ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 22-11-2024 13:28   Güncelleme : 22-11-2024 14:11

Çıt Çıt Bir Deli / Hikmet Şimşek

Hikmet Şimşek -ÇIT ÇIT BİR DELİ

Çıt Çıt Bir Deli / Hikmet Şimşek

ÇIT ÇIT BİR DELİ

Çıt, çıt, çıt…

Sustu dilim, düşüncelerim ağzıma fermuar çekmeye çalıştı. Zihnim büyüdü. Yüzüm ekşimeye başladı. Topuklarım havada çıt çıtları dinledi.

Çıt, çıt, çıt…

Gözlerim konuştu, içimde enginli yüksekli bir ses. Boğucu bir sinir bedenime dalga dalga yayıldı. Metronun burun yakan kokusunu, kulakları kemiren uğultuyu, Ali’yi, Ayşe’yi, yolu yolcuyu bastırdı. Gözler birbirine bakarak çıt çıt kustu, yüz kaslarım 250 volt.

Adamın sağ eli oynadıkça elime yer bulamadım, başı yerde iken ben başımı taşımakta zorlandım. Dirseğini bacağının üzerine çivilemiş, başparmağına bütün hayatını yüklemişti. Sol ayağı kendini göstermek ister gibi yukarı aşağıya kalkıp iniyordu. Sarı tespih derdi başından aşmış bir şekilde, sırtındaki yükle hayatı tavaf ediyordu. Saçlarında ara ara beyazlar sırıtıyor. Dağınık sakalları boş vermişliğin kucağında. Tam karşımda başka evrenden nüfuz etmiş bir meczup bir de çıt çıt…

Şükürler olsun, Ayrılık Çeşmesi anonsu sonunda duyuldu. Zihnime yapışan bütün düşünceleri sıyırıp atarak kendimi de metrodan dışarı attım. İçimdeki bütün ohları dışarı fırlattım. Başımı gökyüzüne kaldırıp maviliklere göz kırparak kitabevine doğru koşar adım gittim. İşe vardığımda önce sade bir Türk kahvesiyle güne huzurla başlamayı istiyordum. Çok işim vardı, yeni gelen kitapların kayıtlarını alıp raflara yerleştirmekle başlayacaktım. İlk önce cezveye kahveyle suyu koydum, ocağı açarken duyduğum çıt çıt sesi kulağıma tanıdık birininki gibi geldi. Birden irkildim. O, başı önde, bedeni bu dünyada, ruhu başka alemlerde gezen adam indi gözlerimin önüne. Fincandaki kahveyi dökmemek için itinayla masama geçtim. Beynimde şimşekler çakmaya başladı.

Hiç anlamadığım bir şekilde içimde yankılanan çıtçıtlara birer anlam yüklemeye başladım.  Boş hayat-çıt, işsizlik-çıt, parasızlık-çıt, hayırsız evlat-çıt, aile yok-çıt … 99 çıt sesi içimde. 99 sabır.

Ay yeter! Ben kendi derdimi taşıyamıyorum. Bana ne elalemin derdinden? Hadi kızım Reyhan, sarıl işlere. Kira geliyor, bu ay kredi borcu var, faturalar gecikti, var da var kızım. Sen de otur deli bir adamın tespih sesiyle kafayı bul. Kahveni iç işe koyul. Patron terelelli bu aralar, kızdırmaya gelmez.

Babam bir duysa kızının iş bulamayıp da kitapçıda çalıştığını, yıkılır garibim. Sınavı kazandığım günü hatırlıyorum da nasıl erkenden omuzları dik bir şekilde gitmişti köy kahvesine. “Kızım İstanbullar’da okuyacak, yollar, köprüler, hastaneler çizecek. Adını tüm ülke duyacak evelallah” diye övünmüştü. Her gün ezanla kazma omzunda tarlada ırgatlık yaparak para yollardı. Ah benim canım babam.

Şimdi bu temmuz sıcağında toprakla nasıl boğuşuyordur. Üzerindeki gömlek tenine, dili damağına yapışır da hep şük’reder Allah’a. Ya kardeşlerim için olan hayalleri? Ayşe’yi ilçedeki lisede okutmanın sevinciyle  Hasan’ın ortaokula başlamasının sevinci, daha bir aşkla kazmayı toprağa saplıyordur. Ayşe’si Doktor Hasan’ı mühendis olacaktır. Ne hayaller kuruyorsun garip babam? Halbuki bilsen bu kızın ne büyük yalanlar söyledi sana. Bir sürü kötü alışkanlıklar edindi şu koca şehirde. Bu şehir beni yuttu babam, çürüttü.

Canımın içi anacığım, daha bir gün güneşi üzerine doğurmadı. Biz uyanana kadar bazlamaları sacda pişirir, herkesin sevdiği içi koyardı arasına. Ben en çok yağlı keçi peynirli yerdim. Ayşe patatesli isterdi. Yüzü gülmezdi de gülüyormuş gibi dururdu. Yorulurdu da belli etmezdi yorulduğunu. “Hele siz bir okuyun, eliniz ekmek tutsun da ben o zaman gülerim kuzularım” derdin be ana. Bir de ‘’çalışmaya başlayınca şu bizim helayı içeri alıversen kuzum; karda yağmurda zor oluyor’’ demiştin.  Kızın mimar olamadı anacığım. Senin yüzünü güldüremedi. Bu koca şehirde sürünüyor senin gülyüzlün.

Gözyaşlarım hüzünlerime sarılarak yanaklarımdan süzüldü. İçimdeki vicdan azabı damarlarımda yüzüyor. İkiyüzlü hayat, bana sırtını çoktan dönmüştü. İnsanın dünyadaki hayalleri ile karşılaştıkları dolaşmış bir ip yumağı hep. Çözmek, açıp kullanılır hale getirmek bir muamma.  Of bulanık gönlüme sağanak yağmurlar yağıyor bugün. İçim kokuşan düşünceler ambarı mübarek. Ne zaman “bu günüm güzel geçecek!” desem mutlaka o gün tam tersi oluyor.

Çenem de durmadı elim de. İşleri bayağı hallettim. Patron gelince belki sevinir. Ben de erken çıkarım. Eve gider bir makarna yaparım, yanına anamın mis gibi turşusu. Acıktım vallahi.

“Patron’’ dedim, bak işte duydu, arıyor.

“Efendim Mehmet ağabey?”

“Reyhan kızım, ufaktan kitapları kolilemeye başla. Kitabevini kapatıyorum. Geliyorum ben de, gelince konuşuruz.”

Telefon kulağıma yapıştı, dudaklarım birbirlerine sırtlarını döndü.  Ne diyeceğimi ne yapacağımı bilemedim.  “Sabah bir sürü iş var” diyen adama şimdi ne oldu da “kitabevini kapatıyorum” dedi? Aklım bulandı, zihnim dağıldı. Kendimi sandalyenin kucağına bıraktım. Gözlerim raflardaki kitapları taradı. Mehmet ağabeyin dünkü mırıldanmaları kulağımı tırmaladı.

“Kitap ruha açılan bir kapı; her kim o kapının tokmağını çalarsa ruhu inkişaf eder, münevver bir haletle yarınlara yelken açar.”

Tüm gün anam ağladı, belim tutuldu. Çeviri kitapların, yeni baskıların, klasiklerin havuzunda kulaç atmaktan yoruldum. Kim derdi İstanbul’da bir üniversitede Mimarlık Fakültesi’ni bitir, gel bir kitabevinde çalış. Aldığım para yolda eriyor. Vapur, metro, dolmuş günümün yarısı yolda at yarışı gibi koşturmakla geçiyor. Başka çare var mı? Yok kızım, yok! Ne zorluklarla okumuştum, sabahlara kadar maket yapmakla dört yılım geçti. 50 alabilmek için mideme kramplar girerdi de yine de okulu bitirip iyi bir mimar olabilmek için çalışırdım. Simitle gün savardım çoğu gün. Bir gün Nazlı’ya dediğimi hiç unutmam. “Nazlı, iyi bir mimar olup çok para kazanırsam her hafta mangalda et yiyeceğim, bak göreceksin!”

Üniversitenin oradaki kebapçının kokusu ciğerlerime yapışırdı.

Ne oldu kızım şimdi? Bir yıldır kitabevinin yolunu arşınlıyorsun. Kitap işleri de iyi gitmiyor. Satışlar iyice azaldı, patron kirayı ödeyemeyecek böyle giderse. Bu aralar patlamaya hazır bomba.

Kitap alan da okuyan da kalmadı.  Günlerdir tek bir kitap satamadık. Olmuyor, aslında bu iş artık yürümüyor. İnsanlar kitap almayı, okumayı bir lüks olarak görüyor. Oysa kitap hava gibi su gibi elzem. Neyse patron bir gelsin işin aslını astarını anlarız. Olamaz! Ya kitabevi kapanırsa ne yer ne içerim? Nasıl yaşarım koca İstanbul’da? İş de bulamam. Hayır işsiz kalamam, kalmamalıyım. Anamın helası için para biriktiriyorum, artık kışın anam üşümeyecek. Allahım yardım et. Üşümek keşke sadece soğukla olsaydı. İnsan temmuzda da üşür.

Rafların arasına gömülmüşken kapının açıldığını duydum. Patron söylediğinden de erken gelmiştir, diye düşünerek başımı kitapların arasından kaldırdım. Yuh artık! Saçı sakalı birbirine karışmış, pejmürde kıyafetiyle içeri giren adam o mu? Gözlerime inanamıyorum. Hemen kitaplara yöneldi. Bazılarını alarak sayfalarını karıştırıyordu. Hayalet görmüş gibi kaskatı olan bedenimi kendine getirerek kasaya doğru yöneldim. Çıt çıtçı tüm kitabevini dolandı, kucağındaki kitaplarla kasaya geldi. Seçtiği kitaplar klasiklerle yeni çıkanlardan oluşuyordu.

Sessizlik kapıdan Hüseyin ağabeyin girmesiyle bozuldu.

“Arif hoş geldin, nasılsın kardeşim?” yüzünde güller açan patron üzerindeki bütün sıkıntıları silkelemişti sanki.

“Kızım çay getir bize. Dostum Arif ne badireler atlattın ne sınavlardan geçtin de yılmadın, yıkılmadın. Bizlere de rehber oldun. Reyhan, Arif’in kitabı ikinci baskıyı gördü kızım.”

Yeni gevşeyen kaslarım bir şok daha yaşadı. Çayları götürürken ellerimin titremesine mâni olamadım. Adam sandalyede sağ eliyle çayını yudumlarken sol eliyle çıt çıtını avuçlamıştı. Adamın avuçladığı bütün dertlerin unufak olmuş haliydi aslında. Bir tespihin beni bu kadar etkileyebileceği hiç aklıma gelmezdi.

“Dünya bir durak Hüseyin kardeş; üşüten, yakan, savuran bir durak. Amma beklemesini bilirsen hepsi bir vızıltı,” dedi çıt çıtcı.

Patron bir yandan kafasını sallıyor diğer yandan kolilediğim kitaplara bakıyordu.

“Reyhan kızım gerisini yarın hallederiz. İşimiz çok. Gideceğimiz yer daha büyük bilesin. Hem kitabevi hem de yayınevi açıyoruz. Mücadeleye devam.”

Dilim tutuldu ne söyleyeceğimi bilemedim. Sır, kilidin kendisiymiş meğer.

Dükkânın havasını aniden değiştiren bu meczup görünümlü adam, bir nefeslenip bir konuşuyordu. Madalyonun arka yüzü olduğunu, önyargının kunduz gibi insanın duygularını kemirdiğini hatırlatan bu çıt çıtçıya içimden ığıl ığıl (ılık)  bir şeyler aktı. Benimse kalbimde kelebekler bahar tadında. Çok şükür, hela parasını denkleştirip anacığıma gönderebilecek olmanın sevinci sardı kalbimi. Kendime de bir bardak çay doldurdum.

“Reyhan kızım, romanlar bölümünden Arif kardeşimin kitabını al da gel, ‘Derdimi Gül Eyledim’”

Editör: Nüzhet Ünlüer

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi