KARANLIKTAN GELEN GÜNEŞ
Duyduklarım karşısında elim ayağım boşaldı, dizlerimin bağı çözüldü. Kendimi dışarıya nasıl attığımı bilemedim, ne yapacağımı şaşırdım. Sanki dünya başıma yıkıldı.
Her yerde akşamın kızıllığı... İçime çöken karanlık zift gibi. Kan kırmızı her yer, sanki her yer yasta. Dizlerim titreye titreye yürümeye başladım; etrafı görmüyor gibiyim, her yer ıssız. Kendimi tutamıyorum.
Sorguluyorum kendimi, "Böyle olmamalı, böyle olmamalı! Bu gerçek olmasın Allah'ım!" diye. Bir parkta buldum kendimi. Hıçkıra hıçkıra ağlayasım gelince bir banka oturdum.
En son ne zaman söylemiştin, hatırlıyor musun? Ne zaman, "Seni seviyorum" dedin? Su misali gelip geçen ömür bir gün bir yerde bitecekti, hiç düşünmedik. Hayır ya, hayır! Hep iş güç, geçim kaygısından ihmal ettiğim ne çok şey varmış. Hepsi şimdi aklıma geliyor.
Kaç yıldır bir güzel söz ettiğini hatırlıyor musun? En son ne zaman onunla birlikte bir gün geçirdin? Ne zaman elinden tutup da "Hadi, birlikte biraz vakit geçirelim" dedin?
Hep erteledin. Hep, "iş güç" dedik. Hep, "yarın" dedik, hiç bugünü düşünmeden...
Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi bugünü yaşamadan yarınlara bıraktık. Sanki yarınlar hep olacakmış gibi... Ne zaman bir çiçek aldın, götürdün? Of, of! Çıldıracağım. Katıla katıla ağlama tuttu. Bu nasıl acı bir şey!
"Eşiniz kanser hastası, son evrede... Maalesef geç kalınmış. Bu durumda çok da vakti yok, Allah’tan umut kesilmez tabii!" diye konuşan doktorun sesi kulağımdan gitmiyor.
Kimselere söylemeden, bir daha hastaneye gitmeden, eşim duymadan bir şeyler yapmam gerek. Şimdi eve gidemem bu halde. Telefon açıp ofiste işlerin çok olduğunu, hâlâ çalışmam gerektiğini, iş bitince burada dinleneceğimi... "Bekleme beni; sen yat, dinlen" diyebildim sadece eşime.
Yıllardır eşimin istediği bir şey vardı, aklıma geldi. "Tabii ya!" dedim. Hemen ofise gitmeliyim. Orada biraz kendime geleyim.
Ofise geldiğimde elimi yüzümü yıkadım. Onun en çok istediği şeyi, ona sürpriz olarak yapmalıyım. Çok geç kaldım ama çok mutlu olacak. Geç kaldım... Çok geç kaldım. Keşke böyle olmasaydı. Normal şartlarda bunu yapsaydım... Keşkeler, pişmanlıklar beynimi kemiriyor.
Hemen sürpriz için ne lazımsa gece ilerlemeden bulmalıyım. Bu, Leyla için çok önemli. İstediğim her şeyi, zorda olsa buldum sonunda. Ve sabaha kadar sürprizi hazırlamam lazım.
Aklımda doktorun dedikleri, gözlerim dola dola yaptım ama tam istediği gibi oldu. Bedenim bir un çuvalı gibi beynim kanıyor sanki.
Bu yorgunlukla koltukta uyuyakalmışım.
Güneşin doğmasıyla birlikte telefonun sesine uyandım. Arayan eşimdi,
- Ne yaptın, merak ettim. Uyudun mu bari biraz?
- Uyudum, uyudum
- Efendim Ahmet?
- Leyla'm!
- Ne oluyoruz Ahmet?
- Hazırlan, seni almaya geliyorum.
- Hayırdır, ne için?
- Sen hazırlan canım.
- Bilmece gibi konuşmasana Ahmet! Aa, doktordan sonuçlar çıkacaktı bugün. Onu alacağız değil mi? Hastaneye mi gideceğiz?
Boğazım düğümlendi. Yutkunamadım bir an. Sesim gitti.
"Ahmet, konuşsana! Orada mısın?" diyordu Leyla.
"Evet evet, buradayım" dedim.
“Yok canım, hastaneye yarın gideceğiz. Ama bugün benimlesin. Hadi, ben çıkıyorum. Sen hazırlan, seni almaya geliyorum" diye telefonu kapattım.
Yine içime bir ağırlık çöktü, ama güçlü olmak zorundayım. Bugün ona bir şey belli etmemem lazım. Kendimi toparlamam gerekiyor. Hediyesini arabanın arkasına koydum.
Eşimi almaya geldiğimde hep zile basan ben, bugün kendim açtım kapıyı. Biraz seyrettim onu.
"Hadi aşkım, gidiyoruz. Hâlâ hazırlanmamışsın" dedim.
"Aşkım mı?" dedi. Duymayalı çok olmuştu, şaşırması normaldi.
"Allah aşkına, ne oluyor sana böyle Ahmet? Ne sürprizi, nereye gidiyoruz?"
Elinden tutup "Hadi gidiyoruz" dedim.
İçimden, "Ne zamandır böyle bir şey yaptın ki? Tabii ki komik gelecek, şaşıracak. Beklemediği şeyler görmeyeli, duymayalı çok oldu" diye düşündüm. Düşündükçe daha çok içim acıyordu.
- Canım, bugün de böyle. İçimden geldi. Bir kere sana soru sormak yok. Sadece tut elimden. Hadi kapat camı kapıyı, gidiyoruz.
– Ama kahvaltı yapmadık.
– Tamam, o da bende. Önce kahvaltı yapmaya gidiyoruz.
“Oo, Ahmet Bey, hangi dağda kurt öldü?" diye güldü.
"Bundan sonra böyle" dedim. Şaşkın şaşkın bakıyordu Leyla'm.
"Bu yolu hatırlıyor musun?" dedim.
"Hatırlamaz mıyım! En son ne zaman geldiğimi hatırlamıyorum" dedi.
"Haklısın canım. Evle iş arasında hep mekik dokuduk" dedim.
– Hava da çok güzel Ahmet! Oh, mis gibi bahar havası. Papatya olsa da toplasak keşke!
– Bakarız canım, buluruz belki. Şimdi tam zamanı değil ama ben yine de bulurum sana. Bulamasak da gider alırız.
– Yok canım; biz, o zaman yine gelelim. Buralardan toplamak daha güzel!
"İnşallah geliriz Leyla'm" diyebildim yutkunarak.
– Bence burası çok güzel. Şuraya bir yere park edelim arabayı.
– Buralara getireceğini bilsem biraz daha şık giyinirdim.
– Sen böyle de güzelsin Leyla'm.
– Oo, Ahmet Bey hayırdır ya?
– Öyle işte, içimden geliyor Leyla'm.
"Senin bu için nerelerdeydi Ahmet Bey?" diye bir de güldü.
– Ne güzel yerler Ahmet! İyi ki geldik, içim açıldı vallahi.
– Öyle Leyla'm. Temiz hava iyi gelir insana, tam da bahar hazırlığı var doğada.
– Şu ileride güzel bir kahvaltıevi var, orada yapalım kahvaltımızı.
– Ahmet?
– Efendim Leyla'm
– Sahi, nereden aklına geldi ya bugün?
– Soru sormak yok dedik ya Leyla'm. Unuttun galiba çılgınlıklarımı.
Bir ara daldı gitti, hüzünlendi.
Kahvaltımızı yaptık, sohbet eşliğinde kahvelerimizi içiyoruz.
Sanki liseli aşıklara döndük, nereden aklına geldiyse... "İyi ki gelmişiz, o içine söyle, arada bir gelsin" dedi gülerek.
– Kendimize vakit ayırdığımız mı var ki Leyla'm?
Yürümeyi çok sever, bayağı bir yürüdük. Yana döne papatya aradık, yeni yeni çıkanlardan birkaç tane bulduk.
Onu bir seyre daldım; bütün geçirdiğim yıllar gözümde film şeridi gibi geçti bir bir. İçimden kendime kızıyorum bir yandan, onu seyrediyorum. Arada bir öpücük konduruyorum. "Sende bir hâller var ya!" deyip duruyor. Unutturmuşum kadına her şeyi.
– Ahmet'im, ne zaman gidiyoruz?
Kahvaltımızı yaptık, yürüyüşümüzü yaptık, papatya bile topladık.
– Sıkıldın mı canım?
– Yo, vallahi akşama kadar duralım desen dururum. İçim açıldı, temiz hava iyi geldi.
– Gün batımına kadar buralardayız Leyla'm.
Şaşkınlıktan gözlerime bir de bakışı var. Soru sormayı yasakladığım için bir şey de sormuyor artık ama mutlu oluyordu, hâlinden çok belliydi. Eskiden hemen gelir, bir öperdi. Onu da unutmuş. Ben unutturmuşum daha çok.
Her bakışı bir şaşkınlık, bir soru içeriyordu.
– Çay içeriz, değil mi?
– Çaya hayır demem, bilirsin.
Elimize birer çay alıp yürüdük, "Şöyle arabaya doğru gidelim" dedim.
Onun için yaptığım sürpriz var sırada, görünce hiç tereddütsüz mutlu olacağına eminim. En çok istediği bir şeydi, kaç defa benden istemişti ama ben hep bahaneler bulup bir türlü yapmamıştım.
İnsanlar hep böyle işte, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak; şu yalan dünyanın işine dalıp mutlu olmayı, mutlu etmeyi ihmal etmek.
– Şu karşı tepeyi görüyor musun?
– Evet, insanlar hep orada. Ahmet, baksana her yer insan dolu.
– Çıkalım mı oraya?
– Nefesim daralıyor bu aralar Ahmet, çıkamam.
– Ben çıkarırım seni.
– Ha ha, kucağına mı alacaksın?
– Neden olmasın, Leyla'm.
– Hadi canım, sende.
– Sürprizimi görünce öyle demeyeceksin ama.
– Ne sürprizi?
– Yoksa yaptın mı?
– Hı hı, yaptım.
– Hani nerede?
– Arabanın arkasında.
Koşarak gitti, açtı. Çok duygulandı.
"Ahmet'im!" diye gözleri doldu, ama ağlamak yok yahu.
"Çok kötüsün Ahmet, ben bunu yıllardır kaç defa istemiştim senden. Unutturdun bana, çok kötüsün!" deyip gelip sarıldı.
Çok önceden hep rüyalarında turna kuşu görürmüş, çocukluğundan bu yana. "Gerçekte göremesem de Turna kuşundan uçurtmam olsun, onun gibi göklerde uçsun, dans etsin" derdi. Bana hep anlatırdı, isterdi. "Tamam, bir gün yaparız!" diye hep geçiştirdim. Son zamanlarda hiç söylemez olmuştu.
"Kocaman turna kuşundan uçurtmam olsun bari, gerçek turna kuşunu göremiyorum" derdi. Ben de hep "Olur mu ki?" diye söylerdim.
Görünce "bak!" dedi, "Hani olmazdı!" "Oluyormuş vallahi" dedim.
"Beğendin mi?"
"Beğenmek ne demek, çok teşekkür ederim, çok teşekkür ederim! Çok çok güzel olmuş, eline sağlık!" diye sarılıp öpüyordu durmadan.
"Uçuralım mı? Rüzgâr varken" dedim.
"Ahmet!" dedikçe içim gidiyordu, kendimi sıka sıka bir oldum.
Uçurtmayı birkaç denemeden sonra, onu göklerde görebiliyorduk artık. İpini eline verdim.
Uçurtma da kocaman oldu, kanatlı. Hep, "Turna kuşundan uçurtmam olacak!" derdi ve onu bütün insanlar görsün isterdi.
“Herkes göğe baksın, herkes göğe baksın; gülümsesin, yaşlısı, genci, çocuğu, herkes görsün!" derdi.
Gerçekten de uçurtmanın uçtuğunu gören ona doğru geliyordu.
Şöyle etrafıma bir baktım; herkes uçurtmayı seyrediyordu, arabasını durdurup bakanlar… Evlerin, binaların camlarından balkonlarından bakanlar… Herkes uçurtmaya bakıyordu.
– Bak bak; herkes bakıyor, gördün mü Ahmet'im?
– Evet aşkım görüyorum, çok muhteşem bir şey! Keşke daha önce yapsaydım!
– Olsun Ahmet'im, yaptın ya sonunda. Çok teşekkür ederim!
Masmavi bulutların arasında, kırmızı ve beyaz rengiyle muhteşem görünüyordu uçurtma. İpi Leyla'mın elinde, onun eli benim elimde. Tam istediği gibi bütün insanlar Leyla'mın uçurtmasına bakıyordu. Çocuklar gibi mutluydu. Arada bir öpmesi sıklaştı. Bazen gözlerimi kaçırıyordum. O gözüme baktıkça…
İçimden, "Doktorun dediklerinden sonra böyle yaptığımı duysa ne düşünür acaba?" diye, kendi kendimi yiyorum. Kendime kızıyorum, hiç kendimi affetmeyeceğim. Keşke, keşke böyle olmasaydı… Keşke Allah'ım, keşke… İçim yanıyor, Leyla'mı benden alma Allah'ım diye dualar ediyorum ona, şifalar ver, Allah'ım diye içimden yalvarıyorum.
"Ahmet, Ahmet. Hadi uyan, işe geç kalacaksın!" diye uyandırmaya çalışan Leyla'm baş ucumda. Kahvaltının hazır olduğunu söylüyor.
Bir "Oh!" çektim içimden, "Allah'ım çok şükür!" dedim ve Leyla’mı kendime çekip sarıldım. O da şaşkın şaşkın bakıyor.
"Bugün hiçbir şey yapmıyoruz, ne iş ne de başka bir şey! Bugün uçurtma uçurmaya gidiyoruz sadece!" dedim.
***














































