ÇAYIN DEMİ
Perdeyi aralayıp kırgın gözlerle baktı, loş lambaların aydınlatmaya çalıştığı sokağa. Soğuk bu sene erken indiği için el ayak çabuk çekiliyordu. Sokak ve karanlık, sırdaş olmuşlardı sanki.
Yüreği karamsarlıktan yana olmasa da, ekonomi yapmak adına küçük salonlarına taktıkları düşük voltajlı ampul tam tersini söylüyordu sanki. Kapının hemen yanındaki masada ders çalışmaya çabalayan küçük oğluna bakarak hayıflandı. Yazık oluyordu çocuğun gözlerine. Ani verdiği kararla kendini rahatlattı. Ne olursa olsun yarın bu lambayı değiştirecekti.
Tekrar perdeyi aralayıp kaçamak bir bakış fırlattı sokağa. Rüzgârın sersemlettiği ağaçları görünce hafif bir titreme geçti üzerinden.
Döndü, sobanın başına eğilp maşayla alt üst etti, içi geçmeye başlamış korları.
Çay, bir süredir üzerindeydi. Demini almıştır düşüncesiyle mutfağa seğirtti. Salonun aksine soğuk olan mutfakta fazla kalmak istemiyordu. Bir tepsi üzerine, duvardaki ahşap terekten bardakları özensizce koydu. Acele geri döndü.." Bu sene kış ağır olacak " diye söylendi kendi kendine...
İçindeki merak, sanırım korkuyla yer değiştirmeye başlamıştı. Eşi Ahmet hiç böyle yapmazdı. Her akşam mesai bitimi hiç bir yere uğramaz, önce eve gelirdi. Acabaları o kadar çoğaldı ki kendine kızmaya başladı.
Üç bardak çay doldurdu söylenerek. Birini oğlunun masasının üzerine bıraktı. Çocuk gülümsedi. Diğerini sedirin köşesinde oturan kayınpederine götürdü. Sessizce uzatırken buğulanan gözlükler arkasındaki gözlerinin kapalı olduğunu gördü. Uyuyordu yaşlı adam.
Eşinin vefatından sonra, köydeki her şeyi bırakıp onların yanına gelmişti. Başka da gidecek kapısı yoktu zaten. Oğlunun haklı ısrarına rağmen inat edip topraklarını satmamıştı.
Ekilmeyen tarlalar, avlu içindeki ev biçareliğe bırakılmış gibiydi.Yeni dünya düzeni o kadar çok rahatsız etmişti ki, artık eskisi kadar hoş sohbet değildi. Çok konuşmuyor, hatta dışarı bile çıkmıyordu. Uyandırmakla ilgili kısa bir kararsızlıktan sonra hafif bir tonla; "Baba, çay getirdim." dedi.
Yavaşca gözlerini aralayıp yeniden oturma düzenine geçme çabasındaki kayınpederi başka bir cevap verdi; "Ahmet daha gelmedi mi?"
"Yok baba, gelmedi, ben de merak ettim. İçimde darlanıyor." diye cevap verdi.
"Meraklanma kızım. Benim oğul akıllıdır, dürüsttür. Ona bir şey olmaz" derken bile, her akşam izlediği haberlerden sonra bu şehire güvenmiyordu ama; "Gelir birazdan" dedi.
Kayınpederine elindeki çayı uzatırken; "Ama istersen yatağını yapayım, çayını içince yatarsın, ben nasılsa bekliyorum."diyecek oldu.
Kayınpederi, ilk kez bu denli kararlı tonla; "Yok, Ahmet'i bekleyecem." dedi.
Rüzgâr, tahta çerçevelerin arasından içeri ıslık çalarak giriyordu. Rahatsız edecek yoğunlukta olmasa da, sesi küçük salonun içinde köşe kapmaca oynuyordu sanki. Ahmet söz vermişti. Bu hafta sonu hepsini elden geçirecekti. Eşi adına gururlandı.
İşte tam o anda, kapının zili çalmaya başladı. Yüzünde tatlı bir gülümse ile kapıya yöneldi. Soğuğa aldırmadan, "kim o?" bile demeden bir solukta açtı kapıyı.
Eşini görünce, bir çocuk çılgınlığıyla sarıldı boynuna. Onlar kapıda sarmaş dolaşken, soğuk içeri girmişti bile. Yan yana girdiler içeri. Salona geçtiklerinde, odanın ışığı kendi kendine yüksek voltajlı ampüle dönmüş gibiydi.
"Yemek mi çay mı?"diye sordu. Sesindeki şarkı tadındaki ahenk farkediliyordu; "Hakkını helal et, arayamadım, kontürüm bitmişti. Biliyorsun başkasından isteme adetim hiç olmadı. Arkadaşın çocuğu rahatsızmış. Yerine mesaiye kalmak zorunda kaldım. Mesaide yemek verdiler. Ama senin çayına hayır diyemem."
Tamam,anlaşılmıştı... Tanırdı erini. Sevinci, yürüyüşüne yansımıştı, oynaya zıplaya mutfaktan bardak almaya gitti.
Bardağı önce bir sıcak suyla çalkalayıp, köpürtmeden doldurdu.
Çaya uzanan eşinin ellerindeki nasılarla,
avuçlarını içine aldığı yumuşaklık büyük bir tezat oluşturuyordu.
"Adam adam" diye gururlandı gülümserken…
"Ahmet" diye seslendi babası içeriden. Yanına gitti ve elini öpüp yanına oturdu.
"Buyur baba".
Babası yeleğinin cebinden, köstekli bir saatle, gümüş tabaka çıkardı ve Ahmet'in dizlerinin üzerine bıraktı; "Bunlar babamın emaneti, artık sana geçti. İyi bak onlara. Sahip çık. Sırası gelince de torunumun. Asla kaybetme, satma."
"Olur mu öyle şey baba?" diyecek oldu Ahmet. Babası sözünü tamamlamasına fırsat vermeden; "Ama, satılacak şeyleri de tutmamak lazım. İzin al. Köye gidelim. Yerleri ve avluyu elden çıkaralım. Burda bahçesinde gezinip iki evlek yapacağım bir ev alalım. Dört duvar arasında bunaldım. Zaten çok çalışıyorsun. Kira da, belini büküyor. Çocuğun okulu bir yandan. Yeter be oğlum. Sen de biraz rahat et. Gelin kızım cam pencere deliği tıkamaktan yoruldu. Bir dediğimi iki etmediniz. Ben sizden razıyım."
Ahmet ile eşi göz göze geldiler. Buruk bir sevinç kapladı yüzlerini. Sevinmeli miydiler?
Yaşlı adam anladı bu durumu; "Yok, çocuklar sandığınız gibi değil. Siz istediğiniz için değil, biz istediğimiz için satıyoruz. İçiniz rahat olsun."
İşte o "biz” kelimesi gecenin sonuna konulan yürekten bir noktaydı. Huzurla çayın demine bıraktılar kendilerini. Çay da, çok güzeldi be...














































