DAĞINIK HALLER
Dağınık kelimelerimi sofada duvara vurdum. Her bakışımda duvar daha da tenhalaştı. Gri, yakamoz parıltısından ortada eser yoktu. Rüzgâr değsin ve havası bir gramcık olsun değişiversin diye saatlerce bekledim. Heyhat, rüzgâr, her gün burayı kaçkın sokaklarına çeviren o deli yel bu sefer es geçmişti. Ne oluyordu bize, kalbimizin en üryan yerine sızı girip hiç mi hiç çıkmıyordu. Aklımız fellik fellik gezgin kamışını dikmiş, öylece yolculuk başlamıştı. Hakikaten günlerim bu kadar tuhafa vermesi olağandışı sayılmaz mıydı ki ben günlerce o renksiz belki matlaşmış yer yer eprimiş duvara yankı vermek olanaksız hale geldiyse… Suç kimindi?
Dört köşe ve köşeleri çaprazlama menfezler karşılıyordu. Her delikte apayrı bir muamma. Kuşku sahipsiz körpe ve adi. Melez duygularım içine çökmüş. Ayaklarımın tabanından tutup kaldırıyorum. Yorgunum. Zayıf bünyem saatlerce deli vuruşlarını sergileme niyetinde değil. Falso vererek birkaç tur atıyorum.
Harika. Ancak zamana oynamak herkesin kıvılcımını kendisine ısmarlıyor. Tüm cehennemlerden kaçmak gerekti. Cennetler olmadığı kadar bizi bekliyordu. Koşmak. Şu araftaki duvarı cennete itivermek. İşte tepedeki yakıcı azap güneşinin kafamı allak bullak etmesi olmasa daha da soluklanacağım. Ne olursun cehenneme çevirmeyin yüzümü. Kalbim küt küt tıkanıyor. Her gördüğümde buğulu pötürtüler yumağına dönüyorum.
Efendim Allah’a yakarışlarım, dualarım eksik düşüncelerimi tamamlıyor. Şu dört duvarın ikisi cehenneme ikisi de cennete aitse. Ayaklarım benim sığ tırnaklarımı neden istemsiz şekle sokuyordu. Her cennete koştuğumda kaplumbağa, cehenneme fare koşusuyla eşlik etmemin yegâne sebebi azdırıyordu kişnemiş öfkemi. Şu araf gelgitinde umduğum tek parça bir kefen, yanıcı baharatların ağızda erittiği dile ısmarlanan atılgan sövgüler. Her gelen şeytana bin bir öfke bini bin küfür. Dünya işte kalıcı betonların savurgan ibrişimleri. Dönmek istemeyenlerin görülmediği yepyeni bir sınav.
Katın katı beton kütlelerini ezin bizi melek dostlar. Cehenneme sürmekse gömün bizi… Yanmak kadar kolay ve acı, cennetin ırmaklarına girmek kadar huzur yok bu dünyada.
Ele ele kavuşma sayıklamaları düdüklerle bölününce, hep bir ağızdan duvara tosladık. Duvar üstü duvar üstüne. Ellerimiz, ayaklarımız bebek ayakları, bağırış çağırışımız haytalık serkeşi. Tutunun dostlar; dua azıcık sabır ve metanet halatına savuralım yüzümüzü. İlaha son nefes haykırışlarımızı savuralım. Ağlayalım. Çocukça… Öyle ağlayışlar ki yedi gök sema işitebilsin. Allah’a secdemizde kusurlarımız için sızlanalım. Günahlarımızı yerle yeksan bitivermesi her daim fenerlerin bizi cennete çevirmesi için parçalanalım. Lime lime doğranalım, cennete açılsa kalbimiz, tutunsak orada. Yepyeni çığlık çığlığa haykıralım sevincimizi.
Ayaklarıma bağlanan zincirler çekiliyorum cehenneme. Tek sıra, her iki taraftan melekler eşliğinde. Ziyaret var: Cehennem duvarına. Ne kadar acı duyuluyor oradan. Bağırışlar, yakınmalar, küfürler…
Ne olursunuz melek dostlar uzak tutun beni; yakına varsam yiteceğim. Ayaklarımda delici kuvvet, kalbim, yüreğim savun beni. Avukatım ol, melek dostlar emir kulu, sen yakar kendini. Allah’ı an. Ne olursunuz fazla tutmayın görüşümü. Dayanamıyorum cehennem duvarına yakılmak. Anbean küllerim birikiyor, ellerim sıvazlana sıvazlana ateşler dökülüyor. Gene yontuyorum, ayıklıyorum kemiklerimi.
Uyanınca anca cennet duvarında yeniliyorum. Bünyem, vücudum hırpalanmış. Efendim Allah, sen bizim günahlarımızı affet. Araf görüşü uzun koridor, cennete savur bizi, tekmelesin melekler bizi cennete. Şu menfezlerden bakışlarımız oraya vurulsun. Bir pencere, cennete doyumsuzca aksın yüzümüz.
Tahterevalli tartısına koyulduk teker teker, sonra kimimiz cennete kimimiz de cehenneme, azıcık sevaplar bile hürmet ediyordu peşinden. Ah, götürmeyin beni, dayanamam yanmaya, ah, çabuk cana götürün beni kavuşayım cennetin ırmaklarına, ah, kalmayayım burada, araf çok çetin bekleyiş oldu diyenler peş peşe...
Gülümsedim, hâlâ bekliyordum, dünyanın semasına hiç raks etmiyordu burası. Dört duvar arasına gerdiğim ellerimle günahlarımdan bağışlanma diliyordum. Çok acı duyuyorum, cehenneme itildiğimde ve çok seviniyordum cennete götürüldüğümde. Her dört duvarın menfezlerinden bekleyişler, bekleyişler üstüne birikiyordu. Terletici güneşin ve sopsoğuk Sibiryalar Sibirya’sı, kutuplar kutbu, buzdan buz serinliğiyle ha bire bir oraya bir buraya götürülüyordum. Dört duvar araf...
Cehennemdekiler ellerini uzatıyordu, bizi alın oraya, çekin, elleri ateş lavından, lüle lüle küllerden yanardağdı. Cennettekiler dua ediyordu bize, tez gelin, burası hayallerde görülmemiş güzellikte, ebedi mutluluğun zirvesi, mutlaka gelin, çok dua edin, teskin olun diyordu.
Bir baktım araf daha da daralıyor, artık adım atacak yer kalmıyordu. Gittikçe hesap yakınlaşıyor vakit geliyordu.














































