MUAMMA
“Ne olur yetişmeyin!” veryansınları gök kubbeyi inletirken; aslında yetişme çabasında olan hiç kimse yoktu.
Hiçbir geminin efsunlu diye girip demirlemediği körfezde unutulmuş ahşap iskeleye asılı tabelada sadece "Son” yazıyordu.
“Son” herkeste ayrı bir çağrışım yapan kelime;
gidilmeyen, gelinmeyen, içine girilip dışına çıkılamayan kısır döngü…
Kimsenin kimseye yetişme çabasının olmadığı, sıradan kelimelerin bir otonom edasıyla sabitlendiği günler yaşanıyordu.
Birbirini görmemek için yerden ayrılmayan gözler… Üzerime kalır korkusuyla sorulamayan; "Nasılsın" ya da; “Acabalara" kurban edilmiş selamlar…
Kim haklıydı ki?
Can yakan yılanın zehiri miydi yoksa çatal dili miydi?
Bu iklem içinde yaşadığı tüm aşk kırgınlıklarını,
hiç üşenmeden yamalı bir bohçaya toplamış,
ardından yapılan ağırlara utangaç genç bir kız edasıyla el sallıyordu.
Yaşıyordu…
Yaşıyorlardı…
Nefes almanın dayanılmaz hafifliği, insan olmanın bir adım önüne geçmişti. Yarış acı, bitim çizgisi muamma.
"Ben artık büyüdüm baba." diyen çocuğun babası da, az önce kendi babasına telefondan
aynı cümleyi sarfetmemiş miydi?
Büyükbaba çaresiz… Arayabileceği babanın olmama acziyetinde. Hikayeler dönmüş ardını. Çelimsiz balıkçı dalgalara yenik düşmüş.
Yaşıyordu…
Olsa da, olmasa da yaşanıyordu… Eksik ya da fazla. Hangi kantar tartabilirdi ki cevapsız bilmeceleri?
Yaşıyordu…
İçine girip kurtulacağını sandığı o kafesin içeriden kilitli kapısına, gökyüzünde özgürce uçan bütün kuşlar kahkaha atıyorlardı…
Anlam veremedi. Ve içine girdiği kafesin asılı olduğu o narin dalın tomurcuklarını da fark etmedi. Oysa, yaşıyordu…
Ufkunda, ona el sallayan ulu gölgeli ağaç sıradan bir teselli veriyordu yüreğine. Sahi, saat kaçtı? Hangi yıl, hangi gün? Önemli miydi? Yaşıyordu…
Yaşıyordu işte…
Kendi gölgesi, güneş altında kaybolup giderken başka gölgeleri uzaktan izlemek ve hiç anlaşılamayan bir dille onlara türküler söylemek ne kadar da güzeldi.
Söylüyordu ya, anlaşılması çok mu önemliydi?
Ama bir sıkıntı vardı. Onların bitmeyen ağıtlarını da duyamıyordu.
Yaşıyordu işte…
Tomurcuklar çiçek açmaya başladı. Çağları aşan o muhteşem kokuları, önceleri biraz acıttı alışkın olmayan burun deliklerini. Yüreğine inen zerreciklerle afalladı. Başını önüne eğip kendini sorgulamaya başladığında, kaybettiği gölgesini farketti. Sustu…
Gerçekten yaşıyor muydu?
Kafesin anahtarı nerede?..














































