KİM BİLİR
Buruk bir bakış attığı karanlığı, usulca çekti üzerine. İyice gömüldü üşümekten korkarcasina. Yalnızlığının tek dostu yıldızlar lambalarını yakmıştı yine. İçinde aydınlanan tek şeydi yıldızlar.
Onu tebessüm ettirebilen, gözlerinin cüz- i de olsa parlamasına neden olabilen tek şey.
Daha doğmadan feleğin çemberinde vurulmuştu zincirler ellerine, prangalar ayaklarına. Sokakların soğuğu elbisesi, karanlığı yorganıydı. Korkusuzluktu tek koruması. Arada bir yoluna lamba olan ay dedesi vardı ama o da her zaman yüz vermiyordu.
Yalnızlığın kırbacı nasıl da omuzlarında şaklayıp duruyordu.
Bugünkü yol arkadaşı açlıktı. Akşama kadar kağıt toplamıştı. Onunla karnını doyuracaktı. Ancak o pislik yolunu kesip, hunharca dövdükten sonra tek harçlığı olacak mallarını kaptırmasaydı iyiydi de. Canı yanıyordu. Kanı bozuk çok iri yarıydı. Yalnız da değildi. Tek başına canını kurtardığına razı olmuştu. Onca emek gitmiş, yorgunluğu kârı olmuştu. Açlıkla soğuk birleşince ne kadar da amansız oluyordu.
Ellerini dudaklarına götürüp cılız nefesiyle pohladı. Kurumuş dudaklarının arasından sızan nefesi soğuktu. Lakin elleri daha da soğuktu. Isıtmaya yetmese de pohlamaya devam etti. Epey yürüdükten sonra izbe, yıkık bir binaya geldi. Camı çerçevesi yoktu. Girdi. Kuytu bir köşe buldu kendine.
Parçalanmış kirli bir battaniye vardı. Kartonları döşek yapıp, battaniyeyi çekti üzerine. Tir tir titriyordu. Açlıktan miğdesi ağrıyordu. Bu gece de çok soğuk olacak diye düşündü. Uyumak istiyordu. Fakat vücudunun sarsıntısı izin vermiyordu bir türlü. Sonra hayal kurmayı denedi. Gözlerini camı olmayan pencereden gökyüzüne dikti.
Ay pırıl pırıl parlıyordu. Hafif bir rüzgâr yanaklarını okşuyor, annesinin gözlerinde şefkati, sıcaklığı, sevgiyi görüyor, anın bitmesinden korkuyordu.
Garsonlar masayı öyle bir donatmışlardı ki gözlerini alamıyordu. Söylemesi ayıp birçoğunun adını da, tadını da bilmiyordu. Yüreğinde kelebekler kanat takmış uçuyor gibiydi.
Sofradakileri doya doya yedikten sonra, lunaparka gidip çocuklar gibi eğlendiler. Zaman bitsin istemiyordu. Öyle mutluydu ki. Sonra annesinin ellerinden tuttu hasretle. Onun omzuna doladığı kolları hep orada kalsın istiyordu.
Sonra mini minnacık, çiçek ve güllerle dolu bahçesi olan, dumanı tüten sıcacık bir eve geldiler. Burası bizim mi demeye korktu büyü bozulacak diye. Sonra içeri girdiler. Üzerinde kestane pişen soba çıtır çıtır yanıyordu. Çay da vardı. Allah' ım 'cennette miyim?' diyordu içinden. Annesiyle göz göze çaylarını içtikten sonra odasına geçti.
Yatağı adeta kuş tüğündendi. Yumuşacık.Başını koyar koymaz uyudu. Yılların yorgunluğu olmalıydı. Uzun, çok uzun, dönüşü olmayan bir uykunun esiriydi artık.
İzbe evin kuytu köşesine yatan zavallı çocuk hayalleriyle birlikte bir daha uyanmamak üzere uyumuştu.
Sabah bu harabeyi yurt edinenlerden biri başucunda adeta kendi geleceğini görürcesine ağlayarak seyrediyordu. Nice zaman sonra diğerlerine haber verdi. Polisler geldiklerinde, alışılmış bir yüz ifadesiyle tutanaklarını tutuyorlar, zavallının açlığından, soğuktan ve hayallerinden habersiz defin işleri için son hazırlıklarını yapıyorlardı.
Kim bilir, ömründe görmediği annesinin hayali bile, gerçeği kadar ısıtmıştır ruhunu. Titreyen bedenine hayalleri soba kurmuştur. Açlığın ve soğuğun esaretinden kurtulmuştur belki de, kim bilir.














































