ARININ GİZEMLİ DANSI
O sabah, pencerenin önünde oturmuş, dışarıdaki rüzgârın ağaçların yapraklarını nasıl titrettiğini izliyordum. Gökyüzü, altın sarısı bir ışıkla aydınlanmış, zaman sanki ağırlaşmıştı. Tam o sırada, küçük bir ziyaretçim içeri süzüldü.
Siyaha çalan incecik bedeni, turuncu benekleriyle, hafifçe titreşen kanatlarıyla bir yaban arısıydı bu. Havada süzülüşü rastgele bir uçuş değil, sanki kadim bir dansın parçasıydı. Kitap raflarının önünde birkaç kez dönerek kayboldu. Sanki kendi dünyasına, sadece onun bildiği bir âleme çekilmişti. Belki de bir mesaj getirmişti ya da sadece kısa bir mola vermişti.
Tam o sırada kapı zili çaldı. Açtığımda, karşı komşumun gözlerinde hafif bir korku ve şaşkınlık: “Evime sürekli bir yaban arısı girip çıkıyor. Pencereleri açmaya korkuyorum, ne yapmalıyım?” diye sordu.
Gülümseyerek başımı salladım. “Benim evime de girip çıkıyorlar. Ama şimdilik bir zararları yok. Aradıklarını bulamazlarsa giderler, merak etme.”dedim.
Birkaç gün sonra yanıldığımı anladım. Çünkü arılar gitmek şöyle dursun, sanki bana ait bir dünyanın parçası olmuşlardı. Pencereleri kapatsam da başka bir yerden içeri sızıyorlardı. Kitap raflarının arasında bir topluluk oluşturmuşlardı. Sessizliklerinde gizli bir harmoni vardı, kanatlarının titreyişi bir müziğin ritmi gibiydi.
Günler geçti. Her gün, pencerenin kenarına konup içeri girmeye çalışıyorlar, ben geriye çekildiğimde hızla içeri süzülüyorlardı. Adeta aramızda görünmez bir bağ oluşmuştu. Konuşmasak da birbirimizi anlıyorduk. Onlar bana zarar vermiyor, ben de onların varlığını kabul ediyordum. Bazen pencerenin önünde durduğumda, havada asılı kalıp beni izlediklerini hissediyordum. Belki de beni test ediyorlardı.
Tam bir ay boyunca her gün geldiler. Sonra bir gün, aniden yok oldular. İlk günlerde fark etmedim. Ama birkaç gün geçince, onların yokluğunda evin sessizliği daha da derinleşti. Kitap dolabının raflarını dikkatlice indirdiğimde, orada küçük yuvalar buldum. İnce ince işlenmiş, özenle yapılmış, ama bomboş yuvalar. Yavrularını büyütüp gitmişlerdi.
O anda içimde tuhaf bir his uyandı. Sanki yıllardır tanıdığım bir dostum sessizce vedalaşmadan çekip gitmişti. Onlar bana ne bırakmışlardı, gerçekten bilmiyordum. Ama benden bir şey almamışlardı, bunu biliyordum.
Bu hikâyeyi arkadaşlarıma anlattığımda, bazıları korkuyla ‘Yuvalarını hemen yok etmelisin!’ dedi. Bazıları ise gülüp geçtiler. Ama bir arkadaşım, annesinin ona bir zamanlar söylediklerini hatırladı.
Arapça birkaç kelime mırıldandıktan sonra gülümseyerek dedi ki: “Annem derdi ki yaban arıları bir eve girdiyse o eve bereket, sağlık ve huzur getirirler. Onlar sana bir armağan bırakmıştır. Belki farkında bile değilsin.”
Bu sözler içimde yankılandı. Belki de gerçekten bana bir şey bırakmışlardı. Ama bu bir altın ya da somut bir armağan değildi. Daha derin, daha eski bir bilgiydi bu. Sessizliğin, doğanın ve uyum içinde yaşamanın gerçekliğiydi.
Belki de gerçekten şanslıydım. Çünkü onları anlamaya çalışmış, korkuya kapılmadan onlarla birlikte var olmuştum. Kim bilir, bir gün yine gelirler... Ya da, bana öğrettikleriyle hep burada kalırlar.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz















































