ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 03-07-2024 15:50

Faruk'un Hayali / İsmail Tayar

Yazan: İsmail Tayar -FARUK'UN HAYALİ

Faruk'un Hayali / İsmail Tayar

FARUK'UN HAYALİ

Soğuk bir sonbahar günü, yağmur hafif hafif çiseliyordu. Mukadder Hanım’ın defin işlemleri bitmiş, cenaze merasimine katılan insanlar, mezarlık girişinde bekleyen Nazım efendi ve kızı Zozan Hanım’a başsağlığında bulunup, birer ikişer mezarlıktan ayrılıyordu.

İnsanlar dağıldıktan sonra Zozan etrafına bakınıp kardeşlerine seslendi.

- Nazlı...! Faruk...!

Nazım Efendi, Zozan'a döndü.

- Bağırma kızım.. Nazlı ile Faruk annelerinin mezarında bekliyorlar..

Zozan koşar adımlarla mezarın yanına varınca, Faruk ve Nazlı'nın annelerinin mezarına yüzükoyun uzanıp hıçkıra hıçkıra ağladıklarını gördü. Nazlı bir yandan aglayıp bir yandan da söyleniyordu.

- Anne! Anneciğim... Niye bizi bırakıp gittin? Ne yapacağız sensiz? Niye çalışmama izin vermedin. Eğer çalışıp para kazansaydım belki de seni tedavi ettirebilirdik...?

Gördükleri karşısında dizlerinin bağı çözülen Zozan, kardeşlerinin yanına çöküverdi. Üçü birbirine sarılıp, teselliyi birbirlerinde ararcasına hüngür hüngür ağlamaya başladı..

Onların bu pürmelali babaları Nazım Efendi’nin sesiyle bozuldu.

- Çocuklar! Haydin gidiyoruz.

Üç kardeş annelerinin başucuna dikilen mezar taşını öperek, birbirinden destek alıp babalarının peşinden istemeye istemeye yola koyuldular.

***

Yıldız ailesi aslen Muşlu olup on yıl önce Bursa'ya, akrabalarının yanına yerleşmişlerdi. Nazım Efendi mahalle içerisinde küçük bir bakkaliye işletiyordu.

Büyük kızı Zozan 25 yaşındaydı ve Muş'ta dayısının oğluyla evliydi. Kanser olan annesinin son anlarında yanında olmak için iki çocuğuyla birlikte Muş'tan Bursa'ya gelmişti.

Faruk yirmi iki yaşında askerden yeni gelmiş Dalyan gibi bir delikanlıydı. Vatani görevini yaptığı Tatvan'dan tezkerisini alıp eve gelince, yüreğinin yarısını orada bırakıp gelmişti. Tatvan Devlet Hastanesi'nde gördüğü kıza şiir defterinde; “Hayal“ ismini vermişti. Ta ki aylar sonra, büyük uğraşlar sonucu onunla tanışıp bir pastanede çay içerken, kızın adının Hülya olduğunu öğrenmişti.

Hayal ve Hülya…

Böylesi güzel bir tevafuk olur mu bilinmez! Ona; “Hayal” demeye devam edecekti.

***

Lise ikinci sınıf öğrencisi olan Nazlı, henüz on dört yaşındaydı. Çok zeki ve başarılı bir öğrenciydi. İki sene önce, annesi için gittikleri Hematoloji Hastanesi’nde kanser hastalarının çektiği ızdırabı görüp hematolog olmaya karar vermişti. Mukadder Hanım’ın üç çocuğu da kendisine çok düşkündü. Babalarının annelerine olan baskılarından ötürü hiçbirinin babalarıyla arası iyi değildi. Hele ki Faruk.. Daha iki hafta önce eve geldiğinde babasının annesini dövdüğüne şahit olmuştu. Dayanamayıp babasını itince babası yere kapaklanmış ve mutfaktan aldığı ekmek bıçağını Faruk'un baldırına saplamış, Faruk hastaneye gidince iş kazası geçirdiğini (çalıştığı atölyede bir demir parçasının bacağına saplandığını) söylemiş ve annesi daha fazla üzülmesin diye babasından şikayetçi olmamıştı. Aldığı bıçak darbesinden ötürü hâlâ topalıyordu. 

***

Birkaç gün boyunca, başsağlığı için eve taziye için gelip gidenler seyrelmiş Mukadder Hanım’ın yeri iyice belli olmaya başlamıştı. Nazlı sık sık gidip annesinin yatağında oturup ağlıyordu. Zozan kol kanat gerip Nazlı ve Faruk'a teselli olmaya çalışıyordu. Ama gel gör ki birkaç gün sonra evine dönecekti. O da biliyordu ki, eve dönünce Faruk'ta Nazlı da perişan olacaklardı.

***

Mukadder Hanım’ın vefatından on beş gün geçmiş, Nazım Bey’in akrabaları bir akşam evde toplanmış ve Nazım Bey’in evlenmesi gerektiği kararını vermişlerdi. Nazım Bey için en uygun kişinin beş sene önce trafik kazasında vefat eden kardeşinin eşi Ayşe Hanım olacağı kararı verilmişti. Bu karara Mukadder Hanım’ın çocukları şiddetle karşı çıkmasına rağmen töre denen ucubenin verdiği karar gerçekleşti ve bir ay içerisinde Nazım Bey, Ayşe Hanım’la sessizce evlendi. Düğünden üç gün önce Zozan Nazlı'yı yatılı bir okula yerleştirip Muş'a döndü. Faruk, Hayal'ine kavuşmak umuduyla yeni bir hayata adım atmak üzere Diyarbakır'daki dayısı Şeyhmus Bey’in yanına gitti. Onun düşüncesinde, Diyarbakır'da kendisine bir iş kuracak, Hayal ile evlenecek ve kardeşi Nazlı'yı da yanına alacaktı. Diyarbakır'a gelmeden önce Nazlı'nın kaldığı yurda gidip ona herşeyi anlatmıştı. Giderken ona, biri erkek biri kız olan oyuncak iki tane bebek götürmüş, Kendisini özleyince oyuncak bebeklerine sarılmasını tembihlemişti.

Babasına olan nefretten midir yoksa başka sebepten midir bilinmez; dayısı Şeyhmus Bey, Faruk'a beklediği ilgiyi göstermeyip soğuk davranıyordu. Faruk bu soğukluğu sezip dayısıyla yüzyüze gelmemeye çalışıyordu. Kendi kendine bir karar verdi; Diyarbakır'daki Ulu Cami’ye gidip orada namaz kılıp derdini Allah'a anlatacaktı.

***

Camiden huzurla çıkıp cami kapısında dizili bir taburede oturmuş, önüne konulan çayı uzun uzun karıştırıp boşluğa dalmış olması, az ötede oturan Hüseyin Bey’in dikkatini çekmişti. Çayını eline alarak Faruk'un karşısındaki tabureye oturup selam verdi Hüseyin ve konuşmaya başladılar.

- Hayırdır hemşehrim? çok dalgınsın!
- Dünya derdiyle gark olmuşum. Farkında değilim dalgınlığımın.
- Dünyaya gelirken bu dertler seninle miydi?
- Hayır.
- Dünyadan giderken bu dert seninle birlikte olacak mı?
- Hayır.
- Seninle birlikte gelmeyen ve giderken de seninle birlikte olmayacak olan bir dert, senin bu kadar zamanını almamalı. Sabırlı ol. Yeryüzündekilere çok ümit bağlamaktansa, yüzünü alemlerin Rabb’ine çevir.

Faruk çok sevmişti Hüseyin'i. Başından geçenleri az biraz anlattı. Hüseyin üzüldüğünü çok belli etmemeye çalıştı.

- Bu mu hepsi?  Ben mobilya imalat atölyesi işletiyorum. Gel hemen işe başla nasıl olsa senin mesleğine (demircilik) yakın bir meslek. Üst katta dinlenmek için kullandığımız bir oda var. Orayı biraz toparlayıp yerleşirsin. Biraz para toplayınca da gider sevdiğin kızı ister seni Hayal'ine kavuştururuz.

Akşam başını yastığa koyunca Faruk, yüzüne bir tebessüm geldi ve avuçlarını açıp mırıldandı.

- Ya Rabb’im, duamı bu kadar çabuk kabul edip bana açtığın bu kapı için şükürler olsun sana.

Faruk'la Hüseyin iki kardeş gibi olmuşlardı. Gündüz beraber çalışmaları yetmezmiş gibi bazı gecelerde Hüseyin kaçamak yapıp Faruk'un yanında kalıyordu.

Faruk beş ay boyunca düzenli çalışıp parasını biriktirmiş Muş'a ablası Zozan'ın yanına birkaç gün gitmek için Hüseyin'den izin almıştı. Hüseyin otogarda Faruk'u yolcu ederken ona en son şöyle seslenmişti.

- Muş'ta çok kalayım deme sakın. Erken gel elimizdeki bu işleri bitirip, sana Hayal'ini istemeye gideceğiz. Çabuk gel ki tırşıkını (düğün yemeği) çabuk yiyelim. Tırşıkını çabuk yiyelim ki, sıra bana çabuk gelsin. Bu espriden sonra, Faruk huzurla koltuğuna oturup el salladı can dostuna.

***

Muş'ta, Zozan ablasıyla bir iki gün hasret giderdikten sonra, Faruk Hayal'ini görmek umuduyla Tatvan'a gitmeye karar verdi. Nasıl olsa iki saatlik yol. Burda olduğu müddetçe her gün gidip gelebilirdi. Minibüse binince birşeyler içini kemiriyordu. Aylardır ankesörlü telefondan Hayal'in ev numarasını arıyor ama ulaşamıyordu. O da "muhakkak ağlarda arıza vardır" deyip kendini avutuyordu. Minibüs Tatvan'a varır varmaz Faruk hiç durmadan Hayal'in oturduğu mahalleye gidip evlerinin yakınındaki çay ocağına oturup Hayal'in evini izlemeye başladı.

Sakalı baya uzamasına rağmen çay ocağı sahibi Latif Amca onu tanıdı. Askerdeyken, Hayal'e yakın olmak istemesi hasebiyle birkaç defa burada oturtup çay içmişti. 
Latif Efendi, Hayal'in evini gözüyle işaret etti.

- Onun için mi geldin yoksa?

Faruk, mahcup bir şekilde başını aşağı doğru sallayarak sadece "evet" diyebildi.

Latif Efendi’nin gözleri dolunca Faruk dayanamadı.

- Hayırdır bey amca, niye sustun? 
- Haberin yok mu oğlum? Hülya üç ay önce evlendi.

Faruk'un elinden çay bardağı düştü ve dizlerinin bağı çözülmüş bir halde yalpalana yalpalana gitti. Giderken de şöyle mırıldadığını duydu Latif Efendi.

- İşte şimdi hayallerim yıkıldı...

***

Faruk'un gitmesinin üzerinden bir hafta geçmişti. Ondan bir ses seda çıkmayınca, bir haber almak umuduyla Hüseyin, Faruk'un dayısı Şeyhmus Bey’in evine gitti.

Kapıyı defalarca çalmasına rağmen cevap yoktu. Şeyhmus Bey’in komşusu Zehra Teyze Hüseyin'e seslendi.

- Şeyhmus Bey’ler evde yoklar oğlum. Hayırdır, ne istiyorsun?
- Peki Şeyhmus Bey’ler neredeler? Bir bilgin var mı hanım teyze?
- Galiba Muş'ta bir yakınları vefat etmiş. İki gün önce ailece Muş’a gittiler.

Hüseyin, Zehra Teyze’ye teşekkür ederek atölyesine doğru yola koyuldu. İçinde kötü bir his vardı, öyle ki yürümekte bile zorlanıyordu.

***

Baharın gelmesiyle birlikte havaya ve suya cemre düşmüş önümüzdeki haftadan itibaren toprağa da düşüp, Muş'un dağlarındaki karlar eriyecek, tabiat yeşilden mintanını giyecekti. Zozan hanımın evinin bacasına tüneyen bir çift kumru, zemheriye inat, saadetin en güzelini yaşıyordu.

Ve bir anda gecenin sessizliğini yırtan bir silah sesi duyuldu. Gelen silah sesiyle birlikte kumrular karanlığın içine doğru panikle uçarken, erkek kumru ağacın dallarına tüneyen baykuşun pençelerine hapsoldu.

Hem Faruk'un hem de kumrunun muradı gözlerinde kaldı. Faruk, dünya denen uzletgahta bir kurşunla hayatına son verirken, kim bilir bu coğrafyada bahtiyar olmak için debelenen daha kaç tane kumru vardı.

***

Hüseyin elindeki işi yarıda bırakıp cebinden sigara paketini çıkarmak için doğrulunca Şeyhmus Bey’in oğlu 15 yaşındaki Mehmet'i gördü karşısında.
Hüseyin.

‌- Vay Mehmed’im hoş gelmişsin.

Mehmet gözlerinden akan yaşları koluyla silerek, ona bir zarf uzattı. Hüseyin zarfı elinden aldı. 

- Hayırdır Mehmet, bu ne?

Mehmet, sadece; “Faruk abi" diyebildi.

Bir hışımla zarfı açtı Hüseyin. Mektubun başında şöyle bir başlık ve altında acı bir veda vardı:

"Can dostum Hüseyin'e"

F-ani dünyada çekmişti çekeceğini
A-rtık umudu kalmadı, yeterdi çektikleri 
R-ayından çıkmış bir tren gibiydi
U-mutsuz yaşamaktansa ölümü yeğledi
K-anatlanıp uçmak belki de en iyisiydi
                             Ve
H-ayal demiştim adına, ismini bilmeden
A-zık ettim sevgini, bu arlanmaz gönlüme
Y-arını adına derledim, bu günü görmeden
Ahde vefa vermedin, yazık ettin sözüne
Leyla değil misin sen? Yazık ettin sevgime

***

Üniversite imtihanına girecek olan Nazlı okul görevlileriyle tartışıyordu!

- Hanımefendi bu oyuncak bebeklerle imtihana giremezsiniz. Yasaktır yasak...
- Onlara verilmiş sözüm var. Ben bu sınavı onlar için kazanacağım.
- Onlar kim hanımefendi?
- Birinin adı Faruk, diğerinin adı Hayal
- Hasbinallah... Tamam gir içeri gir... Sen bu kafayla zor okursun.

Zor da olsa, zorluğu çokta çekse, okudu ve doktor oldu Nazlı. Hem de kendi memleketinde.

Umut oldu mukadderlere ve idol oldu, hayal bile kurmaktan çekinen, nazenin kardelenlere...

***

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi