ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 16-08-2024 15:18

Yarısı Dolu / Gülden Bulut

Yazan: Gülden Bulut -YARISI DOLU

Yarısı Dolu / Gülden Bulut

YARISI DOLU

Açılan buzdolabı kapağının bir hışımla kapatılmasından sonra kendimizi burada bulacağımız hiç aklıma gelmezdi. Eşim en son buzdolabının kapak kısmına, yarısı dolu olan su şişesini koyduğumu gördüğünde sinirlendi.  Bence olayın buralara gelmesine hiç gerek yoktu. Yarısı doluydu zaten. Fakat o her zaman evliliğimizin her aşamasının dolu tarafını değil boş tarafını gördü. Nihayet istediği olmuştu. Birazdan hâkimin karşısına çıkacaktık. O boşlukları anlatacak bense boşlukların içini dolduracaktım.

Bir hastane koridorları, bir de adliye koridorları böyle yarısı endişeli yarısı kaşları çatık insanlarla doludur herhalde. Her iki koridor da amacına erişen, sağlığına kavuşanların yanında mağlubiyet yaşayan, amansız hastalığa tutulduğunun farkına varanlarla dolu. Hastalıkta, sağlıkta, adalette bizim için değil mi? Koridorların dolu olmasına da sevinmek lazım. Tabii ki boş olması önemli fakat dolu ki sıkıntıları giderenler var.

Bunları içimden geçirirken bana yarı arkasını dönmüş eşime takıldı gözüm. Sinirden kaşlarının birbirine yaklaşması alnını yedi parçaya ayırmış yatay çizgilerle doldurmuştu. Tüm bunları tam da şu anda bu adliye koridorlarında söylemiş olsaydım, değil kaşlarının birleşmesi koridordan geçen bir hâkime “alın şunu başımdan, ömrümü yedi bitirdi benim!” diye bağırabilirdi. Beraber yaşanan koskoca yedi yılı tek bir kelimesiyle parçalar, öğütür, yetmedi onu sindirmek için de elinden geleni yapabilirdi.

Parçalanmaya, öğütülmeye alışmıştım ama tek bir celsede sindirilmeyi hazmedemeyecektim. Eğer hâkim dinlerse tanışmamızın en başından başlayıp buzdolabı kapağının açılıp, kapandığı o ana kadar her şeyi anlatabilirdim. Beni anlarsa hak verecekti her davranışıma. Eşimin yedi parçaya ayrılan alnının kırışıklığının ben de uyandırdığı duygudan sonra içimden geçirdiklerim kendimi temize çıkarmaya yetmişti gibi hissettim. Sanki birazdan hâkimin karşısına çıktığımızda; “Eşiniz haklı Seval Hanım.”der gibi eşimin suçlamalarına karşı bir bakış atacaktı. Elindeki tokmağı masasına sertçe vurup ‘karar!’ diyecekti. Masanın önünde parmaklarının ömrünü klavyenin tuşlarında geçiren “yaz kızım”eşlerin arasındaki problemin fındık kabuğunu doldurmadığını ve duruşmanın ileri bir tarihe ertelendiğini yazacaktı.

​Bir giriş tarafta, bir de çıkışa yakın olan merdivenin bağlandığı koridorun sonunda pencerelerin olması, duruşma saatini beklediğimiz koridorun havasını, insanların da kalabalığından olsa gerek iyice havasız olmasına sebep oluyordu. Belki de beklemek havasız bırakıyordu insanı. Haklı iken kendini savunamamak haksız duruma düşmek, havasız kalmaya yetiyordu.

Seval’le birbirimizi lise yıllarından beri tanırız. O zamanlar aramızda duygusal bir yakınlık olmasa da iyi geçinirdik. Liseden sonra aynı üniversitenin farklı bölümlerini kazandık. Kendimizi yabancı hissettiğimiz topraklar bizi biraz daha birbirimize yakınlaştırdı. Derslere aynı fakültenin kapısından giriş yapmamız ve ders aralarını birlikte değerlendirmemiz tüm bunların yanında memlekete aynı otobüsle bazen yan yana dönüşümüz içimizdeki boşluğu doldurdu. İçimizde eksik kalan sevgi arayışı kaderin bizi birbirimize yazmasıyla tamamlandı. Zamanla ders arası buluşmalarımız çoğaldı, farklılaştı. Birbirimize zaman ayırmak için ders aralarından farklı zamanlarda bulduk. Hatta dersleri bile unuttuk.

Seviyorduk birbirimizi. Ömrün geri kalanını beraber geçirmek için hayaller kuruyorduk. Öyle de oldu. Karşılıklı verdiğimiz “evet” ler bu mahkeme salonunda durduğumuz durağı saymazsak ömrümüzün yedi yılında geçerli oldu.

​İlk yılın şerbeti üzerindeyken ikinci, üçüncü yılla beraber limonun ekşiliği hissedilmeye başlandı. Şerbetin ağdalı halinin şekerlenip çekilmeyecek hale gelmesindense “biraz limon iyidir” diye düşündüm. Limonun tadını görmezden geldim. Ben görmezden geldikçe Seval daha fazla limon sıktı. Yaşadığımız her anda bir eksiklik mutlaka buldu. Eve girerken ayakkabımı kapının önündeki paspasın üzerinde çıkarmam sorun oldu önce...

Ayakkabıyla girmiyordum nihayetinde. Fakat Seval bunu görmedi. O paspasın üzerinde çıkarılmış ayakkabıya odaklandı. Madem başlangıcı ayakkabıyla yaptık ki Seval de öyle yaptı sonra gözünü çoraplarıma dikti. Sorun ben de değildi oysa ki. Çorap kirli sepetinin yerini bulamıyordu. Onlar bulamadıkça Seval bana sinirleniyordu. İki çorap nihayetinde birbirlerinden ayrı da olabilirlerdi. Ben ikisini kavuşturmuşum birbiri ile buluşturmuşum. Yetmedi top yapıp bırakmışım. Yetmedi bunlar gerçekten Seval’e yetmedi. İlişkimizin içindeki boşluklara odaklanıp dolu taraflarını göremedi.

Pantolonumun koltukta hâlâ orada oturuyormuşum gibi kalmış olması, gömleğimin yakasında minik bir lekeyle kapı arkasında asılı kalmış olması evlilik şerbetinin üzerindeki limonun ekşiliğini giderek hissettirmeye yetmişti. Sonra kitaplarıma ve kalemlerime takılı kaldı Seval. Ben okuyordum o kitapların hepsini. Kalemler de kitap renklerine göreydi. Her kitapta önemli gördüğüm altı çizilecek satırları kitabın rengi ile uyumlu kalemle çizmeyi seviyordum. Bir takıntı değildi bu. Fakat Seval taktı kafayı kalem ve kitaplarıma. Tek bir kalem neyime yetmezmiş ile başladı, aldığım kitapları işim bitince gerisin geri kütüphaneye neden yerleştirmiyormuşum ile devam etti. Bitirdi demek isterdim fakat bitmedi. Yediğim yemeğin tabağını makineye koymamam, içtiğim suyun bardağını çalkalayıp kaldırmamam da dâhil edildi. Yemeği yedikten sonra teşekkür ediyor oluşum, suyu kalkıp kendim içişim gözüne görünmedi onun. Sadece boşluklara odaklandı. Boşlukları diline doladı, diline dolananlar evlilik şerbetimizin üzerine ekşidi.

Seval’e göre saymakla bitmez, bana sorsanız bir elin parmağını geçmez davranışlar şimdi beklediğimiz bu koridorun Seval’in çok defa aklından geçirmesine sebep oldu. Her seferinde ben engel oldum. Hayatın dolu taraflarını gösterdim. Ayakkabıyı giyecek ayaklarımın olduğundan başladım önce, sonra birlikte aynı ritimde attığımız adımları hatırlattım. Hiç biri Seval’i ikna etmeye yetmedi. “O zaman kaldıralım kapı önündeki paspası evlilik şerbetimizi ekşitmesin bir paspas.”dedim. Bir paspas kadar sözümün değeri olmadı. Çoraplarım zaten ne kadar muntazam bir top olurlarsa olsunlar evin içinde çıkan maçın galibi olamadılar. Pantolonum, gömleğim, yemek masasında yemek artıklarıyla bekleyen tabağım, su içtiğim bardağım ve canım kitaplarım, kalemlerim Seval’in dilini öfkeyle kapladı.

Seval ise dilinde oluşturduğu bu öfke sözlerinin son kelimesini hep hâkimin karşısında söylemek için sakladı. Yarısı dolu su şişesi sakince buzdolabının kapağında beklerken, Seval önde ben onun arkasında rotamızı adliye koridorlarına çıkaracağını tahmin edemezdi. Ben de edemedim. Şerbetin ekşiden acımtırak bir tada dönüşeceğini kestiremedim.

Yüzüne sinen ekşilikle hayatımızın içindeki tüm boşluklarla nihayet hâkimin karşısındaydı Seval. Paspasın üzerindeki ayakkabıdan başlayıp, tezgâhın üzerinde çalkalanıp kaldırılmayı bekleyen bardağa kadar getirdi sözü. Kendisi yedi yıldır boşluklara odaklanırken nefes almadan konuşmasından dolayı bana kendimi savunacak bir boşluk bırakmadı. Seval konuşurken belki bana da söz hakkı verir diye hâkimin yüzüne odaklandı gözlerim. Seval anlattıkça hâkimin yüzü de şekilden şekle girdi. Seval durmadı, öfkesini tüm ekşiliğiyle duruşma salonuna boşalttı. En son buzdolabının kapağındaki şişeye geldi konu. Bombayı son dakikaya saklarmışçasına bir tavra büründü. Birazdan bombayı fırlatacak ve hayatımızda onun gördüğü boşluklar duruşma salonunun orta yerini kaplayacaktı.

“Buzdolabı, soğuk su, su şişesi, yarısı dolu” kelimeleri Seval’in hararetli konuşmalarında bazen özne, bazen yüklem olarak yerlerini bulup cümle haline gelirken hâkimin tokmağından çıkan ses salonun ortasına bomba gibi düştü.

“Havalar soğuyor dolaba su koymayın.”

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi