CEKETSİZ
Ocakta yanan ateşe bir odun daha attı. Gözlerini küle dönen odunlardan ayıramıyordu. Baktıkça dalgalı zihninde fırtınalar kopuyor, her fırtına peykân olup yüreğine batıyordu. Ocağın yanı başındaki çaydanlıktaki çayın kokusu odayı ele geçirmişti. Lakin ne kokuyu duyuyor, ne ateşin harından etkileniyordu. Çam odunları çatırdamaya başlayınca gözlerinden inenler, beyaz gömleğinin yakasında toplaşıyorlardı. Ateşin közü sıçrayıp ayağını öpünce irkildi. Ayağındaki acı ta kalbine kadar çıktı. Yandı, yandıkça elinin tersi, yanağından inen damlaları yuttu…
Bir bardak çay doldurdu. Çayın buharı, yürek telinden çıkarcasına alnına doğru süzüldü. Dışarı çıktı, abdestini aldı. Su, adeta bütün uzuvlarını dövmüştü. Rüzgâr, sesini olanca kuvvetiyle çıkartıyor evin bütün duvarlarına oturuyordu. Camiye vardığında ezana on dakika vardı. İmam, abdestini almış, hazırlığını yapmıştı. Bahçedeki bankta oturan Ahmet’i görünce yanına giderek seslendi:
-İçeri gel Ahmet Abi. Bu soğukta hasta olacaksın.
Beş yıldır kasabada imamlık yapan hoca, artık herkes ile “abi, kardeş” olmuştu. Caminin içindeki minberin önünde diz çöküp ezan vaktini beklediler:
-Ahmet Abi, seni beş yıldır tanıyorum. Kendi kabuğunda bir adamsın. Yaz, kış beyaz gömlekle gezersin. Yazın neyse de kışın üşümüyor musun? Hava çok soğuk…
-İnsanın içinde ateşin harı geziniyorsa, dışının üşümesinin ne önemi var hocam.
Ahmet, kelimeleri yutuyormuş gibi yutkundu. Parmaklarını halının ipliklerinde gezdiriyor, desenleri okşuyordu:
-Yanlış anlama abi de herkes sana “ceketsiz” diyor. Hep gömlek giydiğindendir, diyorum ama var mı başka bir sebebi?
-Hocam niye yanlış anlayayım? Ceket giymek bana göre değil. Ceketin “zahiren” görüntüsünün altında çok farklı manalar yatar. İnsan önce ceketi hak etmeli. Biz kim, ceket kim hocam?
-Ne demek abi, hiçbir şey anlamadım.
-Hocam, uzun hikâye boş ver.
-Abi diyorum, anlat hele!
-Daha bıyıkları yeni terlemiş, toy bir delikanlıydım. Şimdiki gibi göbek yok, saçlar kömür karası. Anlayacağın, kanımızın deli aktığı zamanlar. Kasabanın dolmuşunda muavinlik yapıyordum. Ezanla çıkıyordum evden, gece yatmaya geliyordum. Kasaba, şehir; gidip-gelip mekik dokuyoruz anlayacağın. Hasan Usta iyi adamdı. Çok ekmeğini yedik. Haftalık verir, çayı, helvayı eksik etmezdi dolmuştan. Baba adamdı. Babalık etti, yetiştirdi beni. Severdi de, mekânı cennet olsun... Cemal Ağa vardı, kasabanın ileri gelenlerinden biri. Mal, mülk emrinde, ırgatlar dizi dizi… Bir de su damlası gibi kızı Zeliha vardı. Ay gibiydi Zeliha. Bir görenin gözleri kamaşır, tekrar bakardı. Bakardı bakmasına da kimseler korkudan konuşamazdı. Gençlik bu ya bizdeki hocam. Bir ateş düştü gönlümüze. Anasıyla bir gün şehre giderlerken fısıldadım Zeliha’ya, onun da bende gönlü vardı...
Askere gittik, geldik. “Muavinliğe devam.” dedik, çalışmak gerek. Fakirlik diz boyu bizde. Zeliha beklemiş beni. Anamı gönderdim bir gün istetmeye; “Deli cesareti” diyenler oldu. “Âşık olan neylesin?” dedim. Aşkın yüreğe düşmesini gör, ne hâlden anlar ne de dilden. Perdeler çekilir kalbe, kulak duymaz, göz görmez olur…
Ertesi gün, seher vakti meydanlıkta Cemal Ağa bir hışımla dikildi karşıma:
-Ulan hergele, sırtında giyecek ceket yok, ne cesaret kızımla evlenmek istiyorsun? Açlıktan ağzın kokuyor, sen kim oluyorsun da kızımı istiyorsun?
Kaynar sular döküldü ruhuma. Yârim, bana o gün “el” oldu. Sevdiğimin yüzünü, sözünü toprağa gömdüm de, bizim gibilere ceket bile fazla gelirmiş meğer, onu da o gün anladım. “Kader.” deyip boyun eğdim. Zeliha’yı şehirden “mallı, mülklü” birine verdi babası. Bize, “aşkın deryasına dalmadan çıkmak” kaldı anlayacağın. Düşman belledim ceketi kendime. “Kelli, felli insanlara yakışır.” dedim. Benim gibi gariban giyip ne yapsın? “Delirmiş.” dediler, varsın desinler. Yıllar oldu hocam. Şimdilerde artık aşk okyanusunda, gönül evinin kapısını tokmaklıyoruz. “Lütfu da hoş, kahrı da hoş.” deyip bekliyoruz O’nun kapısında. Başını ağrıttım hocam, kusura bakma. O gün, bu gündür “ceketsiz” kaldı adımız.
-Ne demek Ahmet Abi, imtihan seninkisi. Allah kimine dağ verir, kimine taş. Gönül işlerine uzak kalışını anladım. Ne olur ne olmaz, sen yine de ceket giysen, havalar sert…
-Mesele cekette değil be hocam, ceketin içindekinde de, neyse hadi kalkalım.
Hava yeni aydınlanmış, kasabanın meydanındaki yolcular titreyerek bir an önce dolmuşa binmek için yarışıyorlardı. Ahmet ile muavin çocuk, sıcak pidenin arasına helvayı yatırıp çayla karınlarını doyurdular, arabayı çalıştırıp teybi açtıktan sonra da yola koyuldular…
"Huzurum kalmadı fâni dünyada
Yapıştı canıma bir kara sevda
Huzurum kalmadı fâni dünyada
Yapıştı canıma bir kara sevda"
Bir ömür, bilek gücüyle direksiyon çeviren Ahmet radyodaki şarkıyı mırıldanıyor, hâlden hâle bürünüyordu. Soğuk havanın insanın burnunu sızlattığı saatlerde; güneş, ışıklarını göndererek bir nebze umut dağıtıyordu. Yolcular, şehir merkezinde indiler. Yemek, dinlenme derken iki saat geçtikten sonra tekrar dolmuşa bindiler. Ahmet, çay ocağında yorgunluğu atıp çayını içtikten sonra direksiyonun başına geçti. Araba hareket etmeye başlayınca muavin çocuk kolonya dağıttı. Alışveriş yapanlar, doktor işlerini halledenler; oğlunu, kızını görenler işlerini bitirmenin rahatlığı ile kasabaya doğru yola çıktılar. Arabanın en arka koltuğundaki orta yaşlı kadın, arada düşen eşarbını düzeltiyor, sürekli ellerini ovalıyordu. Muavin çocuğun ilk defa gördüğü bu kadın, gözlerinin önüne düşen saçlarının altından donuk bakışlarla bir çocuğa, bir camdan dışarıya bakıyordu. Yarım saat sonra, oluklu çeşmede ihtiyaç molası verildiğinde herkes dolmuştan indi.
Arka koltuktaki eşarplı kadın, koltuğa çivilenmiş gibi kımıldamıyordu. Ahmet, inmek için kapıyı açmaya yeltenince dolmuşun içinde gözlerini gezdirdi. En arkada çukurlaşan çizgilerin arasından, deniz gözlü bir kadın eşarbını düzeltip seslendi:
-Ahmet benim ceketi al, üşüteceksin…
Editör: Hamit Gözümoğlu














































