ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 02-03-2025 19:55   Güncelleme : 04-03-2025 00:38

Günahkâr / Kenan Gül

Yazan: Kenan Gül -GÜNAHKÂR

Günahkâr / Kenan Gül

GÜNAHKÂR

Postacının kapı önünde eline tutuşturduğu sarı zarfla içeri girdi. Küçük kızının sorgulayan gözlerine aldırmadan pencere önündeki koltuğuna oturdu.
Uzun süredir beklediği mahkeme ilamı...

Nihayet avuçlarının içindeydi. Derin bir nefes aldıktan sonra titreyen parmaklarıyla zarfı açtı. Bir solukta okudu. Yüzündeki umut belirtileri yerini hiçbir zaman eski halini almayacak ören yerine bırakmıştı bile. İnanmak istemedi. Bir kez daha, bir kez daha okudu.

Değişmeyeceğini bile bile okumaktan vazgeçemiyordu. Nihayetinde kâğıdı buruşturup bir kenara attı. Cani beraat etmişti. Boğazında düğümlenen söylenememiş tüm cümleler art arda sıralanırken küçük kız korkuyla bir kenara pusmuştu.

Yaz güneşinin tüm ihtişamını gözler önüne serdiği tatil günlerinden biriydi. Üşenmeden, bahçedeki ağacın altına hazırlamışlardı kahvaltı masasını. Kuş seslerinin evden gelen müziğe eşlik ettiği huzur dolu ortamda hiç eksik yoktu.

Mutluluğun belki de kıskandıracak görseli seriliyordu bahçeye. Küçük kız çayını yudumlayan annesine dönerek; "Denize gidelim mi?" diye sordu.

Anne sadece babanın gözlerine baktı. Baba “olur” anlamında gözlerini kapayınca eşinin olumlu tepkisinden hoşnut olan kadın; “Tamam kızım; önce kahvaltını bitir, hazırlanır çıkarız." diye kızını yanıtladı.

Sahil tatil günü olması dolayısıyla oldukça yoğundu. Bulabildikleri boş alana yerleştiler. Baba çoktan şemsiye altındaki sandalyesine kurulmuş, eline aldığı kitaba  yoğunlaşmıştı. Kızının ısrarına dayanamayan anne, onun ellerinden tutarak kumsalla dalganın buluştuğu köpüklü çizgiye kadar yürüdü. Koltukta oturan adam kitaptan başını kaldırmış, eşiyle kızına bakıyordu. Işığın yansıması eşinin kızıl saçlarında başka bir dünya sunuyordu ona. Seviyordu. Hem de çok…

Çevresindeki kalabalığa aldırmadan onlara seslendi.

— Lütfen fazla açılmayın!

Kadının "tamam" anlamında gönderdiği öpücüğü gülümseyerek kendi dudaklarına yerleştirdi. Tekrar okumaya geçti. Gözleri ağırlaşıyordu. Deniz ve güneş sanki onu uykuya davet ediyordu. Direnmedi.

Sahilden gelen bağrışmalarla kendini toparladı. Bir şeyler oluyordu. “Tekne çarptı, kaçıyor!” cümlesi belirginleşmişti. Ayağa kalktı. Eşini ve kızını aradı korkulu gözlerle kalabalığın arasında. Yoktular.

İçinde tohumlanan yeisle koşturdu. Kalabalık öbekleşmişti. Ne olduğunu anlamak için çaba sarfederken kızının, “Baba, baba nerdesin?” diyen zayıf sesini duydu. Kalabalığı yararak içine girdi. Kızı kumsalda kanlar içinde yatan annesine sarılmış ağlıyordu. Güneş kaybolmuş, dalgalar yerini büyük bir işkenceye bırakmıştı. Dizleri titremeye başladı. Kekeleyerek çöktü kumsala. Çaresizliğe bulanmış kum tanesi gibi hissediyordu kendini. Gözyaşları dalgaları susturmuştu.

Eşine çarpan tekne sahibi yakalanmıştı. Ancak, hukuki süreç onu şu anda çok ilgilendirmiyordu. Eşi yoğun bakımdaydı.

Günlerce umutla bekledi, kapının önünde. İçeriden gelecek hayata dair sevgi pırıltısı, bir türlü yansımıyordu kapı aralığından. Olmadı. Bütün ışıklar karardı.

Eşi onu yalnız bırakarak gitmişti. O da gitmeliydi.. Gitmeliydi. Yine de suçlunun cezasını çektiğini görmek, benzer bir acıyı onun da gözlerinde izlemek için beklemeyi seçti.

Kapıyı açtı; ilk kez bu evde eşi olmadan geçireceği geceyi düşünmek büyük bir azaptı. İçeri girdi. Yanına koşarak gelen kızını iteledi. Kendinden beklenmeyen bir nefretle kızına bakarak bağırdı.

— Sen de suçlusun!

Günlerdir evin içinde küçük kıza sahip çıkan hala, olayın vehametinin farkına varmış ve küçük kıza sarılarak babasının önünden almıştı.

Dudakları titreyen yeğinini odasına götürerek yatağına yatırırken şaşkınlığını gizlemeye çalışıyordu. Telkinlerle uyuttu küçük kızı.

Salona dönüp kardeşine bağırmak istiyordu. Sinirli adımlarla yanına gitti. Tam bir şeyler söyleyecekti ki vazgeçti. Çünkü kardeşi bu kadar kısa sürede çökmüş, başka biri olmuştu.

Zaman içersinde hiçbir şey değişmedi.
Adamın kızıyla hiç bir ilgisi kalmamıştı sanki. Onu görmemeye çalışıyor, karşılaştıklarında horlayıp azarlıyordu. Evin içinde saklambaç oynanıyordu sanki. Ebe olmak da hep halaya düşüyordu. Hala ise, hayatının en büyük şansı olan eşinin anlayış ve sabrının ne kadar süreceği ile ilgili kuşkularda boğulmaya başlamıştı.

Sonunda yeğenini de alarak evine dönmeye karar verdi. Kardeşi bu kararı  çok umursamadı. Kızı hakkındaki düşünceyi kafasından atamıyordu. Değişme ve değiştirme çabası yoktu. Evden çıkmıyor, eşine ait şeylere sarılıp onlarla konuşuyordu. Yarınlarla ilgili kararını çoktan vermişti adam ama mahkeme sürecini bitirene kadar beklemeliydi.

Kızıyla ablasının kendisine yaptıkları zoraki ziyaret esnasında gelmişti ilam. Suçlu beraat etmişti. İçinde bulunduğu açmazda kendisine söylediği belki de tek tutarlı cümle; “Hangi ceza eşimi geri getirebilir ki? Yüzlerce kez yansa, içimdeki yangının gölgesi olabilir mi?” olmuştu. Şimdi  önceden verilmiş kararı uygulama zamanıydı. Sessizce evden çıktı. Bahçenin içinden geçerken ağaçtan gelen kuş sesleri tüm anlamını yitirmişti.

Kendini taşıyan adımlarının anlamsızlığıyla bir süre eşiyle beraber gezindiği sokalarda dolaştı. Balkonlardan sarkan çiçeklerin kokularını duyamıyordu artık. Çaresizliğin çare olduğu bitik bedeniyle iskeleye geldi. Yanaşan ilk şehir hatları vapuruna bindi. Vapur iskeleden uzaklaşırken kendine yakışır başıboş bir güverte bulma umuduyla yukarıya çıktı. Denizdeki çalkantı, lodosla birleştiğinden yolcuların hemen hemen hepsi iç mekanlarda seyahat ediyordu.

Üst güverteye geçti. Rüzgârın martı seslerine karışan uğultusu yorgun bedeninden aksediyordu. “Ölmek için güzel bir gün.” diye düşündü; kendine hak verme çabasının iğrenç bir yalan olduğunu bilse de kararını vermişti. O da eşinin peşinden kesin bir son için denizi seçti.

Güverte kenarındaki parmaklıklara yaslanarak son bir sigara içmek için davrandı. Titreyen elleriyle sigarayı dudaklarına yerleştirdi. O da ne? Sigarayı yakacak ateşi yoktu. “Belki bulurum.” umuduyla sağına soluna bakındı. İşte o anda beyaz gemici kıyafetiyle arkası dönük bayanı gördü. Şapkasının altından dökülen kızıl saçlar, eşinin saçlarına ne kadar çok benziyordu. İçi darlanmaya başladı yeniden. Ağır adımlarla yanaştı. Kadından yayılan o mistik kokuyu hatırlıyordu. Korkarak omzuna dokundu. Kadın yüzünü döndüğünde denizin çalkantısı durmuş, lodos susmuştu. “Ayşe, sen! Sen!” diye konuşma çabaları çıkılmaz bir labirent halini almıştı. Kendini toparlamaya çalıştı. Bu mümkün olabilir miydi? Sitemkâr bir eda ile devam etmeye çalıştı.

"Neden beni bıraktın, neden gittin? Bu kadar süredir neler yaşadım bir bilsen."

Kadın parmağını adamın dudakları üzerine koydu. Susturdu. Ve dokunaklı olduğu kadar da sevecen bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

"Ben hiç gitmedim. Kızımızın gözlerindeydim; sana koşan yüreğinde, sensiz geçen gecelerinde akıttığı gözyaşlarındaydım. Sen öylesine kör olmuştun ki ne beni görebildin ne de kızımızın baba özlemini dindirebildin."

Başını önüne eğerek devam etti.

"Sen bir günahkârsın artık. Bir son vermenin zamanı gelmedi mi?”

Cümleler tonlarca ağırlaşırken adam sonu belli olmayan tünelin içinde kaybolmaya başlamıştı. Karanlık bitmiyor, tüneli sarmalayan taş duvarlar inatla dile gelerek “Günahkâr!” diye haykırıyordu.

Kendine geldiğinde vapurun koltukları üzerinde yatar vaziyetteydi. Yaşlı teyze kolonyayla yüzünü silerken belli belirsiz konuştu.

“Biraz daha böyle kal. Dışarıda baygın bulmuşlar seni."

Her şey durulmaya başladı. Destek alarak oturur konuma geldi. Az önce yaşadığı şeylerin aslında içinde beslediği bencillik olduğunu bilyordu artık.

Telefonunu çıkardı. Ablasını arayıp kızına vermesini istedi. Telefonun ucundaki ses içini dağlamaya yetmişti.

— Efendim baba?

Yüzü ağardı. Binlerce kelebek kanatlandı, telefonun mikrofonundan.

— Seni çok özledim kızım! Bekle geliyorum!

                                             

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi