KAÇAK
Son güneş ışıklarının sık ağaç dalları arasından sızan pervasız yansımaları ayrı bir tuhaflık yaşatıyordu asude suyun yüzeyine.
Ben buradayım diye bağıran gölge oyunlarına takıldı gözleri. Kusur bulmaya çalıştı. Olmadı.
Yine de eksikti.
Kendini bulma çabasıyla girdiği arayışın son durağı burası mıydı? Her şeyden uzakta, ağaçların arasına gizlenmiş küçük gölün kenarına umarsızca kondurulmuş minik bir baraka ve sessizlik.
Şımarık şehrin özentilerinden yorulup defalarca kendine telkin ettiği bu sade yaşam biçimi yetmeli miydi? Bugünkü dersi buydu.
Bir başka kucağın önüne koyduğu tuzaklanmış kaçamağın kendi seçimi mi yoksa itilmişliği mi ikileminde bocalamaya başladı. Ders biraz ağırdı.
Hava düşmeye başlarken düşünceleri de kendinden soğumuş gibi uzaklaşmaya başlamıştı. Ders ağırdı. Cevaplar ise suyun üzerine yansıyan gölge oyunlarının arasında bir yerlerdeydi.
Küçük barakanın patikasında adımlarken suyun sessizliği canını sıkıyordu. Keşke akan bir dere kenarında olsaydı diye hayıflanırken ilk mutsuzluk işareti olan kendi kelimeleriyle ürperdi. İnsandı. Yetmeliydi.
Barakadan içeri adımını attığında aradığı o;
"Hoş geldin "cümlesini yine duyamadı. Dün de, evvelki gün de duymamıştı ki zaten. Sıradanlaşmış hareketlerini kontrol etmek istemiyordu artık. Kendindeki misafirliği, sanırım bedel ödüyordu. Her şey çıkarken bıraktığı gibiydi. Yarın farklı mı olacaktı ki?
Ahşap masanın üzerindeki bir tomar kağıda, istemsizce baktı. Sabahları kalktıktan sonra
bir şeyler yazabilme arzusu artık yerini perdesiz pencerenin görme özürlü delisi haline sokmuştu. Utandı. Sessizliğin mahçup tavrını bozmamak için somyanın üzerine kıvrıldı. Kızaran yüzünü kendinden saklarcasına küçük bir örtüyü üzerine çekti. Can düşmanı uykuyla savaş zamanı gelip çatmıştı. Kaç cephede yenilip, kaçında kazanacağını kestiremediği rüyalar ısmarlamıştı kendine.
Hiçbir şey yapmamanın verdiği yorgunluk ağır basmaya başladı. Yine; “Yarın" dedi kendi kendine.
Nasıl olduğu bilinmez ama sabah güneşten erken kalktı. İçinde var olan kırgınlıkların etkisiyle dışarı çıktı. Ve ilk kez suyun üzerinde açlık savaşı veren balıkların çaresiz danslarını gördü. Gördüğü asıl şey ise, durgun sanılan gerçeklerin içlerindeki bitmek bilmeyen yaşam mücadelesiydi. Gülümsedi. Aceleyle yüzünü yıkayıp içeri girdi. Zevkle demledi çayını.
Bir süre daha camdan gölün yüzeyini izledi. Güneşin ilk ışıklarıyla o anafor kaybolmaya, yerini sessizliğe bırakmaya başlamıştı.
Bir bardak çay doldurdu kendine. Masanın başına geçti. İlk yudumdan sonra günlerdir kendi haline terkedilmiş kalemi aldı parmaklarının arasına. Bir kağıt çekti.
Başlık kendiliğinden döküldü yaprağa…
"Bir kaçışın, yalnızlığa teslim olduğu sabah."














































