DENEME
Giriş Tarihi : 26-06-2026 21:52   Güncelleme : 26-06-2026 21:55

Salim'in Hikâyesi / Sebahattin Polat

Yazan: Sebahattin Polat -SALİM’İN HİKÂYESİ

Salim'in Hikâyesi / Sebahattin Polat

SALİM’İN HİKÂYESİ

Hayatın insanı yenmesi çoğu zaman sanıldığı kadar zor değildir.

Bazen hayatın insanı ezmesine bile gerek kalmaz, insan kendi yenilgisini kendi içinde büyütür.

Her insanın sırtında görünmeyen bir yük vardır; kimi geçmişinden taşır onu, kimi yoksulluğundan, kimi yalnızlığından... Çoğu insan bu yükün altında yavaş yavaş çöker. Bir süre sonra da bunu kader diye adlandırır. Çünkü kader demek, çoğu zaman mücadeleden vazgeçmenin en saygın adıdır.

Oysa asıl mesele kader değildir.
Asıl mesele; zorlu yaşam mücadelesinde insanın ne kadar süre ayakta kalabildiğidir!

Çoğu insan savaşmayı sevmez. Yenilgi ihtimali onları ürkütür. Bu yüzden savaşın kapısından içeri girmemeyi tercih ederler. Böylece kendilerini kaybetmekten koruduklarını düşünürler.

Ama hayat tuhaf bir terazidir,
savaşa girmeyenleri de yenilmiş sayar.

Ben başka türlü insanları severim:
Rüzgâr sert estiğinde yere kapananları değil, ayakta kalmaya çalışanları. Yol karardığında geri dönenleri değil, karanlığın içine doğru yürüyenleri. Hayatın kapısını yumruklayanları…

 İnsanı değerli kılan şey, çoğu zaman hayallerinin büyüklüğü değil, o hayalin peşinden giderken gösterdikleri dirençtir. Korkuya rağmen atılan adımlar, vazgeçmemekteki inat, hayatın duvarlarına çarpıp yine de yürümeye devam edebilmek…

Ben o direnci severim.

Başarıyı da başka türlü tanımlarım:
Başarı para değildir.  Ünvanlar, alkışlar, kalabalıkların hayranlığı hiç değildir.

Başarı, insanın içinden geçen bir hayalin bir gün gerçekliğe değebilmesidir.

İnsanla hayali arasına giren engelleri birer birer aşabilmesidir...

Geçenlerde Salim’in hikâyesini dinledim, bazen bir insanın hikâyesi sadece kendisiyle başlamaz, ondan önce yaşamış bir hayatın gölgesinde filizlenir.

Salim’in hikâyesi de Musa amcayla başlıyordu.

Anadolu’nun unutulmuş köylerinden birinde…
Sabahları sisin ağır ağır tarlaların üzerinden kalktığı, akşamları yıldızların gökyüzünü doldurduğu, hayatın yavaş aktığı bir yerde...

Musa amca orada yaşıyordu.

Mektep yüzü görmemişti belki ama hayatın dilini iyi bilen bir adamdı. Gösterişsiz, temiz, sade bir hayatın içinde on bir çocuklu bir aile babasıydı.

Kalabalık bir ev, dar bir sofra, paylaşılan lokmalar…

Yoksulluk o evde bir misafir değil, 
evin gerçek sahibiydi.

Son çocuk Salim’di.

Hayat ona karşı hiç de adil değildi; iki yaşındayken annesiz kaldı, anesizliğin yarattığı boşluk hiç bir zaman kapanmaz, insan o boşlukla yaşamayı öğrenir.

Köy hayatı toprakla anlam kazanır.

Ama Musa amcanın toprağı yoktu, yoksulluk bazen sadece para eksikliği değil, seçeneklerin eksikliğidir.

Çocuklar büyüdü.

Ve yoksul insanların en eski umudu yeniden ortaya çıktı; şehre gitmek…

Ve hayat onları İstanbul’a savurdu.

Şehir…

Kalabalıkların içinde yalnızlığın büyüdüğü yer.

İnsanların birbirine değmeden yaşadığı dev bir labirent.

Musa amca artık yaşlanmıştı; yıllardır peşini bırakmayan astım hastalığı nefesini daraltıyordu, her soluk alış sanki hayatla yapılan küçük bir pazarlık gibiydi.

Salim on beş yaşındayken Musa amca bu dünyadan ayrıldı.

Bazen bir insanın çocukluğu bir mezar başında sona erer.

Salim için hayat o gün yeniden başladı.

Ama bu başlangıç kolay değildi.

Karşısında dev bir şehir vardı.

Ne eğitimde başkalarıyla yarışabilecek durumdaydı ne de varlıkta. Ama insanın elinde olmayan şeylerden çok, elinde olanlarla ne yaptığı belirler "kaderini."

Salim gözlerini açık tuttu.

Şehri izledi.

İnsanları dinledi.

Hayatı anlamaya çalıştı.

Büyük şehir insana bir şey öğretir: 
Ayakta kalmak isteyenin zihni sürekli tetikte olmalıdır!

O da öyle yaptı.

Kısa sürede kentin sosyal ve siyasal atmosferinin içine karıştı. Gençliğin ateşiyle kendini radikal siyasetin ortasında buldu.

Hayat bazen insanı farkında olmadan uçurumun kenarına getirir.

Onu çok seven abisi bunu gördü.

Kardeşinin tehlikeli sularda yüzdüğünü farketti. 
Bir karar verdi, Salim’i başka bir hayata gönderdi.

Uzun ve maceralı bir yolculuğun sonunda Salim kendini Avrupa’da buldu.

Yeni bir ülke…

Yabancı bir dil…

Başka bir yalnızlık.

İnsan bazen doğduğu yeri değil, kaderini değiştirerek göç eder.

Salim orada da boş durmadı.

Çalıştı.

Hayata tutundu.

Sosyal ve politik faaliyetlerin içinde yer aldı. 
Yeni bir çevre kurdu, yeni bir hayat inşa etti.

Sonra bir gün evlendi.

Bir kız ve bir erkek çocuğu oldu.

Hayat artık sadece onun için değil, çocukları için de yürünmesi gereken bir yol haline gelmişti.

Yıllar geçti...

Uzun bir ticaret hayatı, sayısız mücadele, yorucu günler, uykusuz geceler…

Zaman herkesin omuzlarından bir şeyler eksiltir.
Ondan da eksiltti.

Ama bazı insanların değeri kazandıklarıyla değil, vazgeçmedikleriyle ölçülür.

Salim’in hikâyesinde beni en çok etkileyen şey şehirler değiştirmesi değildi.

Başka bir ülkede hayat kurması da değildi.

Beni etkileyen şey; hayatın ona sunduğu bütün mazeretlere rağmen yürümeyi bırakmamasıydı!

İnsan bazen hiçbir şeye sahip olmadan da ilerleyebilir.

Yeter ki içinde sönmeyen küçük bir irade kalsın.

Salim’in hayatı bana eski bir gerçeği yeniden hatırlattı:
Yapamayan insanlar vardır.
Ve çoğu zaman onlar, başkalarına da yapamayacaklarını söylerler.

Ama insan başkalarının korkularını miras almak zorunda değildir!

Bazen yapılması gereken tek bir şey vardır; yürümeye devam etmek.

Yol ne kadar engebeli ve zor olursa olsun!

***

EditörEditör