ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 23-06-2024 14:06   Güncelleme : 23-06-2024 15:45

Bebek Adası / Osman Şimşek

Yazan: Osman Şimşek -BEBEK ADASI

Bebek Adası / Osman Şimşek

BEBEK ADASI

Kimi üç, kimi beş, kimiyse yaş almadan bırakılmıştı buraya. Aslına bakarsanız keyifleri yerindeydi. Tek kişilik odalarının kapısında isimleri yazıyor, hepsinin penceresinden gökyüzü görünüyordu. İşte şurası Erdem’in odası; kapısında her daim taze çiçekler olansa Ceren’in. Ceren bıcır bıcır konuşan, koşuşturan dört yaşında bir kız, neşe kaynağı. Hemen yanında ise henüz adı bile koyulmadan buraya getirilen bebeğin odası var.

Bahçesi, dalları göğe komşu ağaçlarla, çiçeklerin binbir çeşidiyle dolu. Göl ve deniz manzarası cabası. Şımarık kelebekler konacak yer beğenmezken, arıların kışı çıkarma telaşında olduğu adamızda, her akşam masallar anlatan bir de Seyit Dede’miz var. Yetmiş dokuz yaşında. Aksakallı olmasa da masalları hiç fena değil hani. Ailesiyle hemen şu yan tarafta kalıyorlar. İşte işte… Tam orası! Şu uzun servilerin olduğu yer. Eşi Semiha Hanım, çocukları Eren ve Erdinç. O kadar iyiler ki…

Adada kalan yaklaşık kırk kadar çocuk, kuşların uyumasıyla yataklarından kalkar, şarkılar söyler, sabahlara kadar türlü oyunlar oynarlar. Bazen yan adadakileri izler, yıldızları seyreder, ayı, Büyükçekmece Gölü’nden alır Marmara’ya batırırlar. Seyit Dede masallar anlatır, kendi anlattığı masalla uyur, kaldığı yerden Semiha Nine devam eder. İşimin en keyifli yanı onları izlemektir.

Aa! İşte bakın! Uyandılar. Bu, Seyit Dede’nin sesi. Ben mi? Ben şimdi gitmeliyim…

Kucağında küçük bir kız çocuğuyla adanın ortasına gelen dede; “Çocuklar toplanın haydi” diye seslendi. Kendisini asla yalnız bırakmayan Semiha Nine’ye bakarak; “Bak ninesi, bir torunumuz daha oldu.” dedi, gülümsemesindeki şefkatle.

Medina iki buçuk yaşında, gözleri zeytin tanesi, belik belik saçları omuzlarında. Afganistan’daki bağlarından kopmuş pabuçlarında, yolların yorgunluğu. Esmer yüzüne, yırtık elbisesine, vatanında sürülen çamurla kaçmak zorunda kalan bir ailenin kızı.

“Çocuklar toplanın bakalım buraya. Yeni arkadaşınıza hoş geldin deyin.”

Ama Medina uyuyor. Derin bir uykuda, belli ki çok yorulmuş. Önce uyandıralım onu değil mi? Haydi Ceren! Evladım çağır bakalım herkesi, gelin şöyle etrafıma.

“Tamam dede” dememle birlikte yaklaşık kırk kadar çocuk Seyit Dede ve Medina’nın etrafını çevirip el ele tutuşmuştuk. Kahkahalar eşliğinde kelimeleri uzatarak; “Hoş geldin Medina, hoş geldin Medina” diye tekrar ettik. Dede, avuçlarında tuttuğu kızı bize doğru uzattı.

Bu işaretle birlikte; ‘Aç Kapıyı Bezirgân Başı’ oynamaya başladık. Kapı hakkı neler neler verilmedi ki… Kimi gül oldu, kimi menekşe, dalında kırmızı bir elma, bir diğeri papatya.

“Kapı hakkı ne verirsin, ne verirsin?” diye şarkıya devam ederek sorduk dedeye.  O, Medina’nın kulağına fısıldadı, Medina kapıdan geçti ve irkilerek gözlerini açtı.

Dede, “Bu gün sen biraz erken yatacaksın, uzun yoldan geldin ve yorgunsun” diyerek saçlarını okşadı. Bezirgân kapısında Medina’yı ben ve Umut almıştık. Elele tutuştuk, onu yatacağı yere götürdük.

“Ama ben dilinizi anlayabiliyorum!” dedi, hayretle.
“Anlarsın tabi akıllım, bebek dili hep aynıdır da ondan.” dedi, Umut gülerek.

Medina babasının onu mezara indirmesini, gözyaşı dökmesini, yüzünü defalarca öpüp koklamasını izlerken; “Neden beni oraya koydular?”

“Orası artık senin odan Medina.”

“Peki, neden ağlıyorlar? Neden üzerime toprak atıp kapatıyorlar?”

“Ağlıyorlar çünkü seni uzun bir süre görmeyecekler. Kapatıyorlar çünkü seni çok seviyorlar. İnsanlar sevdiklerini saklarlar.”

Kız, “Anladım” derken,  Ceren konuşmasına devam etti; “Merak etme biz varız. Canımız hiç sıkılmaz ki bizim. Burada bizimle oynayacak, koşacak, güleceksin. Sabah oluyor, şimdi uyumalısın. Bak, baş kısmındaki tahtanın önünde ayakkabı olan yatak senin. İlk geldiğinde böyle oluyor. Sonra odana, üzerinde adın yazan taştan güzel bir kapı yapıyorlar. Laf aramızda saklambaç oynarken çok işe yarıyor.

Adadaki ilk sabahında, yeni gelen her arkadaşımıza uyuması için söylediğimiz ninnimizi ona da söyledik; “Huzurlu bir ülke, mutlu bir şehir. Gece lambası yıldızları, çiçek işlemeli yorganı. Kiminin ilk, kiminin son evi. Tanımanız gerekmez, bekleriz hepinizi. Bura, 11. Ada. Bebek Adası. Elimiz bebek, dilimiz bebek. Kavga yok, sen ben yok.”

Medina uyumuş, bizimse hala vaktimiz vardı. Kahkahalar atıp “ebe, ebe” diye birbirimizi kovaladık. ‘Bir iki üç tıp’ diyerek donduk, sıcak-soğuk diyerek kaybettiklerimizi aradık.

Seyit Dede bize bakıp tek kaşını kaldırarak; “Haydi çocuklar bu kadar maskaralık yeter! Sabah oluyor, geçin bakalım yataklarınıza.” dedi gülümseyerek.

Elif’in; “Dede, dünkü masala devam etsene, ama uyuma bu sefer.” demesiyle yine kıkırdamaya başlamıştık, bir yandan da ma-sal, ma-sal diye tempo tutturmuştuk. Her zaman yaptığı gibi tebessümle başını sallayınca hep bir ağızdan “Yaşasıııın” diyerek, bal kabağının arabaya dönüştüğü masala devam etmesini istedik.

“Tamam, anlatacağım ama önce hepiniz gökyüzüne bakın. Bakın bakın! Tam orada şu bebek arabası gibi görünen yıldızları gördünüz mü?”

Biz şaşırarak “Ooo” derken, Seyit Dede; “ İşte ‘Ooo’ ya! O yıldızların adını öğrenmek bu günkü ödeviniz. Kim bilir belki bir gün, oradan da buraya bakarsınız.”

“O gece bal kabağı prenses arabasına dönüşürken, Van’dan bir umut binilen kamyonet cenaze arabasına dönüşmüştü. Devebağırtan rampasında bir araç yattı diye haber geldi. Metrelerce sürüklenmiş. Evet evet! Hemen burada. Biraz aşağıda. Kaza yerine vardığımızda etraf, yola savrulmuş yaralı ve cesetlerle doluydu. Medina’yla annesi savrulan araçla beton bariyer arasına sıkışmışlardı. Annesi yaşıyordu, bize bir şeyler anlatmaya çalışıyordu ama anlamadık. Kucağındaki çocuğu o kadar sıkı tutmuştu ki, zor aldık elinden ama maalesef biz geldiğimizde o çoktan gitmişti. Medina ve ailesi ta Afganistan’dan, Taliban’ın zulmünden kaçıp binlerce km yolu gâh yaya, gâh bir traktör römorkunda kat ettikten sonra, umudun toprakları Anadolu’ya ulaşmışlardı. Belki bir müddet burada kalıp sonrasında Avrupa’ya gitmekti hayalleri. Van’dan bindirildikleri kamyonun kasasında üç gün yol geldikten sonra Büyükçekmece’de kaza yapan araçta ölenlerden biride Medina’ydı işte.”

Cenaze arabasının şoförü, mezarlık girişindeki görevliden defnin nereye yapılacağı bilgisini aldıktan sonra devam etti. Kapıdaki görevli, aracın arkasından bağırarak yine de ekledi. “11.Ada, Bebek Adası. Yeni defin alanına giderken sağda kalıyor. Yönlendirmeleri takip edin görürsünüz.”

Araç, yabancı uyruklu birkaç kişi,defin görevlileri ve imamın hazır olduğu mezarın yanında durdu. Kucağında tabuta koymaya kıyamadığı kızıyla, bakışları büyük bir boşluğun içinden milyonlarca ışık yılı öteye bakan perişan bir baba, ayakta durmaya mecali olmayan anne indiler. Annenin dudakları, kimsenin anlamadığı sözlerle tutuşan bir ağıtla yanıyordu.

​Binlerce km’yi alt ederek ezip geçen adımlar, mezar başındaki birkaç metreyi bir türlü yenemiyordu. Medina’nın babası için o son birkaç adım, ne kadar da yorucuydu… Kızıyla birlikte mezara girip, biraz sonra yalnız çıkacağını,  tek başına bırakacağını bilmenin kahredici azabıyla içi yansa da, son görevini yapmak zorundaydı.

Onu, toprağın kucağına indirdi. Yüzünü son defa öpüp kokladı. Gözlerinden damlayan yaşlarkızının dudaklarına düştükçe, kamyon kasasında Medina’nın ona son seslenişini (Baba susadım) hatırlıyor, hıçkırıkları katlanıyordu. Acılı babanın bilmediği şeyse, mezarda üç kişi olmalarıydı. Kızını incinmesin diye büyük bir ihtimamla bırakırken, Seyit Dede de aynı özenle Medina’yı yeni arkadaşları ile tanıştırmak için kucaklıyordu.

“Gece ıssızdır burada, gece sessizdir. Bazen bir iki çıtırtı duyarsın. Aman ha! Şehrin yanıp sönen ışıklarına dalmayasın hipnoz eder; bir süre sonra uyur kalırsın. Çay, şeker şurada. Bilmem… Belki kahve seviyorsundur. Takıl işte kafana göre. Korkmazsan tur bile atabilirsin. Ben ışıklar kapalı oturmayı seviyorum. Öyle daha güvenli olduğunu hissediyorum. Gerçi alıştım sessizliğe. Ha! Şimdi diyeceksin ki bütün bu anlattıkların gerçek miydi? Bu sorunun cevabını kendin bulacaksın. Bazı şeyleri duymak için sessizlikten daha sessiz, karanlıktan daha kara olmalısın. Haydi! Ben kaçtım. Sana iyi nöbetler.”

Ömer, işe yeni başlayan arkadaşına Büyükçekmece Mezarlığı’nı tanıtıp, nöbet defterine; “Vukuatsız teslim edilmiştir” yazdıktan sonra: “Haklısınız evet, kendimi tanıtacaktım size. Adım Ömer, gece bekçisiyim. Anlattıklarımdan sonra… Kim bilir belki de meczup bekçi dersiniz.”

“Huzurlu bir ülke, mutlu bir şehir, gece lambası yıldızları, çiçek işlemeli yorganı...” Dudaklarında götürdüğü ninniyle, yaprak döken çınarların, göğe komşu servilerin gölgesinden tebessümle, mezarlığın çıkışına doğru yürüdü.

 

EditörEditör