ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 28-06-2025 13:26   Güncelleme : 28-06-2025 15:01

Denize Kıyısız Yerler / Birsen Yurdakul Tomurcuklu

Yazan: Birsen Yurdakul Tomurcuklu -DENİZE KIYISIZ YERLER

Denize Kıyısız Yerler / Birsen Yurdakul Tomurcuklu

DENİZE KIYISIZ YERLER

Denize kıyısı olmayan yerlerde doğup büyüyenlerin hayatlarında hep bir eksik, tamamlanamayan bir taraf olur. Puzzle’ın eksik parçası gibi...

Ufukta gün batarken güneşin deniz üstüne düşercesine duran gökyüzündeki o asılı halini, hayranlık uyandıran manzarasını göremezler. Kumlarda çıplak ayak yürürken o özgürlük hissini, dalgaların çırpınışlarındaki şarkıyı duyamazlar. Yakamozların ayla oynaşan ışıltısını, denizin üstünde alev topu olan dolunayı göremezler.  Seyredemez; o büyülü ana kapılamazlar. Efil efil meltemi ile sarılıp sarmalanamazlar. Bütün bu güzellikleri hayal ve düşlerinde yaşayabilirler ancak.

Şeyda da denize kıyısız bir yerde doğup büyümüştü. Sadece çocukluk yıllarından bir-iki tatil anısında vardı deniz kıyısı. Çocuktu ve öyle bir yerde geçirdiği zaman da kısıtlıydı. Bitmesini hiç istemese de çabucak bitiyordu zaman. Yine de hayallerini bu anılar üzerine kurmuş bir deniz tutkunuydu.

Şeyda bunları düşünürken, camına başını dayadığı araba, önlerinde de eşyalarını taşıyan kamyonet, yaklaşık iki saattir bazen düz bazen dağ eteklerinden kıvrılarak yol alıyordu. Daha epeyce yolları vardı. Şeyda her molada dinlenirken etrafı inceliyor, bölgenin yeşiline, mavisine, doğasına hayran kalıyordu. Kalbi heyecan içinde atıyor, bir an önce yeni hayatına ve evine kavuşmak istiyordu. “Hayatımda yeni bir dönemin başlangıcı…” diye düşünüyordu.

Yıllar önce bu sahil kasabasının yakınından geçtiği halde önündeki yol ayrımından sapıp da gidememişti. Aralarında sadece 45 km vardı. Öyle yazıyordu yol tabelasında: 45 km…

Geçip giderken, kendine “Bir gün buraya gelip göreceğim.” diye adeta söz vermişti. 

İşte! Şimdi buraya yaşamaya geliyordu. 

“Hey hayat!” diye iç geçirdi.

Dört yıl önce tatil için ilk geldiğinde dönerken gönlü burada kalmıştı. Bu Ege sahil kasabasına daha sonra üç kez daha geldi. Bu kısa zamanda arkadaşlar edindi her seferinde ve daha da sevdi burayı. Son geldiğinde, “Burada, bu cennet köşesinde yaşamalıyım hayatımın kalan yıllarını…”  diye kesin kararını vermişti. 

“Önce şartları oluşturmak gerek; sonra her şey yoluna girer, karar vermek başarmanın yarısıdır.”  diye düşünüyordu. Öyle de oldu. 

Nihayet 12 saatlik yol bitmiş ve yeni evinin önüne gelmişti. Arabadan inip uyuşan bacaklarını hareket ettirdi, vücudunu şöyle bir esnetti. Ilık bir ilkbahar akşamıydı. Derin nefesler alarak mis gibi havayı ciğerlerine doldurdu, “ Yeni evine, yeni hayatına hoş geldin Şeyda." diye mırıldandı.

Ertesi sabah uyandığında, o kadar uzun bir yolculuğu yapmamış gibi zinde hissediyordu kendini. Zaten az olan eşyalarını yerleştiriverdi. Dışarı çıkıp bir şeyler yemek ve etrafı gezmek için sabırsızlanıyordu. Evden çıktığında az ilerde bir fırın gördü. Buram buram taze ekmek ve simit kokuları etrafa davetkar bir şekilde yayılmıştı. Şeyda da bu davete uyup fırına doğru yürüdü. Tazecik bir simit aldı. Hem iştahla çıtır çıtır sıcacık simidi yiyor hem yürüyordu. Yol kenarlarında ve evlerin önlerinde harika renk ve güzellikleriyle begonviller, adını bilmediği çiçekler, yasemenler ve palmiyeler... “Ne güzelsiniz, çok güzelsiniz.” diyerek arada keyifle şarkılar mırıldanıyordu.

Daracık sokakların iki yanına sıralanmış evler birbirlerine el ele tutuşacak kadar yakındı. Beyaza boyanmış taş duvarlar, çok eski zamanların izlerini taşıyan taş binalar atmosfere büyülü bir hava katıyordu. Uzun saatler o sokaktan diğer sokağa girip çıkarken kendini tarihte geçmiş bir zaman diliminde hissetti. Hele hele iki kişinin yan yana  geçemeyeceği o dar sokaklar... Yavaş adımlarla sahile yürümeye başladı. Güneş turunculaşan ışınlarıyla ufukta sarılar ve kırmızılarla denize yansıyor inanılmaz bir şölen sunuyordu. “Ah…” diye iç geçirdi; “Hayallerimi süsleyen yerdeyim sonunda, biraz zor da olsa işte buradayım.”

Deniz kenarında bir kafeye oturup çayını yudumlarken, denizle göğün ufukta kucaklaşmasını, mavi-gri bulutlara baktıkça bulutların resim çizen halini, kayarak göğü adımlamasını dalgınlaşan gözlerle izliyor, yüzüne mutlu bir tebessüm yayılıyordu. Az ilerde yüzyıllardır ayakta kalan kasabayı kanatları altına alır gibi duran heybetli kaleye kaydı bakışları. Kim bilir neler yaşanmıştı orada? Denizde cirit atan, saldıran korsanlar, savaşan şövalyeler, yapılan savaşlar, yaşanan aşklar,
sürülen hayatlar...

Bunları düşünürken kalenin burçlarında birden bir hareket fark etti. Bir omzu açıkta, beli parlak sarı bir kemerle toplanmış beyaz uzun elbiseli, simsiyah bukle bukle saçları rüzgârdan savrulan bir kadın... Kucağında beyazlar içinde bir bebek, elinden tuttuğu küçük bir çocukla öylece hareketsiz duruyordu. Kısa bir an sonra kale
burçlarının denizle sonlandığı yere doğru ilerledi. Burçların ardındaki denize doğru bakıyordu. Bebe ve elinden tuttuğu küçük çocukla birlikte kendini denizin serin sularına bırakıverecek gibi duruyordu.
Şeyda korku ve telaşla “Hayır, hayır yapma!” diye haykırdı.

O kadar yakınındaydılar ki kadının siyah, iri, hüzünlü gözlerini görebiliyordu. Kadın bir adım daha attı...
“Hayır, hayır yapma!” diye bir kere daha haykırdı Şeyda.

- Hiçbir şey çocuklarından ve hayatından önemli değil, yapma! 

Şeyda birden irkildi. Gerçekten bağırmış mıydı? Telaşla etrafına bakındı, diğer masalarda oturanlar duymuş muydu, kalenin burçlarındaki kadını görmüşler miydi? Şeyda merakla bakışlarını kaleye çevirdi. Kadın ve çocuk hâlâ oradaydılar. Kadın denize atlamakla atlamamak arasında bocalıyordu.

Şeyda tekrar, “Geçecek yapma!” dedi telaşla.

Tam o anda kadının kucağındaki bebek ağlamaya başladı. O kadar yakındaydılar ki kadının gözlerinden akan yaşları görebiliyordu.

“Bebeğin karnı aç! Emzir bebeğini…”  diye mırıldandı.

Kadın duymuş gibi bebeğini göğsüne bastırdı. Ne kadar zaman geçmişti bilemiyordu Şeyda. Zaman mefhumu kaybolmuştu. Kalenin arkasındaki gür ağaçların ardında bir toz bulutu yükseldi. Kahverengi yelesi her adımında dalgalanan, tüyleri pırıl pırıl bir at dörtnala kadına doğru geliyor, üstünde atıyla bütünleşmiş adamın pelerini rüzgardan uçuşuyordu. Şövalye giysili adam, kadının yanına tam zamanında ulaştı. Olmakla olmamak, gitmekle kalmak arası ince bir çizgide…. Adam atın üstünden inmeden kadını kucağındaki bebeğiyle birlikte hızla çekip atının terkisine aldı. Küçük çocuğu da önüne, kollarının arasına yerleştirdi. Geldiği yöne doğru hızla yönelirken dönüp Şeyda’ya el salladılar, Şeyda da onlara el salladı ve hızla uzaklaştılar.

Şeyda derin nefesler alarak yüzünü ellerinin arasına aldı. Sandalyeye mıhlanmış, gözlerini kaleden ayıramıyordu. Adeta şok yaşıyordu. Ne olmuş ne yaşamıştı ? Hiçbir fikri yoktu Şeyda'nın.

Ertesi gün ve daha sonraki günlerde Şeyda aynı yerde oturup meraklı gözlerle kaleye bakmaya devam etti...

***

TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE  KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...

Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz

Editör: Deniz İmre

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi