KURABİYEN PİŞTİ
Dolaptan çıkardığı yumurtaları öyle özenle taşıyor ki tezgâha, gören birazdan yumurtanın sahibi tavuğu bulup teşekkür etmeyi de ihmal etmeyecek sanır. Her gün aynı rutini depodan bozma üç metre karelik bu alanda bu kadar keyifle nasıl yapıyor, insan şaşırmadan edemiyor.
Asuman Abla ile sabahın kör denilecek saatinde odamın camından içeri sızan, kulağımın dibindeki tak tuk, küt, pat seslerine bir hışımla pencereme çıktığımda tanıştık. Pardon tartıştık desek daha doğru olur. Bütün edepsizliğimi önüme katmış, gözümün henüz biri açık halde bu saatte bu kadar gürültünün sebebini sormuştum. Ağzımdan çıkan kelimelerin son sesi bitmeden bir yenisini ekleyerek hiçbir noktalama işaretine de ihtiyaç duymadan yapmıştım üstelik. Cevap hakkı doğmasına rağmen tek bir kelime etmediğinden dolayı odamın camını çat diye kapattığım için de hala haklı bulurum kendimi.
O gün benim noktalama işaretine gerek duymadan son sesleri birbirine karışan sözlerime karşı tavrı nasılsa bugün de aynı tavırda Asuman Abla. Hiçbir şey olmamış gibi parmaklarının aralarından çıkan hamurları bir araya getirip şekil vermekle meşgul. Kiminin içinde limon, kiminin içinde çikolata parçaları saklı olan kurabiyeleri önünde yağlı kâğıt serili tepsiye özenle yerleştiriyor. Kurabiyeleri koyduğu fırının ise derecesi ve kurabiyelerin içinde durduğu süre hiç değişmiyor. 180 derece ve 20 dakika.
Odamın camını kapatırken çıkardığım gürültü sabah uyandığımda da yüzümde yapışmış halde duruyordu. Parmaklarımın nasırlaşmasına aldırmadan cebelleştiğim matematik sınavına hazırlanmıştım o gece.
Korkumla yüzleşme saatimin biraz daha geç gelmesini istiyordum. Asuman Abla’nın çıkardığı çat, çut, pat, küt seslerinin her biri kafama vuran sayılar gibiydi. Yapamadığım yüzlerce problem, kuramadığım binlerce denklem bir olmuş beni alaşağı etmek için peşimden geliyorlardı sanki. Kelimelerle aramın sayılardan daha iyi oluşunu o sabah Asuman Abla’ya çemkirirken kanıtlamak istemiştim belki de kim bilir. Ben bilirim.
Bilmem lazım ve öyle olduğunu da kanıtlamam lazım. Sayılar ile aram iyi olmayınca geleceğe dair planlarımda istediğim gibi gitmedi. Okul varken en azından annem ile evde daha az karşılaşırdık. Şimdi öğlene kadar uyumam, uyumayıp sabah erken uyanmam, su içtiğim bardağı çalkalamadan tezgâh süsü gibi tezgâh kenarına bırakmam, sofra hazırlanırken odamda durmam, odamda durmayıp yardım etmem fakat mutfakta her şeyi birbirine karıştırmam ve anneme göre daha birçok şeyi yanlış yapmam artık bir baltaya sap olmam için gayet yeterli sebeplerdi.
Annemle bizim evin içinde süren üçüncü dünya savaşlarımız Asuman Abla’nın depodan bozma küçük pastanesinde yere düşen kırıntıları toplamak, çöpleri çöpe atmak, kapıdan giren müşterilere otuz iki dişimle ‘hoş geldiniz efendim, şöyle buyurun.’ demek. siparişleri almak, siparişleri götürmek, bitenleri toplamak, masaları silmek, bulaşıkları yıkamak için yardımcı personel olarak atandığımda bitmiş oldu.
Annemle Asuman Abla aynı tavanın balıkları. Birlikte büyümüşler, sokakta birlikte düşüp kalkmışlar. Beraber oynadıkları saklambaçta annem hep Asuman Abla’yı sobeleyen olmuş. Sonra bir gün, hiç beklemedikleri bir gün Asuman Abla saklandığı yerden çıkmamış. O günden sonra onu bir daha sobeleyen de olmamış. Çok sonra kasabaya gelmiş haberi. Büyük şehre büyük umutlarla kurduğu büyük hayalleri gerçekleştirmeye gitmiş.
Asuman Abla’nın büyük şehirde ne yaşadığı bilinmiyor. Geçmişi sorsan da ağzını bıçak açmıyor. Gerçi ondaki değişimin ritmine takılanlar neden saklandığın yerden çıkmadığının hesabını sormaktan, bugüne kadar ne yaşadığını merak etmekten uzaklaşıyorlar.
Depodan bozma küçük bir alan sığamayacak kadar büyük egom ve hiçbir şeyi beğenmeyen kıvrık burnumla annemin zoruyla başlıyorum yeni işime. Çıktıkça bir alttaki basamaktan bir parça daha büyüyen üç merdiven karşılıyor dükkânın önüne geldiğimizde. Yeşil, mavi ve sarı renklerinden oluşuyor. Her rengin bir anlamı olduğunu çok sonra öğreniyorum. Renklerin birbiri ile uyumu değil öğrenmem gereken anlam. Belki de anlam uyumda saklı bunun da farkına çok sonra varıyorum.
Gözümü hengâmenin, hızın, üretmeden tüketmenin esiri olmaktan kurtarıp kahverenginin üzerindeki huzura döndüğümde, başımı kaldırıp içimdeki teslimiyetin farkına vardığımda ve her gün usanmadan doğan güneşten umudun tükenmeyişini anladığımda renkler ben de bir anlama kavuşuyor.
Annem Asuman Abla ile yılların hasretini iki fincan kahve ile gidermeye çalışırken ben büyülenmiş bir halde dükkânı gözlemliyorum.
Dükkanın giriş kapısının iki yanında karanfiller asılı. Temizliği, sevgiyi ve içtenliği anlatan beyaz, pembe ve kırmızı renklerde. İçeride kırmızı beyaz pötikareleri olan dört küçük masa. her birinde birbirine karşılıklı bakan ikişer sandalye var. Sandalyeler ile masayı ortalayacak şekilde yine her birinin üzerinde farklı çiçekler var. Çiçeklerin anlamları yaşadıkça, masada yaşananları anladıkça ortaya çıkacak diye düşünüyorum.
Masaların tam karşısında ön tarafı camla kapla küçük bir vitrin. Vitrinin içinde Asuman Abla’nın elinin değdiği envayi çeşit kurabiye. Dükkânın içi de tazelik kokuyor.
Hasret yüklü kahveler yerini kırk yıllık hatır yüklemesine bırakınca annem eti senin kemiği benim diyerek beni Asuman Abla’nın eline bırakıp gitti.
Asuman Abla’nın elinde yumurtaların özenle kırılışını, şekerle buluşmasından doğan büyüyü izlerken her an o sabahki çemkirmemin hesabına çekileceğimin endişesini duyuyor. Geçmişi konuşmadığı gibi bu konu ile de tek bir kelime etmiyor. Annemin beni buraya getirdiği gün tanışmamızın da miladı gibi davranıyor bana.
İçim rahat etmiyor nasıl bu kadar sakin kalabiliyor anlamıyorum. O da bana çemkirsin, bağırmalarımın ardından çaat! diye kapattığım camı hesap sormalarıyla çatlatsın istiyorum. Yetmedi beni kovsun. Bu kızla çalışılmaz. Annemi karşısına alıp bir baltaya sap olmaz, bundan bir hayır gelmez desin.
Fakat olmuyor. Düşündüğüm gibi gerçekleşmiyor hiçbir şey. Asuman Abla’nın sakinliğine yeniliyor içimde her an çemkirmeye hazır kavgacı halim. İçimde biriktirdiğim karanlığın yerini almak için doğmaya çalışan güneşin sıcaklığını hissediyorum. Gökyüzü gibi oldu olmadı diye bakmadan, olduğum halimle koşulsuz bir kabul ediş sarıyor etrafımı. Bir şeyler değişiyor, yer değiştiriyor, bazıları sönüp yerine yeni çiçekler açıyor. Yumurta, şeker ve unun birbirine karıştığı küçük depoda bunlar nasıl gerçekleşiyor anlamıyorum.
Her sabah uyanmamak için alarmları ertelediğim, gitmeyeceğim, çalışmayacağım diye annemle her karşılaştığımızda kavgalar ettiğim işim zamanla ayağımın koşarak gittiği yer haline geliyor. Yüzünün ortasına yerleştirdiği tebessümüne odaklanıyorum.
Çiçeklerinin her birini tek tek severek sularken, dükkânının kapısını içine huzuru çektiği bir nefesle tıkır tıkır açarken ben de onunla beraber yavaşlıyorum. Adımlarını atarken, elindeki hamuru özenle şekil verirken etrafını saran ritim beni de bugüne kadar detone olan notamdan tutup akort ediyor. Ocağın küçük gözünde fokurdayan çaydanlık demini alan kadar fırından yeni çıkan sıcak kurabiyeleri koyuyor kenarlarında mor sümbül detayları olan küçük tabaklara. Ortadaki pötikareli masaya karşılıklı oturuyoruz. Tabaklarımızla aynı desenden olan fincanlarımızda çaylarımızı yudumlarken bir müzik doluyor kulaklarıma.
Kurabiyemden küçük bir ısırık alıyorum. Arka fonda yeni hayatımın melodisi çalarken masadaki sadakati temsil eden beyaz krizantem çiçeği ile göz göze geliyorum. Melodiye uygun şarkı sözleri geçiyor zihnimin kıvrımlarından.
Yeni hayatım Asuman Abla’nın fırınında kabaran, pembeleşen, etrafa mis gibi kokular yayan kurabiyeler değildi sadece. Hayatın anlamı, insanın özü de saklıydı depodan bozma küçük tezgâhta. Kabuğunu kırmaktan bahsederdi yumurtaları hafifçe çatlatırken. İnsanda ona göre sebat göstermeliydi kendi hayatında. Ön yargı kabuğunu kırmadan içindeki altın rengi görmesi pek mümkün olmuyordu. Kendisini buldukça özünü kabartan şeyleri de yakalaması geç olmuyordu.
Yumurtanın şekerle kabarması gibi, insanın özünü de ortaya çıkartan şekerimsi şeyler vardı görmek isteyene. İçine sakladığı limon taneleri de hayatın iniş çıkışlarıydı belki de. Yaşanan limoni olaylardan sonra yeniden ayağa kalktığımı düşündüm de daha güçlü değil miydim eskisine bakarak. Zamanla kendi şekline bürünmek, pişmek ve kendi özüne sadakat beslemek bir ısırık aldığım kurabiyenin bana anlattıklarıydı bunlar.













































