ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 08-11-2025 20:32   Güncelleme : 08-11-2025 20:37

El Ele / Nevin Bahtışen

Yazan: Nevin Bahtışen -EL ELE

El Ele / Nevin Bahtışen

EL ELE

Tanrım, bu ses?
Gece, sessizliğini yitirmiş.
Bütün sesler toplanmış benim kapımda patlıyordu.
Ayaklarımın önünde koşan yüreğim, söz dinlemiyor.
Hırlı mı, hırsız mı?
Gecenin bu saatinde?
Elektrikler kesik, bu devirde hala mı?
Ayağıma takılan şey de ne?
Şeytan geri dur.
Evi toparlamış; kitabımın sayfalarında ay ışığı dans ediyordu, uykuya dalmadan önce.

Kim o?
Geldim, ne acelen var?
Karanlığı sırtlanıp getirmiş, göz gözü görmüyor.
Bir baykuş sesi, hayır olsun!
Zaman donmuş…
Ay küsmüş…
Ay gizlenmiş…
Işığa muhtaç zaman, sabırsızlanıyordu.
Mumun aydınlığı yüzümde dolanıyordu.

Nasıl ışık olunur?
Sessizce nüfus ederek aydınlatmak, nasıl bir duygu?
Mumun alevinin içine gözlerim düşüverecekti.
Dalgınlaşan gözlerim, kendine gelirken sevdiğim adamı çağrıştırdı.
Büyüyen gözlerim, bilinmezi anlamaya çalışıyordu.
Ali’den de haber alamadım.
Merak, bir kerpeten…
Ah, vücudum! Dört şiddetinde sarsıldım.             
Çatım, bastığım zemin…
Her adımımda iç sesim bütün bedenimi ele geçiriyordu.
Rüzgarın sesi, penceremi tırmalıyor.
Gözlerim geceye gark olurken,
Rüzgar, bir ıslık olup evrene yayılıyordu.

Nefesimi tutmuş kapının ardındayım.
İçime işleyen bir fısıltı,
“Serap…”
Ali’nin sesi!
Bana sesleniyordu.
Kapıyı mı söksem, kulpunu mu tutsam bilemedim.
Esinti içeri doluvermişti.
Sevdiğim adam,
Hırıltılı sesler çıkarıyordu.
Gözlerini bir anlığına baktı.
Eşiğe yığıldı.
Her nefes ciğerlerimi yakıyor her nefes verişim fırtınaya dönüşüyordu.
Gömleği niye ıslak?
Niye kararmış böyle?
Uğursuz baykuş, ötme!
Kemikli ellerinde yol yol ıslaklık

Ali’yi içeriye taşıyorum.

Etrafta kimsenin olmadığından emin olmalıyım.
Gözlerim, gece görüşlü kamera gibi etrafı taradı.
Yüreğim çoktan Ali’nin yanına koştu ama başımı içeriye çekmeden son bir defa baktım.

Doğa zifiri karanlığa bürünmüş, her hareket her ses insanın içini ürpertiyordu.

Rüzgâr, baykuşun uğursuzluğunu ispiyonluyor, açık açık ifşa ediyordu.

Ali!
Gömleğin?
kan?
Ne oldu?
Söyle!

“Kemal… Kemal, seni seviyormuş.”
“Bu nasıl olur? Seni sevdiğimi biliyor.”
“Mürekkep yalayıp okudum diye hava atamazmışım.
Onun seni rahat ettirecek parası varmış.”
“Rahat etmek ne? insan sevdiğinin yanında rahat eder.
Ben seninle rahatım.
O bizi anlayamaz.
Sayfalar dünyamıza açılan pencere, bunu bilemez.
Konuşma…
Kendini yorma.
Bu bıçağın parlayan metali gibi parlıyordur onun gözleri.
Ama parmaklıklar arkasında o ışık sönecek.
Sen iyileşeceksin.
Baykuşa yüklenen boş hurafeler böylelikle bitecek.
Çünkü sen iyileşeceksin.”

Elimi uzattım; “tut elimi” diyor, uykuya dalmasını engelliyor ve kendinde kalmasını istiyordum.
Umut yüklüydü bakışları.

Umudu taçlandırmıştım Ali’ye bakan gözlerim de.
Sakinleştikçe, nefes alışları bir nebze düzelmişti.
İlk müdahaleden sonra hastaneye gittik.

Ameliyathanenin kapısı açıldı. Yorgun yüzünde kalan ter damlacıkları, hala ışığın altında ışıldıyordu. Heyecanla atıldım. “Çok şanslı… odasına alındığında görebilirsiniz.”

Doktor uzaklaşırken tekrar tekrar okuduğum dualarım, dudaklarıma bir kuş gibi konuvermişti.
Telefonumun sesi kendime getirdi.

Kemal kelepçeli ellerinin şaşkınlığıyla tutuklanmış.
Ali gözlerini açtı, “selam” diyerek tebessüm etti.
Elini tuttum, “selam” diye cevap verdim.
Hâlâ el eleyiz.

***

 

EditörEditör