ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 19-09-2024 12:48

Çaputsuz Hayriye / Hikmet Şimşek

Yazan: Hikmet Şimşek -ÇAPUTSUZ HAYRİYE

Çaputsuz Hayriye / Hikmet Şimşek

ÇAPUTSUZ HAYRİYE

Yokluk, insan yüreğinin boşluğudur. Özünden ırak her can, yokluğu iliklerine kadar yaşar.

Gurbet yokluğun ikizidir. İnsan sevdiği ve sevildiği yerde çiçek açar.

Zemheride ocağın ateşi harlanmalı, testinin suyu tazelenmeli. Sofraya bir tas çorba fazla konmalı, ekmek küçültülmeli... Olacak iş mi? Şimdi sırası mı? Kış aksi yüzünü göstermiş, kar kapıya dayanmış. Yoksulluk baş köşeye oturmuş. Altı baş horanta boğaz, etti mi yedi? O kara tencere kaynayacak da, kimse bilmeyecek nasıl kaynadığını… Az yetmez, çok artmaz.

Tarla nadasta; keçiler uyuz oldu; ineklerin memeleri kurudu; tavuklara kıran geldi. Evin kedisini bile ayaz çarpmış, sünepe gibi köşelerde kıvrılıyor. Ambar usul usul suyunu çekmeye başladı. Baharın gelmesine daha varken, çuvallar dibini gösterdi. Hiç zamanı mıydı?

İnsan yüreği bir yanmaya görsün, ne eli ne de el alemi dinler. Gönül, sazın telini bir tıngırdatmaya başlasın, türküler yangınlarını üfürür. “Savda bacayı sardı mı samanlık seyran olurmuş” der eskiler...

Bizim samanlık tam takır kuru bakırdı oysa...

Yazgı, bir içimlik su gibi… Dili susturur, aklı kör ederdi.

Rüzgâr, ıslığını arada duyurarak geçiyordu. Soğuk, evin her yerini ele geçirmiş olsa da herkesin içine bir ateş tutuşmuştu. Babamın ofultusu odanın duvarlarına çarparak duruyordu. Sobanın üzerindeki güğümdeki suyun kaynama sesi arada dikkatleri dağıtsa da, evde bir gerginlik vardı. Anam güğümün yanındaki çaydanlığa kekik attı. Kış akşamları kekik bizim yarı doktorumuzdu. Abim suçunu savunacak hiçbir girişimde bulunamadığı babama, arada gözlerini kaldırıyor, tekrar indiriyordu. Anam her zamanki gibi köprüydü de; köprü de yorulmuş eskimeye yüz tutmuştu artık...

“İnat etme bey, olmuş bir defa… Kız öteki evde dondu. Rıza, ver elini öpsün, nikah ediverek. Cahillik etmişler gayrı, geri mi gitsin? Hadi kır inadını da, hayırlı olsun de.”

Anam babamın karşısında yine iki büklüm… Hiçbir zaman elif gibi durmadı, duramadı anam… Sahi! Kadınlarını hep mi cümleleri yarım, duyguları yamalı, etekleri eksik? Hiçbir zaman bir dediği ikiletilmeyen babam, hükümet; reisicumhur….

Hele kaşları birleşti mi, kimse yanına yaklaşamaz, iki laf edemez.

“Böyle çulsuz asbapsız gelin mi olur? Tamam bizim de bu yıl kırık gitti, bahara toparlayacağız işleri… Davulla, duvakla çeyizle olaydı bu iş…”

Anamın kırk yerinden kırk eğesi eğildi babamı ikna edene kadar... Acı-zulüm ikna olan babam, elini Hayriye’ye öptürdü. Battaniyenin altında seksen yaşını deviren nenem, evde barışın sağlandığını üstte iki tane kalan dişleriyle gösterdi. Az yer, çok konuşmazdı nenem… Lavabo ihtiyacını kendisi karşılar, “Allah’ım iki gün yatak, üçüncü gün toprak,” duasını mırıldanırdı her daim… İnsanın yaş aldıkça gözleri konuşurmuş meğer… Nenem de gözleriyle konuşurdu, gülerdi.

Mart sadece kapıdan bakmadı; pencereden, bacadan girdi. Soğuk insanın içinde ımıl ımıl ilerledi.  Hayriye geleli on beş gün oldu. Köylünün “Rızaların gelini üstündeki çamaşırla, çulsuz çuvalsız gelmiş.” dedikoduları ağabeyimin ve Hayriye’nin mutluluğuna gölge düşürüyordu. Babam bu dedikoduları köy kahvesinde duydukça kükreyen aslana dönüşüyor, evde zehir saçıyordu. Annemin üzerinden lime lime yorgunluk dökülüyordu. Arada kalmışlıktan harp ve bitap düşmüştü. Yalnız kaldığı her yerde gözyaşlarını sicim gibi boşaltıyordu. İnsan hayatta sırtındaki yükleri yüreğinde hissettiği zaman bir sınavda olduğunu fark eder; yük yürekte un ufak olduğunda ise umut yeşerirdi.

Anamın Hayriye’ye nasihatleri işe yaramıyor, içindeki kurt ruhunu kemiriyordu. Yemeden içmeden kesildi Hayriye… Uykuyu kaybetti. Bitmeyen dedikodular yüzünden eridi, eridikçe kalbiyle beyni arasında tali yola sapmak istiyordu. İçinin daraldığı bir vakit evin üst tarafındaki Karamat taşında nefesleniyordu. Bahar tebessüm etmeye başlamış, kekikler sümbüller kokularını bırakıyorlardı. Uzaklara, çok uzaklara gitti gözleri Hayriye’nin… Sade gözleriyle değil tüm ruhuyla uzak diyarları temaşa ederken, dudakları titredi.

“Ne ağlarsın benim zülfü siyahım,
Ne ağlarsın benim zülfü siyahım,
Bu da gelir bu da geçer ağlama.
Ne de olsa kışın sonu bahardır,
Bu da gelir bu da geçer ağlama,
Bu da gelir bu da geçer ağlama.”

Ne çok severdi bu türküyü… Söyledi; bir daha, bir daha söyledi. Damlalar yanaklarında süzülürken acısı mızrak olup kalbine batıyordu. Sen dedi, “Çaputsuz Hayriye, hiçbir işe yaramayan bir zavallısın.”

Kayınpederinin hor gördüğü, aşağıladığı sözler kulağına geldi oturdu. İçinde birikmiş nefesi uzunca dışarı saldı. Avuç içleriyle gözlerini ovaladı. Gözleri irileşti. Duygularını berraklaştırmaya çalıştı.

İnsan özünü kendini kafeste hissettiği zaman keşfedermiş. Ve zamanın dümenini eline aldığı zaman yolculuğu başalarmış.

Bir hafta sonra ikindiye doğru köyün dolmuşu meydanlıkta gelen yolcuları indiriyordu. Dolmuşun üstünde dolu çuvalı, “Çaputsuz Hayriye’nin siparişi” diyerek fırlattı Dolmuşçu Ahmet… Hayriye koşarak çuvalı aldı. Çuvalla beraber komşunun dokuma tezgâhında soluğu aldı. Boş zamanlarında renkli iplerden halı, kilim, çul dokumaya başladı. İlmek ilmek dokudukça içinin katmanlarında gezindi.

Değişik desenler hayal etti, o desenlerin üzerinde yolculuğa çıktı. Sıkıntısı gitsin dediği anam-babam bunun bir tutkuya dönüşebileceğini fark edemediler. Gurbet, hasret, aşk, acı konularını desenlerle anlatmaya başladı Hayriye…

Türküler yaktı her bir kilime... Tezgâhta ipleri bir sağa bir sola sallarken, kalbindeki yaraları sarmaya devam etti. Başlarda ses etmeyen babam baktı Hayriye bu işi ilerletiyor, sesini yükseltmeye başladı. “Bir iki dokudun bitti gayrı” diyerek son vermesini istedi.

Kovanından yeni çıkmış arı gibi hisseden Hayriye, sanki sürekli uçmak istiyordu. Anam gölge gibi gelininin arkasında “olur kızım, yaparız kızım,” diyerek gizliden destek veriyordu. Babam duysa, anamı çamaşır gibi sıkardı aslında…

Cuma günü muhtar emmi elinde bir mektupla kapıya dayandı. Mektuplar köye haftada bir gün gelirdi. Hepimiz çok şaşırdık, kimseden mektup beklemiyorduk. Muhtar emmi; “Bu resmi bir mektup hayırdır?” dedi. Tüm aile toplandık. Mektubu aldım.

“Merhaba Hayriye Hanım,
Güzel fikirleriniz için teşekkür ederim. Biz de kaymakamlık olarak elimizden ne geliyorsa yapmaya hazırız. Pazartesi bizzat kendim köyü ziyaret edecek, sizinle fikir alışverişi yapacağım. Malzeme konusunda da ne gerekiyorsa yapmaya hazırız. Halı dokumacılığı kursu köyümüzün kalkınmasında önemli rol oynayacaktır. Saygılar.”
Karaağaç Kaymakamı
Hasan Değirmen

Babam yavaşça yerinden doğruldu, sessizce dışarı çıkarken Hayriye’nin yanağına parmaklarını geçirdi. Kız neye uğradığını şaşırarak gözlerinden dökülenlere mâni olamadı. Muhtar emmi öne çıkan göbeğinin üzerinde ellerini ovuşturuyor, yüzü şekilden şekile giriyordu. Anam kollarının arasına aldığı Hayriye’nin başını sıvazlıyordu. Kadın kadının yurduydu.

Pazartesi köy meydanında görülmemiş bir kalabalık vardı. Kaymakamın arabası köye giriş yaptı muhtar iki koçu devirdi meydanlıkta...

Erkekler önde, kadınlar köhne yerlerde bekleşiyorlardı. Alkışlar çığlıklar birbirine karıştı. Kaymakam konuşmasının ortasında Hayriye’yi çağırdı. Ürkek yavru ceylan gibi kaymakamın yanına varan Hayriye, gözlerini de babamın üzerinde gezdirip anama kaydırıyordu. Anam ardındaki dağdı. Hayriye’yi öyle bir alkışlıyordu ki, anamı daha önce hiç böyle görmemiştim.

Kaymakam köyde caminin altına dokuma atölyesi açılacağını, tüm civar köylerden kızların geleceğini söyledi. Hayriye’nin ise bu atölyeden sorumlu öğretici olduğunu dile getirdi. Yıl sonunda da ilçede bir sergi açılacağını tüm köy halkına duyurdu. Kaymakam, “Hayriye’nin azmi herkese örnek olmalı.” diye de alkışlattı. Babam da herkesin içinde alkışlamak zorunda kaldı.

O günden sonra kimse ağabeyimin karısına “Çaputsuz Hayriye” diyemedi. İçindeki yangınlarla yolunu aydınlatan Hayriye onlarca çul, kilim dokudu, dokutturdu.

Editör: Deniz İmre

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi