NAMUS
Her şey eksiksiz, tamam gibiydi. Yine de eksik var mı, diye hızlıca gözden geçirdi. Kitaplar, kahve, sallanan sandalye ve ona eşsiz güzelliğini karşılıksız sunan doğa… Yıllardır kör duvarını süsleyen fotoğrafın bir parçasıydı artık. Rutubet kokusuyla bezenmiş kırılgan bedenini yavaşça sallanan koltuğa bıraktı. Kahvesini yudumlamadan önce rüzgârın kendisine sunduğu toprak kokusunu çekti içine. Alışkın olmadığı tatlar bir bir serilmişti önüne.
Gaz lambasının aydınlatmaya çalıştığı alçak damlı kerpiç odanın içerisinde büyük bir sessizlik hakimdi. Törenin kelimelerden daha kutsal olduğu yerde konuşmak, tartışmak anlamsızdı.
Yapılacak şey, hep bilinen ama asla dile getirilmeyen gizli bir yasa gibiydi.
Baba, sandıktan beyaz örtüye sarılı silahı getirip, genç adamın avuçlarına sıkıştırdı.
"Ne yapman gerektiğini biliyorsun. Bu sana düşer. Yüzümüzü yerde bırakma.”
Oysa, şunun şurasında ne kalmıştı ki. Askere gidecek, gelecek ve sonrasında da yavuklusuyla evlenecekti.
İşte bu küçük hayali tam da ortasından binlerce parçaya ayıran o büyük ihanet gerçekleşmişti.
Ablası, babasının yüklü bir başlık karşılığı nişanladığı adam yerine sevdiği gence kaçmıştı. Karar kesin, namus temizlenmeliydi.
Her şey kuşluk vakti göz açıp kapayana kadar oldu bitti. Ahlak abidesi iki tek kurşun, şafağı kanla selamlarken cansız bedenler bir daha tohum vermemek üzere toprağa düştüler. Tamamdı.
Jandarmaların arasında girdi karakoldan içeri. Görevini yerine getirmenin "haklı" gururu okunuyordu yüzünde. Karakol komutanının “İndirin aşağıya, yarın sevk ederiz." talimatı umduğu hiçbir iltifatın yerini almamıştı. Komutana kızdı içinden. O ne anlardı ki bu işlerden.
Soğuk hücrenin sessiz çığlıklara bulanmış taş duvarlarıyla ilk kez tanıştığında, içinde hapsettiği umuda dair tüm ağaçlar yaprak dökmeye başlamıştı.
Ahşap ranzaya uzandığında, hayvan güderken başının üzerinde dans eden yıldızlar artık yoktu.
Yargılanması uzun sürmedi. Yirmibeş yıl hüküm giymişti. On dokuz yaşındaydı. Eğer sağ kalırsa kırk dört yaşında çıkacaktı.
Normal koğuşa geçmeden önce uzun bir sürede tek kişilik hücre cezası vardı.
Olsun, bu bir namus davasıydı. Adam gibi katlanırdı. Kader mahkumluğu denilen şey buydu demek ki.
Zaman suskun bir dilenci gibiydi küçük hücrede. İlk günlerin mağrur duruşu, taş duvarlardan beklediği nedameti alamıyordu. Standart kontroller için açılan mazgalın paslı sesi bile hasret olup çıkmıştı. Kendi içinde yaptığı bilindik savaşlar büyüdükçe hücrenin kutru küçülüyor, baskınlaşıyordu.
Günler ağır aksak birbirini devirdikçe, yasaklanmış sorular belirginleşiyor, korkup kaçmaya çalıştığı çıyan halini alıyordu. Kaçmalı mıydı, yoksa hesaplaşmalı mıydı?
İşte tam bu karışıklık içinde boğulmaya başlamışken hücrenin kapısı açıldı. Babacan bir gardiyan gülümseyerek: "Hadi şimdilik geçmiş olsun, hücre cezan bitti. Seni koğuşlardan birine geçireceğiz.” diyerek onu takip etmesini istedi.
Koğuştan içeri girdiğinde kendini gözü açılmamış sığırcık yavrusu gibi hissetti. Görüş günleri dışında ilk kez kendine yönelen bakışlar karşısında çırılçıplak kaldığını hisseti.
Etraftan gelen "Allah kurtarsın." sesleriyle toparlandı. Konuşmaya bu denli açken, uygun kelimeleri bulamamanın verdiği acizlikle olduğu yere çömeldi. Bir süre olduğu yerde kaldı. Dokunmadılar.
Yanına yaklaşan yaşlı mahkum omuzunu sıvazladı.
“Böyle olur. Acele etme. Alışırsın. Alışamayacağın şeyleri de kabullenirsin. Toparlanınca bana gel." dedikten sonra koğuşun ucundaki çay ocağına seslendi:
“Delikanlıya çay verin!”
Hücreden sonra koğuşun genişliği, içindeki özgürlük ateşini yeniden tavlamıştı. Demir korkuluklardan nazlanarak içeri sızan güneş ışıkları bir şeyler anlatmak ister gibiydi. Yine de namustu; olsun, gerekeni yapmıştı. Her yıkılmaya başladığında bu telkinle yeniden bağlanıyordu kulakları sağırlaşmış hayata. Hikâyesini herkes öğrenmişti. Ancak koğuştaki gedikliler esaretin özgürlükle üvey kardeş olduğunu çoktan kabul etmişlerdi bile. Bir anlık gafletin bedelinin yağmurda ıslanamamak olduğunu biliyorlardı artık.
Günler, haftalar ve aylar derken koğuşun en suskun mahkumu öğretmenle samimi oldu. Onun vasıtasıyla cezaevi kütüphanesinden kitaplar edinip okumaya başladı. O kitaplardan birindeki resim çok dokunaklıydı. Dağın doruğunda ıssız bir ev, göz alabildiğince özgürlük… Güneş, kahve, kitap ve paylaşamadığı yareni. Bol bol okuyordu.
Her bitimde öğretmenle okuduğu kitap üzerine tartışıp değerlendirmesini yapıyorlardı. İşte bu tartışmalardan birinin tam ortasında, koğuşa gelen mektuplar dağıtılmaya başlandı. Kendisine de bir mektup gelmişti. Heyecanla açıp soluksuz okudu. Gözleri karararıyordu. Vücudunu saran titremelere engel olamıyordu. Olduğu yere yığılırken, avuçlarının içindeki mektup sanki tüm olanların tek suçlusuydu.
Töre uğruna sorgusuzca içine girdiği bu elbise artık yırtılmış, namus diye adlandırdığı kirleri gün ışığını lekelemeye başlamıştı. Kader bu değildi. Şimdiye kadar dik durmaya çalıştığı tüm temelsiz öğretilerin soğuk yüzüyle karşı karşıyaydı.
Cezaevine girerken geride bıraktığı yareni, ailesinin başkasıyla evlendirme dayatmalarına direnememiş ve evden kaçmıştı. Bu nedenle şehrin otobüs terminalinde kardeşi tarafından töre uğruna, namus adına vurulmuştu.
Kendine geldiğinde içindeki pişmanlık, mendireksiz limanlarda küçük dalgalarla alabora olan gemiler kadar çaresizdi. Göstere göstere ağladı. Bağırarak, haykırarak ağladı.
Sandalyeden sessizce kalktı. Bir hiç uğruna toprağa gömülmüş kusursuz bedenlerin ardından, bu resim karesinde olmayı hak etmiyordu. Kaybettiği yılların kendine kestiği bedel teninde beliren yaşlılık olsa da ağlamalarına dahi kıyamadığı canların dayanılmaz sancıları hiç bitmeyecekti. Sandalyenin üzerindeki minik battaniyeyi omuzlarına aldı. Güneşin sıcak gülümsemesini aradı çaresizce.
Üşüyordu.
Onunla birlikte yirmibeş yıllık hayali de üşüyordu. Sıcaklar uzaktı; gökyüzü hiç ışımayacaktı artık.














































