KAZIM
Rüzgâr esiyordu. Hafif meltem Nazife'nin sarı saçlarını savuruyor, gözlerinin ışığı karanlığı yarıp geçiyordu. Cıvıl cıvıl, neşe dolu, çocukluğunun en tatlı anlarını yaşıyordu. Nasıl da masum bir güzelliği vardı.
Kazım'la aynı köyde yakın mahalle çocuklarıydılar. İlkokulda aynı okula gidip geliyorlardı. Çok iyi anlaşıyorlar, çocuk ruhları sanki birbirini tamamlıyordu.
İlkokuldan sonra Nazife' yi okula göndermedi babası. Artık sokakta oynarken görebiliyordu Nazife'sini. Arkadaşlıkları sıradan değildi. Oldukça samimi ve candandılar.
Zaman rüzgâra tabi olmuş uçuyordu. Nazife eskisi gibi oynamak için sokağa çıkamıyor, Kazım onu, balkonda, pencerede ya da çeşme başlarında görebiliyordu.
Zaman durmak bilmiyordu. Kazım ortaokul üçüncü sınıftaydı. Sağlık meslek lisesi sınavlarına girip, sağlıkçı olmak istiyordu. Artık eskisi gibi sık göremediği Nazife'ye karşı hissettiği sevginin boyutu değişmiş, yüreğinde sızıya dönüşmüştü.
Kazım, okul çıkışlarında her gün eve giderken onların mahallesinden dolanıyor, Nafize'yi görebilmek için evin etrafında oyalanıyordu. Bir Ortaokul çocuğunun arkadaş sevgisinin boyut değiştirmesini anlayamıyor, gözleri gayri ihtiyari onu arıyordu. İçten içe Nazife'siyle birlikte geçireceği günlerin hayalini kuruyor, sevgisi katlanıyordu.
Çorak toprakların suya olan hasreti gibiydi Kazım'ın özlemi. Bendi alınmış nehir gibiydi yüreği, önünü alamıyordu.
Aileler görüştüğü için çocuklukları birlikte geçmiş, okul yıllarıyla devam etmişti. Okuldan sonra da uzaktan uzağa kaçamak bakışlarla sevdalarını birbirlerine ilan etmişler, yüreklerindeki kıpırtı sevdalarını beslemişti.
Kazım'ın Nazife'si ağa kızıydı. El bebek gül bebek yetişmişti. Nazlı'ydı. Lakin kocaman yüreği vardı. Babasının gözü ise yükseklerdeydi. Kızını kimselere yakıştıramıyordu. Oysa çoktan ateş bacayı sarmış, Kazım'la Nazife aşklarını rüzgârla birbirlerine fısıldamışlardı bile. Sevda neydi? Yüreğinin kabına sığmaması mı, uçacakmış hissine kapılmak mı? Sevdiğini gördüğünde elinin ayağının canı çekilmesi mi, onu görebilmek için geçeceği tüm yollarda nöbet tutmak mı? Sahi sevda, sevdiğinin adını dağlara yazmak mı, yüreğine kazımak mıydı? Ya da aklını sevgisine feda etmek miydi, sevda neydi?
Kazım okulu bitirip, sağlık meslek lisesini kazanmıştı. Sevdiğinden ayrı geçirdiği dört koca yıl, aşkını mayalandırmış adeta kabından taşırmıştı. Bu süreçte Nazife'de serpilmiş, büyümüş, genç kız olmuştu. Alımlı, nazenin, pamuk gibi bembeyaz al yanaklı bir kız olmuştu. O da Kazım'a karşı boş değildi. Kaçamak bakışlarının altında eriyen yüreğinin gümbürtüsü, göğsünden belli oluyordu. Kazım'la karşılaştığında bembeyaz yanakları al al, dudaklarını esir alan tebessüm davetkar, eli ayağı kıpır kıpır oluyordu. Gelişini dört gözle beklemişti. O yokken adı geçtiğinde, pür dikkat kulak kabartıyor, haber almaya çalışıyordu. Yüreği, "Kazım, Kazım." diye atar olmuştu.
Kazım, sağlıkçı olarak köyüne dönünce soluğu sevdiğinin kapısında aldı. Geçtiği yollar meskeni oldu. Artık açık açık konuşup aşkını ilan edecekti. Etti de. Bulduğu her dakika onun hayaliyle geçiyor, mühür gözlüsünün bir tebessümü aklını başından alıyordu.
Komşuları Melahat hanımdan yardım almak istedi. Onu haberci gönderdi. Cevap olumluydu. Lakin mühür gözlü Nazife'nin babası, askere gitmeden kız vermem diyordu. Asker dönüşü nişanlanmak üzere Melahat Hanım aracılığıyla sözlendiler.
Kazım yere göğe sığamıyordu. Alel acele, vakti de gelmiş olan vatan borcunu ödemek üzere askere gitti. İki yıl boyunca aşkının gücü, sevdiğinin hayali, yüreğindeki umuduyla günleri bitirdi. Tezkere alır almaz da koştu baba ocağına. Nazife'sine. Umuduna, hayallerine.
Kazım otobüsten iner inmez yüreğini yerinden çıkacakmış gibi hissetti. Ayakları titriyordu. Mühür gözlü Nazife'sine kavuşmak için arada hiçbir engel kalmamıştı. Sözlüsü hazırlıkları bitirmiş olmalıydı. Hemen Nişanı düğünü bir etmek gerekirdi. Bir an önce yuvasını kurup görevine başlamalıydı.
Garajdan mahallesine doğru hülyalar içinde giderken davul sesi kendine getirdi. "Kimin düğünü acaba?" diyerek tekrar kendi düğününün hayaline daldı.
Nazife'sini uzaktan da olsa görüp eve öyle geçmek istedi. Nazife'nin evinin önüne geldiğinde olduğu yere saplanıp kaldı. Davul, zurna, kazanlar, kalabalık.
Kazım neye uğradığını bilemedi. Yok, yok! Hayır! Olamaz!..Olamaz, olmaz. Beyni zonklamaya başladı. Elindeki bavul düştü. Gözleri karardı. Kafası dönüyordu. Kulakları çınlıyor, yüreği sıkışıyor, kalbi yerinden çıkacakmış gibi çarpıyordu.
Nazife bembeyaz gelinliği, buğulu gözlerle Kazım'a baktığında göz göze geldiler. Kazım kahkahalar atmaya başladı. Koşuyor, bağırıyor, olduğu yerde fırıldak gibi dönüp, Nazife'ye bakıyordu.
Hopluyor, debeleniyor, garip sesler çıkararak bağırıyordu. Dudaklarında kahkaha, gözlerinden sel gibi yaş akıyor, ağzından köpükler saçılıyordu.
Kazım.Yalancı komşuya güvenip aldanan Kazım. Fani sevdasını uhrevi sevdaya çeviremeyen Kazım. "Leyla" diyen dillerini, Mevla'ya döndüremeyen Kazım.
Yüreğindeki sevdasına aklını feda eden Kazım. Sevdiğinin gelinliği, aklının kefeni olan, ömrünü sokaklarda taşlanarak, çeşme başlarında, sokak kenarlarında, pejmürde, perişan geçiren Kazım. Aşkının müebbet hapsine mahkum olan Kazım; adı "Deliye" çıkan Kazım. Ömrü aklın mahkumiyetinde, perişan bir şekilde son bulan Kazım.














































