TÜNEL
Bayağı uzunmuş bu tünel. Böyle loş oluşu, insanın uykusunu getiriyor. Hele de iş yapmışsan yorulmuşsan. Göz kapaklarının açık değil de kapalı konumda daha uzun tutulmaya başlandığı tehlikeli yerler, zamanlar. Tekerleklerin yavaşça sola yaklaşmaya başladığından kimsenin haberi yok, şoförün bile. O hızla kaldırıma çarpan arabanın mutlak sonu takla atmak. Son anda sağdan uzanan elin de direksiyonu toparlamak için yeterli zamanı olmuyor. Tekerleği kaldırıma çarpan araba sağa savrulup duvara sert bir şekilde çarptığında tünelin sonunda ışık görünüyor.
***
Bu eski köy evi bu kadar kalabalığa alışkın değildi. Tek tek ateş görmüştü de aynı anda iki ateş hiç düşmemişti yüreğine. Eski tahtaları acıya dayanamayıp gıcırdadı. Feryadını böyle anlatabilirdi. Evin çoğu taştandı ama yüreği insan yüreği gibi kanamaktaydı. Nasıl kanamasındı, yanmasındı? Kapısının önünde yan yana yatmakta olan iki kardeşi bağrında büyütmemiş miydi? İlk adımlarını görmüştü, ilk sözlerini işitmişti. Taşlarına dokunuşlarını hissetmişti. Evden ayrıldıklarını görmüş, üzülse de gidişlerine, yeni bir hayat kurduklarını bildiğinden onlar için sevinmişti. Arada sırada, bayramda seyranda gelmelerine razı olmuştu. Önce eşleriyle, sonra çocuklarıyla tanıştı. Onları da kabullendi, bastı yüreğine. Bunu beklememişti ama. Odalarında onları yatırmaya alışmıştı da bahçede yan yana iki tabutta yatmalarını onlara yakıştıramamıştı. Bu kadar kalabalığı, bu kadar gözyaşını, bu kadar ağıdı kaldıramıyordu bünyesi. Ama öğrenmeliydi ne olduğunu, kulak verdi kalabalığa. Bağırışları, ağıtları ayıramadı birbirinden önce. Tek tek yüzlere baktı sonra. İlk olarak tabutların başındakini duymak istedi.
Sadece sesleri değil kafalarının içinden geçenleri de duyabildiği anlayınca şaşırdı. Yine de sesleri ayırt edemiyordu. Tek bir kişiye odaklanmalı, onun sesini dinlemeliydi. En büyüğe, içi en çok yanana çevirdi bütün algılarını: İki kardeşin annelerine...
Komşular eve gelmeye başladığında anladım bir tuhaflık olduğunu. Önce bir şey söylemediler.
Sonra “kaza” dediler, “hastane” dediler, “Hiçbirine bir şey olmadı.” dediler.
Dediler amma yüreğime öyle bir acı düştü ki, anladım yaralanmadan öte bir şey olduğunu. Bilemedim ki hangisi? Ali mi, Ahmet mi, Hasan mı, Hüseyin mi?
***
Daha fazla dinleyemedi acılı anneyi, dayanamadı. Kısık bir sese verdi dikkatini. Tanıdı sesi Hacer’di.
“Gitme!” dedim; “Her işe sen koşuyorsun, bu pazar da evde kal. Kalabalıklar zaten, senin gitmene gerek yok.”
“Olmaz.” dedi; “Gitmem gerek.”
Sözümü dinlemedi, gitti. Kalbimi kırdı, gitti.
***
“Kalbini mi kırıp gitmişti ölüme Hüseyin!” diye düşünürken duydu ya da duyduğunu sandı sesini:
“Gitme!”dedi ama onlar orada çalışırken ben boş duramazdım ki!
Hem bizim ailede böyle durumlarda hep birlik olunur, hemen halledilir işler. Ahmet Ağabey’im, Hasan Ağabey’im gidecek, ben nasıl evde durayım? O da haklı! Haftanın altı günü çalışıyorum. Bir, pazarı çocuklarla birlikte geçecektik. Ama ağabeyimin taşınma işi bu pazar. Biz başka pazarlar beraber oluruz diye düşündüm. Ancak Allah bize birlikte geçireceğimiz başka pazarlar yazmamış. Nasip! Kalbini kırdım, helallik alamadım. İnşallah helal eder hakkını.
***
Bunun nasıl olduğunu, bunları nasıl bilebildiğini, duyabildiği anlayamıyordu. Zaten dünya açıklanamayan şeylerle dolu değil miydi? Birbirine sarılarak ağlayan iki yeğene döndü. Önce Meryem'i dinledi.
Telefonumun mesaj sesiyle irkildim. Yalnız yaşadığım için genellikle olurdu bu. Mesaj sesi, telefon sesi, kapı zili sesi...Korkuturdu beni. Mesaja baktım küçük kardeşim; “Bir şey diyeceğim korkma sakın. Babamlar kaza geçirmiş, babam iyiymiş.”
Ne düşüneceğimi bilemedim ilkin. Aklıma gelen ilk şey babamın patronuyla birlikte kaza geçirmiş olabileceğiydi. Böyle bir haber geleceğinden daima korkardık ailecek zaten. Ama günlerden pazardı. Babam bazen pazar günleri de çalışırdı ama o gün...
Ani bir şimşek çaktı, Ali Amca’m taşınacaktı.
Kardeşimi aradım. Sesi ağlamaklıydı. Annemin diğerleriyle gittiğini, kendisini evde bıraktığını söyledi. Ardından ekledi: “Babam iyiymiş ama amcamlar ölmüş.”
“Ölmüş, ölmüş, ölmüş...”
Basit söylenen bir kelime olmasına rağmen insan idrakının almadığı, almasını istemediği kelime. “Nasıl ya!” diyebildim sadece. Aslında dediğimden de emin değilim, öyle sanıyorum. Hâlâ idrak edememiş bir şekilde; “Ne olmuş, nasıl olmuş?” sorularını sıralıyorum ama kardeşimin söylediği sadece; “Bilmiyorum.”
Kime ulaşabilirdim. Babamın sesini duymalıydım. Ulaşabilir miydim? Annemi aradım. Yolda olduklarını, pek bir şey bilmediğini söyledi.
“Amcamlar!” dedim, devam edemedim.
“Öyleymiş.” dedi.
Babamı aradım. Siren sesleri içinde sesini duydum. “Ben iyiyim kızım merak etme!” dedi.
“Gerçekten iyi misin?” dedim.
“Sıyrıklarım var ama iyiyim.” dedi.
“Ama ambulanstasın.”
“Yengen bayıldı, onu götürüyoruz.”
“Amcamlar...”
“Olan oldu kızım, yapacak bir şey yok.”
***
Devam edemeyince sözlerine kardeşini, Mehmet’i duymaya çalıştı.
Telefonum ablamın aradığını gösteriyordu. Açtım. Nasıl olduğumu sordu ama sesinde bir tuhaflık vardı. Ne yaptığımı, yanımda biri olup olmadığını sordu. Arkadaşlarım vardı, bunu duyunca sanki rahatladı.
“Bir şey söyleyeceğim.” dedi. Anlattı, anlattı...
Duyduklarıma inanamadım, inanmak istemedim. Sanki rüyada gibiydim. Anlatılanlar beni ilgilendiriyordu ama ben bu gerçekle yüzleşmek istemiyordum.
Amcamın evinin taşınmasına yardım etmek için babam, amcamlar, yengemler, kuzenlerim bir araya gelmişler. Dönüş yolunda kaza geçirmişler. Ablam babamla konuşmuş, iyiymiş. Çocuklar ve yengemler yaralıymış. Ama amcamlar... İki amcam ölmüş. Hala inanamayarak üst üste; “Nasıl yani, nasıl yani?” dediğimi hatırlıyorum sesim titreyerek. Şimdi anlıyorum, ablamın yanımda neden birinin olmasına sevindiğini. O yalnızken yakalanmıştı bu habere ve bunu yalnız kaldırabilmek çok zordu.
***
Mehmet'in sözlerine verdiği dikkat aniden yükselen bir ağıtla kesildi. Sesin sahibine döndü. Ağabeylerinin acısıyla içi yanan Fatma’ydı:
Rüyamda gördüm Ali Ağabey’imin rahmetli ilk eşi Ayşe Yenge’mi. Bir odayı süpürüyordu.
“Ne yapıyorsun yenge?” diye sordum.
“Hazırlık yapıyorum, misafirim gelecek.” diye cevap verdi. Süpürgeyi elinden bıraktı. Odanın ortasına iki büyük tahta koydu. Elinde küçük bir tahta daha vardı. Onu koyup koymamakta kararsızdı sanki. Sonra vazgeçti, onu koymadı. Yine tekrar etti; “Hazırlık yapıyorum, misafirim gelecek.”
Uyandım. Aldığım haberle anladım ki, hazırlığı ağabeylerim için yapmış. Küçük tahta ise Sare’nindi sanırım. Ağır yara almasına rağmen hayatta kalmayı başaran küçük Sare’nin.
***
Tanıdık bir yüze çevirdi bütün algılarını. Ağabeyini ve kardeşini uğurlamaya hazırlanan, onlarla aynı arabada kaza geçiren ama metanetini korumaya çalışan Ahmet’e.
“Yetişemedim. Direksiyonu zamanında çevirebilseydim eğer...
Tekerlek kaldırıma çarpınca savrulduk. O hızla karşı duvara vurup bir süre sürüklendik. Ben önde ortada oturuyordum. Sağımda ise ağabeyim. Ağabeyime baktım, yapılacak bir şey kalmamıştı. Şoförümüz şoktaydı. Ben şoka giremezdim, yardıma ihtiyaçları vardı. Arabadan çıktım. Gördüğüm şeyi görmemiş olmayı dilerdim.Kardeşim Hüseyin arabanın açılan kapısından fırlamış, başını çarpmıştı. O da ağabeyimle aynı kaderi paylaşıyordu. Çocuklar yaralıydı ama görünürde aciliyetleri yoktu şoka girmeleri dışında. Ayşenur baygındı, Sevim kendini toparlamaya çalışıyordu. Sare? Sare yoktu. Arabada Ayşenur’un kucağındaydı. Şimdi yoktu. Bebeği, Sare’yi, aramaya koyulduk. İleride arabanın kopan kapısının altında bulduk Sare’yi. Durumu ağır görünüyor ama öldürmeyen Rabb’im öldürmüyor.
***
Ahmet’in metanetli görünümünün altındaki yangından korkup tabutlara tekrar baktı. Sanki Ali’nin sesini duyuyordu; “İlk görev yerimdi Sürmene’nin bu yüksek köyü. Kaç kez tayin istemeyi düşündüm de köylü bırakmadı. Dile kolay yirmi beş sene. Yedi çocuk büyüttük bu köyde Ayşe’yle. Ayşe beni bırakıp gittiğinde de terk etmedim bu köyü. Rabb’im yalnız koymadı beni Ayşenur'u verdi. Bir de sekizinci yavrumu, Sare’yi. Köyden ayrılışımın emekliliğimle olacağını düşünmemiştim hiç. Vakfıkebir’de bir ev tuttuk şimdilik ama köyde ev yapmak var kafamda.Hayırlısı! Allah razı olsun bizimkilerden. Taşınma telaşında bizi yalnız bırakmadılar. Buldukları minibüse atlayıp geldiler. El birliğiyle eşyaları kamyona yükledik. Hasan eşyaların başında durmak için kamyona bindi. Biz de doluştuk minibüse.”
Araklı tüneli... Bu tünelin sadece karayolundaki araçların geçişini sağlamadığını hayatımda yeni bir dönem başlatacak bir geçit olduğunu düşünmeye başladım. Tünelin sonunda gördüğüm ışıkla Sürmene'yi geride bırakacak Vakfıkebir'de yeni bir hayata başlayacaktım. Nereden bilebilirdim tünelin sonundaki ışığın gördüğüm son ışık olduğunu? Bu tünelin beni yeni bir hayata başlatacağı düşüncesinde yanılmamışım. Ben sadece varış noktasında hata yapmışım.
***
Duyduğu ürperti ile Ali'nin karısı Ayşenur'a döndü. Yüreğini ikiye bölmüş; yarısı tabutta kocasıyla, yarısı hastanede kızıyla...
Ali’nin çocuklarına bakıp onları dinlemek istedi. Ana, baba, amca acısı birleşince giremedi düşüncelerine, yüreklerine. Yaklaşmaya çalışırken bütün taşlarıyla, tahtalarıyla, varlığıyla tarifsiz bir yanma hissetti. Yaklaşamadı. Anladı ki, onların içindeki yangını anlatacak kelimeler lügatında yoktu.
***
Şimdi cenazeden aylar sonra uzaklardan bir ses işittiğini sandı. Bu ince ses yabancı değildi. Tanıdı sesi... Hüseyin’in küçük kızı Nuray’a aitti. Kulak verdi, içini acıtan o cümleyi işitti; “Bu cennet ne kadar uzak bir yer ki babam bir türlü gelemedi.”
Özlem, küçük bir çocuğun kelimeleriyle böyle ifade edilebilirdi. Çevirdi bakışlarını mezarlığa. Henüz taze olan iki mezara baktı. Ruhlarına birer “Fatiha” yolladı.














































