SIĞINTI
Gün ağarırken gözlerini açtı, usulca odadan çıktı. Kahvaltıya kocasının çok sevdiği zeytinli poğaça yaptı. Masayı hazırladı, çiçeklerin suyunu verdi; yaprağı güzel çiçeği boynunu bükmüş, kendini salmıştı, ektiği naneler topraktan başlarını kaldırmaya çalışıyorlardı. Çocuk odasındaki Yosu'nun mama kabına mama koydu. Televizyonu açtı, sabah haberleri başlamıştı. Haberlere bakmak istemedi, bir müzik kanalı açtı, sesini de biraz kıstı.
Camı aralayıp dışarıdaki mis gibi havayı ciğerlerine doldurdu. Haftanın ilk günü caddede hareketlilik çoktan başlamıştı. Karşı apartmanın altındaki berber, manav açılmış müşterilerini bekliyorlardı. Sağlık ocağı en son açılır, hastaların kuyruk sırası dışarıya kadar taşardı. Kışın bitmesiyle sitenin bahçesi üzerindeki hırkasını çıkarmıştı; güller renk renk açmış, çınar ağaçları efil efil savruluyordu. Evde gezinen poğaça kokusu her odaya uğradı.
Taner bey hazırlanmış bir şekilde odasından çıktı. Karısının “günaydın,” demesini duymuyor kravatını düzeltiyordu. “Sevdiğin zeytinli poğaça pişti, çay da hazır hayatım. Hadi mutfağa gel,” dedi Meral. Hiç oralı olmadı Taner. Acelesi var gibi hızla saçlarını düzeltti, ceketinin düğmelerini taktı. “Çıkıyorum ben, yemeyeceğim,” diyerek hızla evden çıktı. Kaçarcasına evden çıkarken bedeniyle beraber yüreğinin bütün latifelerini de götürmüştü sanki.
Meral camın kenarındaki berjere oturup ellerini çenesine dayadı. Kendisinden adım adım uzaklaşan kocasının bir zamanlar gözlerine aşkla baktığını düşündü. Saatlerce sohbet ederler, bir gün görmeseler birbirlerini çok özlerlerdi. Bütün anılar çekmeceden çıkıp yanı başına gelip oturdu. Büyük bir aşkın kıvılcımları zamanla sönmeye başlamış, sevgi yumağı olan evlerinde sessiz sinema oynamaya başlamışlardı. Meral Taner’le uzaklaşmalarının sebebini hep çocuklarının olmayışına bağlıyordu. Ellerinin tersiyle gözyaşlarını sildi.
Ağzında biriken tükürükleri toplu şekilde yuttu. Telefonu masanın üzerinde çalıyordu. Taner gönlümü alacak diye hemen kalktı koltuktan. Bilinmeyen bir numaraydı; hemen açtı. “Efendim,” dedi. “Abla merhaba, şey ben o çöpte kağıt toplayan çocuk var ya,” dedi telefondaki ses. “Hangi çocuk, sen kimsin,” diyen Meral birden heyecanlandı. Konuşurken dili dolaştı, zihninde olayları sıralamaya çalıştı. “Abla iki gün önce mahallede çöp kutusunun yanında arabandan inip bana para veren abla değil misin?” “Hııı evet ama sen nereden buldun telefon numaramı.” Çocuğun sesi öyle hızlı ve telaşlıydı ki Meral’in bir anda eli ayağına dolaştı. Korku heyecan birbirine karışmıştı. “Abla boş ver nereden bulduğumu abla ne olur yardım et, dedem ölüyor ne olur abla.” “Sen neredesin, deden nerede,” dedi Meral elleri titreyerek. “Abla sizin sokağın ilerisinde bir tepe var, tepenin diğer yamacında bir barakada kalıyoruz dedemle abla. Dedem ölüyor yardım et abla kapatıyorum,” diyerek telefon kapandı. Meral neye uğradığını şaşırmış bir şekilde ambulansı aradı kendisi de hemen çantasını alıp evden çıktı.
Ev desen ev değil dört tarafı çinkolarla çevrili tavanında naylonların sarılı olduğu yere geldiğinde Meral gözlerine inanamadı. Kulübenin etrafını sandıklar, karton kutular, pet şişeler sarmış, yaklaştıkça insanın yüzünü buruşturan bir koku her yeri sarmıştı. Meral arabasını park ederken ambulansta arkasından gelmiş görevliler de şaşkınlıkla birbirlerine bakıyorlardı. Kulübeden ağlayarak çıkan çocuk “dedem ölüyor, dedem ölüyor,” diye bağırıyordu. Yaşlı adama ilk müdahaleyi yapan görevliler ambulansa koyup hastaneye götürdüler. Meral küçük çocuğu arabaya bindirip ambulansı takip ederken bir yandan da çocuğu teselli etmeye çalışıyordu. “Ağlama iyileşecek deden, üzülme,” dese de çocuğun gözyaşları oluk oluk akıyordu. Acil de yapılan doktorların ortak kararına göre yaşlı adamın kalp krizi sonucu yoğun bakıma alınmasına karar verildi. Hasta yakını Meral ve küçük çocuğa bilgiler verildi ve hastanede durmalarının bir anlam ifade etmediği söylendi. Saatlerin birbirini kovaladığı, güneşin vedaya hazırlandığı bir günde Meral şaşkınlığı ve korkuyu üzerinden hala atamamıştı. Hastane kapısına çömelmiş çocuğun acısı kalbini çok acıttı. Çocuk hala ağlıyordu. Meral’in karşısında üzerinde ipleri kalkmış, rengi atmış kazak, dizleri yırtılmış, haftalardır su yüzü görmeyen pantolonla çaresizliğin ve kimsesizliğin fotoğrafı duruyordu. “Yavrum hadi kalk gidelim, bir gelişme olursa doktorlar arayacak. Burada yapabileceğimiz hiçbir şey yok,” dedi Meral, sonrada birden irkildi. Şimdiye kadar hiçbir çocuğa yavrum dememişti. Üzerini örtmeye çalıştığı çocuk sevgisi depreşti. “Ben burada beklerim dedemi abla, beni göremezse üzülür,” dedi çocuk. Meral zor da olsa ikna etti arabaya bindirdi. Çocuğun ağlamaları mızrak olup Meral’in kalbine batıyordu. Önce bir mağazaya giderek çocuğa üst baş aldı. Adını dahi bilmediği çocuğun yüzünden acı, keder taşıyordu. Cılız vücudunda kemikleri adeta tutunacak dal arar gibiydi. Çocuk ev dediği barakaya gitmek istediyse de onu evine getirdi, duş aldırdı. Portakal suyu ve poğaça hazırladığı çocuğa adını sordu Meral. “Enes,” dedi çocuk. “Enes sen kimsin, annen baban nerede,” diye sordu. “Annem babam bir kazada öldüler, beni babaannem dedem büyüttü.
Dedem de çöp toplar, inşaatlarda çalışırdı. Babaannem de iki yıl önce hastalandı, doktora götüremedik. O da beni bıraktı gitti. Dedemle kaldım ben, dedem çok üzüldü babaanneme ama yine de çalışıyordu. Beraber kâğıt, plastik topluyorduk. Bu kış çok zor geçti, çok hasta oldu. Bazen çalışamadı, ben topladım kâğıt. O gün ben çöp toplarken bana para verdiniz, ben de ne iyi insanlar var demiştim. Sonra dedemin sözü geldi aklıma “oğlum birisi sana yardım ederse sende ona dua et, en büyük yardım duadır” derdi dedem. Arkanızdan Allah’ım sıkıntısı varsa gider dedim bende. O gece rüyamda yaşlı bir amca gördüm. Bana toprağı kaz dedi. Kazdım bir kâğıt çıktı. Kâğıtta bir numara vardı, aklında iyi tut dedi ve kayboldu amca. Dedem hastalanınca markete koştum telefon etmek için. Numarayı ezberlemiştim. Siz çıktınız telefona.” Meral göz yaşlarına boğuldu, yutkundu kelimeler iki dudağının ucuna geliyor ama oradan dışarı çıkamıyordu.
Ellerini daha dokuz yaşında olan Enes’in saçlarında gezdirdi. Çocuk odasını yatacağı yatağı gösterdi. Yosunla tanıştırdı. Enes yosunu kollarına aldı sevdi, yüzüne bir katre tebessüm gelmişti.
Taner bey haftanın ilk günü bütün iş yorgunluğunu beraberinde getirmişti eve. Çocuk odasındaki tıkırtıların Yosun’dan her zamankinden fazla geldiğini düşünerek kapıyı açıp baktı. Taner odada tanımadığı bir çocuğu görünce göz bebekleri büyüdü, burun delikleri genişledi. Mutfakta yemek hazırlayan eşinin yanına giderek “ne demek oluyor bu, kim bu çocuk Meral,” derken öfkesini tüm gününün yorgunluğu ile beraber gözlerinden kusuyordu. “Sessiz olur musun Taner Enes duyacak, üzülecek yavrucak.” “Yavrucak mı?” “Anlatacağım bir sakin ol,” dese de Meral, Taner sinirinden köpürüyordu. Meral gün boyu neler yaşadığını bir bir anlattı. Enes’i yalnız bırakamayacağını, dedesi iyileşene kadar yanlarında kalması gerektiğini söyledi. Yemek masası hazır yemeğe oturmuşlardı. Taner kaşığı ağzına götürürken gözlerinin yanıyla Enes’i süzüyor, Enes dürbünle gözetlendiğini bilerek yemek yiyemiyordu.
Bir hafta geçmiş Enes’in cılız vücudu toparlanmaya başlamıştı, dedesi yoğun bakımda durumu iyiye gitmiyordu. Taner’in yanında Enes hiç ses etmiyor, kendisini sevmediğini anlıyordu. Ürkek ürkek oturdu kahvaltı masasına. Meral bütün sıcaklığı ile Enes’i mutlu etmeye çalışıyor, her fırsatta sevgisini gösteriyordu. “Enes bugün seninle okula gidip kayıt yaptıralım, oradan da hastaneye dedene bakalım olur mu?” dedi Meral. “Hastaneye gidelim Meral abla dedemi çok özledim.” “Tamam gidelim kuzum.” “Abla siz Yosun’u da sokaktan mı buldunuz?” “Hayır yavrum bir arkadaşımın kedisinin yavrusu bize verdi.” “Bende onun da kimsesi yok, sokaktan geldi sanmıştım,” dedi Enes. Meral Taner’e gözlerini dikti bütün söylemek istediklerini bakışlarıyla anlattı. Taner çayını bitirmeden masadan kalktı, kalkarken de kimseye duyurmadan “sığıntı ne olacak,” dedi.
Okula da kayıt işlemlerinden sonra okul için alışveriş yapıldı. Gözlerinin içi gülen Enes çok mutluydu. Hastaneye geldiklerinde bir süre doktorları beklediler. Dedesine okul çantasını, önlüğünü göstermenin hayalini kuran Enes doktorların acı haberiyle yıkıldı. Meral göğsüne bastırmaya çalıştığı Enes’in üzüntüsüne engel olamadı. Defin işlemlerinin ardından eve geldiklerinde bile Enes hâlâ ağlıyordu. Evin havasına hüzün gelip oturmuştu. Taner hiç tanımadığı bu insanların acısına ortak oldukları için Meral’e kızıyordu. Enes sessizce hazırlanıp gitmek için kapıya yöneldi. Meral Enes’i göndermek istemedi. “Meral abla ben artık burada kalamam dedem öldü. Her şey için teşekkür ederim,” dedi Enes. Meral Taner’in sessizliğine karşı Enes’i göndermedi, onun o barakada kalmasına gönlü razı olamazdı. Artık kimsesiz değildi Enes. Onun bir ablası vardı, gönül bağı kurduğu ablası. Enes’in yaralarına merhem olacak onu yalnız bırakmayacaktı.
Meral Taner’le aralarındaki soğuk rüzgarların dinmesini istedikçe şiddetlendiğinin farkındaydı. Konuşmaya, alttan almaya çalıştıkça Taner kaçıyordu. Enes’in uyuduğu akşam Taner’e Enes’i evlat edinmek istediğini söyledi. Bu cümleyi duymayı bekleyen Taner “sokakta bulduğun bir çocuğun babası mı olacağım, bir sığıntı parçasının,” dedi. “Sokakta ya da değil o bir çocuk, ilgiye sevgiye ihtiyacı olan bir çocuk o. Biraz sevmeye çalışsan, biraz onun dünyasına girmeye çalışsan çok mu zor,” dedi Meral.
Meral her gün Enes’i okula götürüyor, çıkışta da nereye isterse götürüp gezdiriyordu. Akıllı, yaşından büyük düşünen Enes fazla yük olmak istemiyor utana sıkıla Meral’den sadece mezarlığa gitmelerini istiyordu. O sabah Taner’den Enes’i okula bırakmasını istedi Meral. İstemeyerek de olsa Enes’le arabaya bindiler. Yolda Enes hiç konuşmadı. “Rahatın iyi Enes Efendi, yediğin önünde yemediğin arkanda. Hayat sana güzel,” dediyse de Taner, Enes yine konuşmadı. Camdan sadece dışarıyı seyretti. Çöp topladığı soğuk günlerde nefesiyle nasıl ellerini ısıttığını, insanların ağız kokunu giderirsin diye önlerine fırlattığı ekmekleri ağlayarak yediği günleri düşündü. Gün yüzü görmeyen dedesi geldi aklına. İçi burkuldu. Okuluna geldiğini bile unuttu. “Beyefendi kapını mı açmamı bekliyorsun,” diyen Taner’in sesiyle kendine geldi.
Siyah perdelerin çekildiği gecenin ilerlediği saatlerde yastığı ıslanan Enes çarşafı başına kadar çekmiş, bir yandan da sesini dışarıya duyurmamak için çaba sarf ediyordu. Islanan yastığı ters çevirdi, uyanan Yosun’u kucağına aldı, bağrına bastı. Gariplik boynuna geçirilmiş bir kelepçeydi, ana yok, baba yok, dede yoktu. Hayatın en ağır tokadını küçücük yaşında yemişti.
Günler birbirini kovalıyor Taner’in Enes’e olan tavır ve hareketlerinde hiçbir değişikliğin olmaması Meral’i çok üzüyordu. Ortamı yumuşak tutmak, hep mutlu bir aile olabilmek için çaba sarf ediyordu. Güneşli bir pazar günü hep beraber pikniğe gittiler. Top oynadılar, mangal yaktılar. İlk defa Taner’in yüzünde bir mutluluk peyda olmuştu. Sanki bedenindeki, ruhundaki açlık son bulmuş gibiydi. Mutlu günü bitirirken eve doğru yola çıktılar. Enes ışıl ışıl gözleriyle camdan dışarıyı seyrediyor, “maçta beni yendin Enes" diyen Taner’e de laf yetiştiriyordu.
Kırmızı ışıkta beklerken Enes’in yolun karşısındaki çöp konteynırındaki çocuk dikkatini çekti. Kömür gibi elleriyle bulduğu pet şişelerini çuvala koyuyordu çocuk. “İnebilir miyim arabadan?" dedi. “Hayır yavrum trafikteyiz, neden inmek istiyorsun,” demeye kalmadan Enes kapıyı açıp arabadan indi. Kimse ne olduğunu anlayamadan Taner arabayı stop edip arkasından gitmek istedi. Yeşil ışık yanmış korna sesleri birbirine karışmıştı. Merak korkudan “Enes,” diye bağırıyor Enes hiç duymuyordu. Koşarak karşıya geçmeye çalışırken hızla gelen taksinin altında kaldı. Taner şaşkınlıkla Enes’e koştu. Meral’in bağırmaları tüm sokakta yankılanıyordu. Cebinden çıkardığı yirmi lirası kanlar içinde kalan Enes yolun ortasında soluksuz yatıyordu.
Baharın sunduğu güzel bir gün son bulurken, sığıntının uzattığı el havada kalmıştı.













































