BU ŞEHİRDE KİMSE ISINAMIYOR
“Unutmak, unutmak ve en çok da unutulmak…”
Kadın bu cümleyi yutkunarak fısıldadı. Her gece düşünmekten delirme noktasına gelmişti. Gecelerce unutmayı denemiş, karanlığın içine süzülen hatıraları bastırmaya çalışmış, ama başaramamıştı.
Bir zamanlar şöhretin eşiğine kadar gelmişti. Güzel, genç, alımlıydı. Kamera onu sevmişti ama kamera gibi adamlar da onu sevmişti; parlak sözlerle yaklaşan, sonra bir anda gölgesini alıp giden… İşte o adamlardan biri, hayallerinin celladı olmuştu.
Zaman geçtikçe her şey birer birer dökülmüştü elinden. Umutsuzluk, her sabah uyanır uyanmaz boğazına çöken bir yılan gibi dolanıyordu etrafında. En kötüsü de artık iki çocuğunun gözlerinin içine bakamıyor olmasıydı. Sevcan ve Orhan… O iki küçük yürek, her gün biraz daha annelerinin kayboluşuna tanıklık ediyordu.
Kadının saçları karmakarışık, gözlerinin altı mora çalan halkalarla çevriliydi. Elinde içki şişesiyle salonda gezinirken bazen gardıropta elbiselerin altına sakladığı eski bir fotoğraf albümünü çıkarıyor, sayfalarını ağlaya ağlaya karıştırıyordu. Sevcan, annesinin bu hâllerine alışmıştı ama alışmak sevmek değildi. Ne zaman annesinin omzuna başını koysa, iç çekişlerine karışan buruk bir koku siniyordu ruhuna.
Son günlerde anneleri daha da hırçınlaşmıştı. Babaları başka bir kadına gidip evi terk edince, bu öfke iyice derinleşmişti. Gerçi babaları evdeyken de huzur yoktu ama şimdi yalnızlık, kadını başka bir karanlığa sürüklemişti. Sofrada yemek yoktu artık; bayat ekmek kırıntıları ve birkaç zeytinle gün devriliyordu.
Bir sabah kapıya ev sahibi dayandı. “Yetti artık!” diye bağırarak kapıyı yumrukladı. Kadın o gün daha da içine kapandı.
O gece televizyonu açtı. Ekranda bir şarkıcı “Yok Başka Hayalim” adlı şarkıyı söylüyordu. Kadın bardağını televizyona doğru sallayarak öfkeyle bağırdı:
“Ben de böyle meşhur olacaktım! Hayatım hiç böyle olmayacaktı, lanet olsun!”
Çocuklar bu ani çıkışla oldukları yerde kalakaldılar. Gözlerinde korkudan başka bir şey yoktu.
Gülcan artık hayata tutunamayan bir anneydi. Ayağa kalktı, dışarı çıktı. Az sonra elinde gazete kâğıdına sarılı bir şişeyle geri döndü. Bu şişe daha önce kullandıklarından farklıydı. Tuvalete doğru gitmeden önce şişeyi lavabonun kenarına bıraktı. Sevcan usulca yaklaşarak gazete kâğıdını araladı. Üzerinde yazan kelimeyi okudu: “Tarım ilacı.”
Birden hatırladı. Bir kere eve fareler bastığında babası aynı şişeyle eve ilaç sıkmış, o gece babaannelerine gitmişlerdi.
“Ama şimdi fare yok…” diye fısıldadı kendi kendine.
Annesi tuvaletten çıktı, şişeyi eline aldı. Ardından çocuklarını yanına çağırdı.
“Orhan, ağzını aç. Bu ilaç… Tüm dertlerimizi bitirecek bugün.”
Annesinin sesi ürkütücüydü. Sevcan korkuyla titredi.
“Lütfen anne…”
Ama sözlerini tamamlayamadan, annesi kaşıktaki sıvıyı kendi ağzına boşalttı. Ardından bir çığlıkla yere yığılacak gibi oldu. Her yeri titriyordu. Titreyerek dışarı fırladı, bir daha da geri dönmedi.
Günlerce ondan haber alınamadı. Çocuklar koruma altına alındı. Bir komşu ziyarete geldiğinde fısıldadı:
“Anneniz hastanede çok uzun süre kaldı. Yemek borusu yanmış. Zehir tüm organlarına yayılmış. Dayanamadı.”
Gazeteler bir süre “Şöhretin Eşiğinden Hazin Sona” başlıkları attılar. Gülcan, hayatı boyunca aradığı manşetlere ölümüyle ulaşmıştı.
Çocuklar ise, Çocuk Esirgeme Kurumu’na teslim edilmişti. Ve hayat, onların çocukluklarını travmalarla mühürleyerek devam etti.
Yıllar geçti. Sevcan ve Orhan büyüdüler.
İstanbul şehrinde yaşamaya devam ettiler. Bu şehir hâlâ göz kamaştırıyordu ama o ışıkların altında kimlerin yok olduğunu en iyi onlar biliyordu.
İkisinin de annelerinden miras kalan bir sesi vardı. Yavaş yavaş şarkılar söylemeye başladılar. Küçük videolarla insanlar onları tanımaya başladı. Derken bir gün, bir yetenek yarışmasında birinci oldular. Sahne ışıkları üzerlerine döküldü. Kamera onları sevdi.
İşte o gece, ışıklar altında bir ödül alırken Orhan sadece gülümsedi. İçinde bir yerlere yavaşça süzülen o tanıdık şeyi hissetti:
Zehir.
Şöhretin, yalnızlığın, unutulmuş çocukluğun zehri…
O an annesinin yıllar önce söylediği cümle geldi aklına:
“Bu şehirde herkes parlıyor ama kimse ısınamıyor…”
Gülümsedi.
Parlıyordu evet.
Fakat onun da ablası Sevcan’ın da hâlâ içi buz gibiydi.
Işıklar üzerlerindeydi, alkışlar kulaklarındaydı ama içlerinde hâlâ bir annenin eksik sesi yankılanıyordu.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz














































