SIRA
Yorulmuşlardı… Kapalıçarşı’nın dar sokaklarında uzun soluklu arayışlarından sonra içine girdikleri bu antikacı dükkanı küçük bir mola kaçamağı gibi geldi ona.
Kardeşine dönerek:
"Sen bakın, ben biraz dinleneyim." dedi; derken bulduğu ilk sandalyenin üzerine bıraktı kendini. Yorgun bedenine eşlik eden gözleri, kendine has hikayeler barındıran eşyalar üzerinde dolaşırken ağır ağır kapanmaya başladı.
Küçük caminin avlusunda bulunan musalla taşındaki meftanın başında hiç bekleyeni yoktu. Biraz şaşırdı. Zihninde oluşmaya başlayan binlerce "acaba" sorusuna hiçbir mantıklı cevap bulamamanın üzüntüsüyle yoluna devam etmek istese de avluyu sokağa bağlayan demir kapının önündeki yaşlı teyze dikkatini çekti.
Yere çömelmişti; elindeki kancalı iğneyi diğer bileğine saplayıp çıkarıyor, sonra da akan kanı izliyordu. Yanına gitti. Yaşlı kadının göz hizasına gelebilmek için çömeldi.
"Başınız sağolsun teyze, yakınınız mıydı?” diye sordu. Yaşlı kadın bileğinden akan kandan gözlerini ayırmadan,
"Hayır, tanımıyorum bile." diye yanıtlayınca şaşkınlığı had safhaya gelmişti.
"O zaman burada ne yapıyorsun teyze? Haydi kalk, gideceğin yere seni götüreyim." diye ısrar etmek istedi. Kadın gülümsedi.
"Sen git kızım, yerim burası; sıramı bekliyorum."
Aldığı cevap yeni soru işaretlerine kapı aralarken bilekten akan kanın anlamı neydi? Gözlerinde oluşan merakı anlayan yaşlı kadın, onun yeniden soru sormasına fırsat vermeden konuştu:
"Kalan zamanımı ölçüyorum. Ama bence kancalı iğne büyük bir yalancı."
Hava bulutlanmaya başlamıştı. Beyninde oluşan zaman-mekan kavramının fakirliğiyle yoluna devam etti.
Kendi yalnızlığını hemen yanında yeşeren yabanıl otlarla paylaşmaktan yorulmuş olan yolun bezginliği, üzerine döşenmiş gelişigüzel taşlara da yansımıştı. Üzerine bastıkça ayakkabılarından gelen acemi ritime için için kızsa da bu yol yürünmeliydi…
Biraz ileride bacası tüten kerpiç evi görünce adımlarını sıklaştırdı. Yaklaştıkça kapı önünde ileri geri adımlayan genç adam ilgisini çekti.
Elindeki sigaradan bir nefes alan adam, daha sonra yere fırlatıp çarıklarıyla ezdi. Yeleğinin cebinden çıkardığı tabakasından yenisini sararken ellerindeki titreme heyecanını da gözler önüne semişti. O antikacı dükkanlarından fırlamış muhtar çakmağıyla sarma sigarasını yeniden yakmıştı. Yerinde duramıyor; ileri geri adımlarken ara ara başındaki sekiz köşeli kasketi çıkarıp saçlarını karıştırıyordu.
Genç adamın yakınına geldiği anda, kapı açıldı. Terler içindeki kadın seslendi.
"Gözün aydın, oğlun oldu Ahmet!”
Adam kendinden beklenmeyecek bir atiklikle kadını itekleyerek içeri girdi. Yeni bir yaşamın ilk selamı muhtar çakmağı içine gizlenmiş sigara dumanıyla, gökyüzünde birikmiş gri bulutlara meydan okuyordu. Sıra şimdi bebedeydi.
Bakıldığında hiçbir şey ifade etmeyen görsellerin içinde barındırdığı ilmekler sadece sahipleri tarafından çözülebilir, kıstası beyninin çeperlerinde ciddi bir yer kaplıyordu. İçine girilemeyen acı ya da mutluluk ne kadar paylaşılabilirdi ki? Düşünceleriyle savaşırken tanımadığı köy meydanında buldu kendini.
Davullu zurnalı eğlence, ara ara hiç onaylamadığı silah sesleriyle de destekleniyordu sanki. Grubun içine girdiğinde, bir ağacın gölgesine kurulmuş masa etrafındaki gelin ve damadı farketti. Biraz daha yaklaştığında gelin ve damadın yüzündeki huzurla kaplı mutluluğu gördüğünde yüzündeki ışık yansımaları renklenmeye başlamıştı. Belki de bilmeden yaptığı hazırlık çantasının içinde kenarları iğne oyasıyla dokunmuş el emeği yazmaya dönüşmüştü. İkilemde kalmadan çıkarıp geline armağan etti. Genç gelin teşekkür ederken onun elini bırakmadı. Eşini de alıp meydanın ortasına geldiler. İçlerini ferahlatan müziğin ritmine dayanamayıp, kimseye aldırmadan oynamaya başladılar...
Gökyüzündeki gri bulutlar bir başka yere göç etmişler, yerlerini güneşin akşam üzeri verdiği tarifsiz renk cümbüşüne bırakmışlardı.
Müziğin bitmesine yakın gelin, genç kadının kulağına fısıldadı.
"Şimdi bizim zamanımız…”
Yine yürüyordu… Ardından ona yetişen bir el, omuzlarına dokundu. Döndü. Bu kaçıncı şaşırışıydı… Kız kardeşi,
"Abla ne çabuk dalıp gittin?” diye biraz sitem ettikten sonra devam etti.
"Yok, aradığımı bu dükkanda da bulamadım; hadi gidelim artık."
Kendine gelmek için bir süre bekledi. Dükkan sahibinden izin isteyerek lavobaya geçti. Yüzünü yıkarken hala az önce gördüğü rüyanın etkisindeydi…
Geriye döndüğünde;
"Sevgili kardeşim, sanırım sen ne aradığından emin değilsin. Ama ben her şeyi buldum bu dükkanda.” derken gülümsüyordu.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz














































