televizyona kaptırmış kendini. Sıcak çay elinden bacağının arasına dökülüyor. “Yandım Allah!” diyor, ayağa fırlıyor. Pantolonunu çekiştiriyor.
İçin için gülüyorum. Televizyonu izlemeye devam ediyorlar. Cafer Emmi sık sık, “Maşallah, barekallah, kaymak gibi kadın.” diyor.
Cafer Emmi hep dedeme takılıyor, “Dansöz kanalının yerini iyi bellemişsin, hemen buldun ha!”
Dedem, “Fesuphanallah!” diyor, ya sabır çekiyor.
“Geçen ay geldiğimde beni arka sokaklarda gezdirdin, yoksa orada biri mi var?” diyor, hin hin gülüyor.
Dedem sinir olmuş. “İstersen yukarıda etli butlu bir kadın var, söyleyeyim gelsin gece kucaklar yatarsın.”
“Ah, ah ah Meşhedi can, on yıldır Nazlı bacınla bacı gardaş olduk.”
Dikkatle onları dinliyorum.
- Dede 'bacı gardaş' olmak ne demek?
“Köpoğlu, sen odana git.” diyor.
Cafer Emmi sus pus oldu, artık sesi çıkmıyor. Dedem, adamı böyle sustururum der gibi, Cafer Emmi’ye gözünün ucuyla bakıyor. Cafer Emmi gözünü televizyondan almadan konuşuyor.
- Gençliğinde köyümüzde takılmadığın kız kalmadı.
- Yalan, sen benden de zamparaydın.
- Guldur*** Mesim’in karısı Zübeyde bacıyla seni evlerinde basmadılar mı?
- O zaman gençtik, anlamıyorduk. Allah günahlarımızı bağışlar, inşallah.
- Dede ‘Guldur’ ne demek?
- Köpoğlu sen hâlâ odana gitmedin mi? Köye gittiğinde guldur babana sorarsın.
- Anahanım'ı kaçırmak istedin, kardeşlerinin haberi oldu. Seni döve döve hastanelik ettiler. Ben olmasam seni öldüreceklerdi. Bir ay evden çıkamadın. Yalan mı?
“Ah Anahanım, ah!" dedi, içini çekti. İçini öyle derin çekti ki yüreğim sızladı.
Şimdi daha iyi anlıyorum. Geldiğimden beri her fırsatta Anahanım’ı sorup duruyor. Galiba dedem Anahanım'a fena aşıkmış, hâlâ unutamamış.
Odamda yataktayım, seslerini duyuyorum. Dedem baya çapkınmış, Cafer Emmi de ondan aşağı kalan değilmiş. Geç saatlere kadar sohbet ettiler, gençlik anılarını, aşklarını anlattılar.
Dedem eve gelen misafiri kucaklıyor, “Hoş gelmişsin, sefa gelmişsin, iyi ki gelmişsin gardaş!” diyordu. Gittiklerinde arkalarından verip veriştiriyordu. Sabah erkenden Cafer Emmi’yi hastaneye uğurladık. Dedem en samimi arkadaşının bile arkasından kış kış yaptı. Yaka silkti. Verip veriştirdi.
Yarın da ben gideceğim. Dedem acaba benim arkamdan ne diyecek?
***
*Meşhedi: İran’ın Meşhet şehrinde kutsal mekânları ziyaret eden kimseye hitap şekli.
**Cinni: Deli
***Guldur :İşsiz güçsüz, başıboş, serseri.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz
















































