GÖKTE BELİREN TAMGA
On yedi haziran akşamıydı.
Gün, ışığını yavaşça toplarken
Gök, boz bir örtüye bürünmüştü.
Saat yirmi otuzda,
uçsuz bucaksız gök denizinde;
Kutlu bir görünüş doğdu.
İncecik bir ay,
gümüş bir yay gibi duruyordu.
Biraz ötede ise yalnız bir yıldız parlıyordu.
Bir an geldi,
gören her göz, aynı duyguda birleşti:
Sanki gök,
Türk'ün al tuğunu işlemişti kendine.
Ay vardı,
Yıldız vardı
Ve aralarında binlerce yılın anısı vardı.
Ergenekon'un ateşi,
Ötüken'in yeli,
Anadolu'nun bolluğu,
Balkanlar'ın özlemi vardı.
Bulutlar sessizleşti,
Yeller uslandı.
Gök kubbe,
atalardan kalan bir sözü, yeniden söyledi.
Ay dedi:
"Birliğinizi koruyun."
Yıldız dedi:
"Umudunuzu yitirmeyin."
Sonra ikisi birden,
uzaktan gelen bir kopuz sesi gibi
gönüllere dokundu:
"Bu yurt emekle kuruldu.
Bu toprak kanla korundu.
Bu bayrak gönüllerde yükseldi."
Biz de başımızı kaldırıp baktık.
Çünkü o akşam ay, yalnız ay değildi.
Yıldız, yalnız yıldız değildi.
Onlar, ulusun belleğinde yaşayan;
iki kutlu tamgaydı.
Biri geçmişten gelen onur,
Biri yarına uzanan ışık.
Ve gök,
on yedi Haziran iki bin yirmi altı akşamında sessiz bir destan yazarak şöyle diyordu:
"Ey Türk eli,
esenlik seninle olsun!
Ayın aydınlığı yoluna düşsün.
Yıldızın ışığı yönünü buldursun.
Al tuğun göklerde dalgalansın.
Yurdun dirlikte,
budunun birlikte,
adın sonsuza dek kutlu kalsın."
Ay gökteydi.
Yıldız gökteydi.
Ve o akşam,
gök kubbe,
Türk'ün al bayrağını ışıkla çizmişti.
***














































