HALİL HİKMET ATICI İLE “KIRIK MÜHÜR” ADLI ROMANI ÜZERİNE
— Değerli okurlar, bugün edebiyat dünyasına yazdığı “KIRIK MÜHÜR” adlı romanıyla taptaze bir giriş yapan kıymetli yazarımızla birlikteyiz.
Konuğumuz Sayın Halil Hikmet Atıcı…
Yazarlık serüveninden yayınlanan kitabına, edebiyata bakışından yazma disiplinine kadar pek çok konuda sohbet edeceğiz kendisiyle.
Halil Bey…
Öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.
— Sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Kimdir Halil Atıcı?
— Merhabalar. Öncelikle bu röportaj için başta size, daha sonra tüm Truva Edebiyat Dergisi ailesine ve okurlarına çok teşekkür ediyorum.
Klasik tanımlara bağlı kalırsak 1982 doğumlu, evli, iki çocuk babası bir araştırmacıyım. Ancak takdir edersiniz ki bu tanımlar kendimi size ifade etmek için biraz sığ kalıyor. Ben bu etiketlerin ötesinde; kendi hayal dünyasında sürekli senaryolar üreten bir hayalperest, merak ettiği her yeni bilgiyi tutkuyla irdeleyen bir araştırmacı ve kişinin sınırları olmadığına inandığı için kendini geliştirmekten asla usanmayan, değişime ve dönüşüme açık biriyim. Ve son olarak, hepinizin bildiği gibi; henüz ilk kitabı yayınlanmış, heyecanlı ve yolun başındaki bir yazarım.
— Yazmaya ilk başladığınız dönemde sizi etkileyen isimler veya eserler oldu mu?
Hatta sorumu bir adım daha ileri götürüp yazarlık serüveninizde dönüm noktası olarak gördüğünüz bir an ya da eser var mı diye sorsam size… Ne yanıt verirdiniz?
— Bu yaşıma kadar çok farklı türde kitaplar okudum; çocuk kitapları, fantastik hikâyeler, korku romanları, sürükleyici maceralar, klasikler ve kişisel gelişim kitapları... Etkisinden çıkamadığım, hikâyesini hiç unutmadığım eserler oldu. Ancak her sayfasını keyif alarak okuduğum yazarların başında Dan Brown ve Adam Fawer gelir. Zaten kendi hikâyemi anlatırken kurgu tarzımı genellikle onların dünyasıyla ilişkilendirerek tanımlamayı tercih ediyorum.
Yazarlık serüvenimde tek bir dönüm noktası eseri ararsanız sanırım dürüst olmam gerekir: Kırık Mühür'ü yazarken beni bu serüvene iten dışsal bir yazar veya hikâye olmadı. Kırık Mühür; dışarıdan bir etkiden ziyade, kendi iç dünyamdaki merakın, rüyaların ve araştırmacı kimliğimin doğal bir sonucu olarak ortaya çıktı. Benim için asıl dönüm noktası, başkalarının hikâyelerini okumak değil, kendi zihnimdeki hikâyeyi kağıda dökmeye başladığım o ilk andı.
— “Hiç yazamam.” dediğiniz bir konu veya bir tarz var mı?
— Aslında birkaç tane var. Örneğin, romantik türde bir roman yazabileceğimi pek düşünmüyorum.
Bu, yazamayacağımdan ya da bu yönümün eksik olmasından değil; aksine eşimle olan ilişkimizde romantizme, şiirlere ve şarkılara yer veren duygusal bir tarafım vardır. Hatta Kırık Mühür’de yer alan, şu an YouTube üzerindeki Kırık Mühür sayfasından ulaşabileceğiniz doğum günü şarkısının sözlerinin büyük bir kısmını bizzat eşim için kaleme almıştım. Ancak aşkı yaşamak ve onu kurgu dünyasında bir romana dönüştürmek, benim gözümde birbirinden çok farklı disiplinler.
Bir de kişisel gelişim kitabı yazamayacağımı söyleyebilirim. Belki bu görüşüme katılan az olur ama “kişisel” gelişimin doğası gereği “kitlesel” bir reçete sunmanın mümkün olmadığına inanıyorum. Benim gelişimimi sağlayan koşullar veya imkânlar, okuyucunun hayatında aynı karşılığı bulmayabilir. Dolayısıyla, kişisel gelişim alanında tümevarım yapmak veya herkes için geçerli doğrular üretmek, benim bakış açımla pek örtüşmüyor; bu yüzden bu tür, kendi yazarlık sınırlarımın dışında kalıyor.
— Yazarken kendinize baktığınızda kendinizi daha çok nasıl görürsünüz: Bir mimar gibi mi yoksa bir kâşif gibi mi?
— Kendimi kesinlikle bir mimardan ziyade, bir kâşif olarak tanımlayabilirim. Bir mimar gibi hayali dünyalar inşa etme derdinde değilim; tam tersine, izlediğim filmlerde veya okuduğum romanlarda mekânların gerçekliği beni hikâyeye bağlayan en önemli unsurdur. Hatta bir romanda geçen yerleri, imkânım varsa gidip yerinde görmek, tıpkı uzun zamandır tanışmak istediğim bir ünlüyle karşılaşmışım gibi bana büyük bir heyecan verir. Bu yüzden hikâyelerimde kurgusal mekânlar yaratmaktan ziyade, gerçekliğin dokusunu taşıyan alanları kullanmayı tercih ediyorum.
Kâşiflik kısmına gelince; bu kavram yazarlık tarzıma çok daha derin bir şekilde oturuyor. Bir bilmeceyi çözmek, bilinmeyeni aydınlatmak ve katmanların altındaki gerçeği ortaya çıkarmak... Bunlar, Kırık Mühür’ün hikâye yapısını oluşturan temel taşlar. Dolayısıyla yazarken kendimi bir tasarımcıdan çok, gizemli bir haritanın üzerindeki izleri takip eden ve o gerçekliğe ulaşmaya çalışan bir kâşif gibi görüyorum.
— Sizce bir kitabın iyi olduğunu kim belirler: Eleştirmenler… Zaman… Satış rakamları… Ya da okurlar mı?
— Aslında saydığınız tüm kriterlerin bir geçerliliği var; ancak tek başına hiçbirinin bir kitabı “iyi” olarak tanımlamaya yettiğine inanmıyorum. Bu kriterlerin tek başına taşıdığı değer değişkenlik gösterebilir. Ancak bana göre, en az ikisi bir araya geldiğinde bir anlam kazanmaya başlar. Eğer üçü birleşirse o eser “mutlaka okunmalı” statüsüne yükselir; hepsi bir arada olduğu noktada ise artık “klasik” bir eserden bahsediyoruz demektir. Bu benim kişisel bakış açım. Mutlaka içlerinden birini tercih etmem gerekseydi... Sanırım zorlanırdım. Dediğim gibi, tek bir kıstasın bir kitabın ruhunu ve edebi değerini tam olarak yansıtmaya yetmeyeceğini düşünüyorum.
— Yazarken belirli bir çalışma düzeniniz veya ritüeliniz var mı? Kitabı yazmaya başlarken önce konu mu, karakter mi, yoksa bir cümle ya da duygu mu sizi harekete geçiriyor?
— Bu da emin olamadığım bir soru.
Öncelikle sorunuzun ikinci kısmından başlayayım; farklı projelerim olsaydı her birinin çıkış noktasının da birbirinden farklı olacağına eminim. Kırık Mühür için her şey bir hikâye örgüsüyle başladı; ana fikir zihnimde netleşince karakterler, mekânlar ve olaylar birbirini takip etti. Ancak aklımda olan diğer hikâyelerden bir tanesi, tamamen karşılaştığım çok ilginç bir karakterin zihnimde bıraktığı etkiyle doğdu. Yani ilham, o anın koşullarına ve beni besleyen duyguya göre değişkenlik gösteriyor.
Çalışma düzenime gelecek olursak… Dürüst olmak gerekirse katı bir çalışma disiplinim yok. Ben, “o anın büyüsüne” inananlardanım. Ancak yazarken zaman olarak düşüncelerimle baş başa kalabildiğim anları tercih ediyorum. Gecenin geç saatleri veya sabahın erken saatleri olabilir. Ayrıca vazgeçilmezim olan bir atmosferim var: Arka fonda mutlaka Hans Zimmer’ın o derin ve atmosferik müzikleri çalar. Yanımda dumanı tüten kahvemle o dünyanın içine girdiğimde zamanın nasıl geçtiğini unuturum. Benim için yazmak, planlı bir inşa sürecinden ziyade, o müziğin eşliğinde zihnimde parlayan kıvılcımların parmak uçlarımdan satırlara döküldüğü, büyüleyici bir yolculuk demek.
— Bugün eğer fırsatınız olsaydı edebiyat dünyasında değiştirmek istediğiniz tek şey ne olurdu?
— Edebiyatın doğasında zaten bir başkaldırı ve yenilik var. Eğer bir şey ekleyebilseydim bu sadece “cesaret” olurdu. Bugün bir ressam, tuvalinin başına geçtiğinde “Acaba bu resim piyasada ne kadar satar?” kaygısıyla renklerini seçmiyor; ruhunun yansımasını, duygusunun akışını tuvale döküyor. Ne yazık ki edebiyatta kitaplara da tıpkı bir dizi veya film gibi, dönemsel moda akımlarının bir parçasıymış gibi yaklaşıldığını görüyorum. ‘Toplumda şu an ne konuşuluyor?’ sorusu, yerini ‘Anlatılması gereken hikâye ne?’ arayışına bırakmalı. Yazarların satış odaklı bir popülizmden ziyade içlerinden gelen o saf anlatıma sadık kalabildiği, türlerin ve disiplinlerin birbirini özgürce beslediği bir atmosferi görmeyi çok isterdim. Çünkü edebiyat, moda olanı değil; insanın özündeki kalıcı olanı anlatmalı.
— Edebiyat daha çok hangisiyle ilgilidir sizce: Cevap vermek mi yoksa soru sormak mı?
— Aslında edebiyatı bir “soru” veya “cevap” eksenine hapsetmek, onun o uçsuz bucaksız doğasına biraz haksızlık olur, diye düşünüyorum. Bana göre edebiyat, zihinden ziyade kalbe, mantıktan ziyade duyguya hitap eden bir ifade biçimi; tıpkı bir şiirin tınısı, bir şarkının içimize işleyen melodisi ya da bizi bambaşka hayatların içine sokan bir filmin atmosferi gibi...
Yazı, duygularımızın kelimelere dökülmüş hali olduğunda ancak bir “edebiyat” eseri olur. Dolayısıyla edebiyat, bir şeyler öğretmek veya sorgulatmaktan ziyade, insanın ruhuna dokunabilmek, o duygusal frekansı yakalayabilmek ve okura “yalnız değilsin” hissini verebilmektir bence.
— Dilerseniz şimdi biraz da Truva Yayınları’ndan çıkan yeni kitabınız “Kırık Mühür” hakkında konuşalım. Kitabınızı okurlarımıza tanıtalım isterim. Ben kitabınızı okudum, sürükleyici ve heyecan dolu bir kitaptı; kaleminize sağlık, devamını da bekliyorum, belirteyim. Doğrusu, kitapta sayfalar ilerledikçe ‘Acaba şimdi ne olacak?’ sorusu hep yanı başımdaydı.
Şimdi sorularıma geçmek istiyorum hemen…
— Yeni yayınlanan kitabınızın; Kırık Mühür’ün ortaya çıkış hikâyesini anlatır mısınız? Bu kitabı yazmaya sizi iten temel duygu veya düşünce neydi?
— Kırık Mühür, aslında bir açıdan bakıldığında felsefi bir kitap. Nasıl diye soracak olursanız…
Doğru nedir? Doğru kime veya neye göre doğrudur? Bir şeyin yanlış olması, onu gerçekten yanlış yapar mı? Bu soruları kendime sıkça sorarım. Bana yeni bir bilgi geldiğinde veya bir öğreti dayatıldığında, onu öylece kabul etmek yerine “Neden?” diye sormayı, mantığını irdelemeyi tercih ederim. Kendi doğrularımın peşinde koşmak, benim için her zaman daha kıymetli olmuştur. Kırık Mühür de tam olarak bu zeminde yükseliyor. Kahramanımız kendisine öğretilen bir “doğru” ile yola çıkıyor, ancak zamanla bu doğrunun sınırlarını ve gerçekliğini sorgulamaya başlıyor. Yani kitap, doğru ile yanlışın birbirine karıştığı o gri alanı ve farklı bakış açılarından bakabilmeyi anlatıyor. Özetle, beni bu hikayeyi yazmaya iten temel duygu aslında empati…
Kırık Mühür, işte bu empati arayışının bir yansıması.
— Kırık Mühür’ün yazım sürecinde sizi en çok zorlayan ve en çok heyecanlandıran kısım neresiydi?
— Zorlayan değil de daha çok heyecanlandıran anlar diyelim. Kırık Mühür'ü yazarken gerçek gök olaylarını bir referans noktası olarak aldım. Özellikle 1982 yılındaki o meşhur gezegen diziliminden başlayarak 2024'e kadar gerçekleşen süreci inceledim. Bu yıllar arasında toplamda altı büyük dizilim gerçekleştiğini fark ettim. İlginç olan şu ki 1982'deki o “tam kadro” dizilimle 2024'teki dizilim arasındaki en büyük fark, Venüs’ün—yani gökyüzündeki o “en parlak” rehberimizin— bu dizilimlerin dışında kalmasıydı. Hikâyemi kurgularken bu astronomik gerçekliğin kurgumla bu kadar kusursuz örtüşmesi, beni hem inanılmaz heyecanlandırdı hem de ürküttü. Sanki hikâye kendi yolunu buluyordu...
— Kırık Mühür’deki karakterleriniz ne ölçüde gerçek yaşamdan izler taşıyor?
Bu soruyu sorarken şunu merak ediyorum aslında; özellikle kitabınızda Harun’un gördüğü rüyalar… Gerçek hayatta bir yansıması, bir karşılığı var mı bu rüyaların?
— İlginç ve bir o kadar da doğru bir noktaya değindiniz. Kırık Mühür'ü benim için özel ve “yaşanmış” kılan kısım da tam olarak bu. Harun’un rüyalarının o gizemli ve sembolik yapısı, sizi bu soruyu sormaya yöneltti sanırım.
Haklısınız… Kırık Mühür'ün ana omurgasını oluşturan o rüyaların tamamı, aslında bizzat kendi rüyalarım. Kitabı yazmaya başlamadan önce zihnimin derinliklerinde, bilinçaltımın kurgusunda çok farklı bir dünyanın kapılarını aralayan rüyalar görüyordum. Eşimin tavsiyesiyle bu rüyaları bir kenara not etmeye başladım. Yazdıkça aralarında şaşırtıcı bir ilişki olduğunu, her parçanın birbirini tamamladığını fark ettim. O notlar birleştikçe de kitabın hikâyesi zihnimde şekilleniverdi. Kısaca cevabım evet; kahramanımızın yaşadığı o rüyalar bana ait. Tabii sadece finaldeki o son rüya hariç; o, kitabın kendi kurgusuyla doğan, hikâyenin tamamlayıcı parçası olan bir rüyaydı. Diğerleri ise doğrudan benim zihnimin yansıması.
— Röportajımızın sonuna doğru ilerlerken şunu sormak istiyorum: Kırık Mühür’ü tamamlayıp son noktayı koyduğunuzda ne hissettiniz, hangi duygular başınıza üşüştü?
— Buna çok samimi bir şekilde cevap vermek isterim: Son noktayı koyduğum anda içimden geçen ilk duygu ‘Başardım!’ oldu. Hikâyeyi kurgularken aslında bir sanat eseri inşa ediyorsunuz; yaratım sürecinde çoğu zaman insanlar ne der veya nasıl karşılar diye düşünmüyorsunuz, eser o an sadece size ait bir dünya oluyor. Kırık Mühür'ü tamamladığımda ise o dünyanın artık kendi başına yaşaması gerektiğini, okurlarıyla buluşması gerektiğini hissettim. Fakat tabii ki o kaçınılmaz soru da zihnime düştü: ‘Ya beğenilmezse?’
Bu süreçte en büyük dayanağım her zaman en yakınım, eşim oldu. Onun değerlendirmeleri, yorumları ve bana verdiği o sarsılmaz cesaret olmasaydı belki de bugün bu röportajı veriyor olmazdım. Kırık Mühür benim eserim, ancak onun bugün bir okurla buluşma cesaretini kazanması, tamamen eşimin bana duyduğu güvenin bir yansımasıdır.
— Şu sıralar üzerinde çalıştığınız yeni projeler var mı?
— Öncelikle üzerinde yoğunlaştığım akademik bir doktora tezim var; önümüzdeki birkaç ay içinde onu tamamlamayı hedefliyorum. Ancak yazarlık tarafında aklımda şu an iki farklı proje var. İlki, Kırık Mühür'ün dünyasını genişletecek bir devam kitabı; ikincisi ise yine Kırık Mühür gibi psikolojik ve mistik unsurların harmanlandığı bambaşka bir hikâye. Şu aşamada daha fazla ipucu vererek sürprizleri bozmak istemem ancak her ikisi üzerinde de zihinsel hazırlıklarım devam ediyor.
— Röportajımızın sonuna geldik; son sorumla dilerseniz röportajımızı kapatalım.
Son sorum şu olacak size:
Bugün röportajı siz yönetseydiniz ve kendinize yalnızca tek bir soru sorma hakkınız olsaydı o soru ne olurdu?
— Aslında çok güzel bir soru. Eğer koltuğun diğer tarafına ben geçseydim kendime şunu sorardım:
‘Tüm bu farklı kimliklerin, yani akademisyen, araştırmacı, yazar arasında mekik dokurken seni hepsinde yorulmadan yolculuğa devam etmeye iten o temel merakın kaynağı nedir?’
Ve cevabım da şu olurdu: ‘Sınırların sadece zihnimizde olduğu inancı.’ İnsan, gerçek sınırlarını keşfettiğinde veya o sınırları esnetmeyi öğrendiğinde, aslında kendine yeni bir dünya inşa ediyor. Ben hem mesleğimde hem de edebiyatta, hep o ‘Sınırların bittiği yerde ne var?' sorusunun peşinde koştum. Beni besleyen şey, o belirsizliğin içindeki keşif tutkusu.
Değerli görüşlerini bizimle paylaştığı için kıymetli yazarımıza teşekkür ediyoruz. Yeni kitabının edebiyat dünyasında hak ettiği ilgiyi görmesini diliyor, üretken kaleminden çıkacak yeni eserleri merakla bekliyoruz.
Çok teşekkür ediyoruz.
***















































