ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 15-03-2025 17:47

Anam / Kenan Gül

Yazan: Kenan Gül -ANAM

Anam / Kenan Gül

ANAM

Büyük bir alkış yumağından sonra gözlerinde biriken yaşlara izin verdi. Damlalar yanağından aşağıya yuvarlanırken acıtmıyor; aksine, ruhunda birikmiş yarayı kutsal su gibi sarıp sarmalıyordu. Aldığı plaketin yanında gelen yüklü ödül çeki, karanlığın bittiğine dair müjde gibiydi. Şimdi "tamam"dı.

On dört yaşındaydı Ayşe. Şehrin banliyölerinden birinde yaşayan sevgi dolu ailenin tek çocuğuydu. Babası, aileyi hiçbir şeye muhtaç etmemek için sabahın erken saatlerinden gece geç vakitlere kadar çalışırdı. Yine de onu hiçbir zaman yorgun ya da asık yüzle eve girerken görmemişti genç kız. Kapıdan içeri girdiğinde gülümser; hem kızının, hem de eşinin gönlünü kararınca alırdı. İyi adamdı.

Annesi ise evin içine Tanrı tarafından gönderilmiş melek gibiydi. Hem ev işleriyle uğraşıyor, artan zamanlarda ise ev ekonomisine katkı olsun diye iğne oyası yapıyordu. Adamın yüreğininin bölünmez parçalarıydı eşiyle kızı.

Anne ve baba, kızları odaklı yaşıyorlardı.
Ancak abartı yoktu. Aile içindeki devinimin
kuralları belliydi. Saygı silsilesi bir yasa değil, yaşam biçimiydi. Hal böyle olunca da beraberinde katışıksız sevgi ve paylaşımı getiriyordu. İşin özü, satın alınamayacak mutluluk rüzgarı esiyordu küçük evin içinde. Zemherinin soğuğu bile esir düşmüştü; anne-babanın içindeki çocuk sevgisine.

Her şey bahara yelken açmış bir mart gününde oluverdi. Güzel sanatlar lisesine girme çabasında olan Ayşe, salonda harıl harıl eskiz çiziyordu. Resimde olan yeteneği karşısında ebeveynleri de ikna olmuştu; çocuklarının istediği branşta eğitim alması için her türlü çabayı sarfediyorlardı. Karalama yapmaktan yorulan Ayşe, çocuksu bir şımarıklıkla annesine seslendi:

"Annem, canım, bana o güzel hamur kızartmasından yapar mısın? Yaparsın, bilirim."

"Olur tabi; ama bu sefer sen de yardım edeceksin, tamam mı?" diye yanıtladı annesi.

El ele tutuşup mutfağa geçtiler.

Hamur yoğruldu. Biraz mayalanması için üzeri örtülüp beklemeye alındı. Bu arada kaşla göz arasında anne çay demlemişti. Hamur mayalanırken bir yandan çay içiyor, bir yandan da Ayşe’nin geleceği üzerine yeni çiçekler tohumluyorlardı. Neşeli sesleri mutfağın dışına taşmıştı. İzin günü olması dolayısıyla salonda kitap okuyan babaları seslendi:

"Yine neler beceriyosunuz anne-kız?Kahkahalarınızdan ne sizi ne de kitabı anlayabildim. Ah siz yok musunuz siz, benim tatlı cadılarım…” diye yapmacık ses tonuyla sitemde bulundu.

Gülümseyerek sustular. Anne kalkıp parmağıyla hamuru kontrol ettikten sonra mayalandığına ikna oldu.

Tavanın içine bir miktar yağ koyuldu. Kızgınlaşan yağın içine atılan minik hamur topları mayanın da etkisiyle daha da büyüyor, tadının yanında görsel bir ziyafet de sunuyordu.

İşte o arada nasıl oldu bilinmez; Ayşe’nin kolu, tavanın yanındaki su dolu demliğe çarpmıştı.
Kızgın yağın içine dökülen su, mutfak tezgahını cehenneme çevirmeye yetmişti.

Ayşe olduğu yerde kaskatı kesilmiş; yüzünü tutarak “Yandım!"diye bağıran annesine korkulu gözlerle bakıyordu. Koşarak yanlarına gelen baba, eşinin ellerini yüzünden çekmesini sağlarken kızına “Çabuk ambulansı ara, çabuk!” diye bağırdı. Eşini salona getirip kanepeye yatırdı. Mutfaktan aldığı ıslak bezi yüzüne sererken kendince telkinlerde bulunuyordu.

"Bir şey yok canım. Ambulans gelecek, hastaneye gideceğiz; ama lütfen yüzünü tutma. Her şey düzelecek.”

Hastane koridorlarının içine sindirdiği sayısız dramların yanında, beklemekle geçen ve umuda gebe günlerin uzunluğu daha da acıydı. Haftalar sonra beklenen o "taburcu günü", içinde barındırdığı binlece soru işaretiyle kapılarına gelmişti.

Dokturun zarif haraketlerle açtığı bandajdan sonra anne ayağa kalkıp istemsiz adımlarla aynanın karşısına geçti. Sırlı camda belirginleşen yüzü tanıyamıyordu. Hiç bilmediği iklimlerden gelen şimşekler ortamı borana çevirirken gözleri kararıp başı dünyadan daha hızlı dönmeye başladı. Yanıbaşında onu hiç bırakmayan eşinin kollarına yığıldı kaldı.

Evin içinde habersiz bir saklambaç oyunu vardı. Ayşe bu taihsiz olayın sorumlusu olarak kendini görüyor ve anneden kaçıyordu. Anne ise bunu daha farklı algılayıp, kızının artık bu yüzle kendisini sevemeyeceğini düşünerek Ayşe’den gittikçe uzaklaşıyordu. Babanın ikna çabaları ise her defasında büyük bir uçurumun önünde son buluyordu.

Aradan aylar geçti. Ayşe güzel sanatlar lisesine başlamıştı. Ancak içinde bulunduğu boşluk, artık hiçbir şeyle dolacak gibi değildi. Baba kendince bir kapı aralama çabasındaydı. Eşinin eski öz güvenine sahip olması için estetik ameliyatın peşine düşmüştü. Devlet hastaneleri yapmıyor, özel hastaneler ise çok pahalıydı. İş yerindeki arkadaşları bir miktar destek olsalar da denize düşen damla gibiydi. Eş ,dost, akraba… Çalmadık kapı bırakmadı.
Yetmedi. Son çare patronu ile görüştü. Çıkışını istedi. Ancak, tazminattan sonra bile hala büyük bir açık vardı.

Hem eşi hem de kızı gözleri önünde eriyip gidiyordu. Çaresizlikle intiharı bile düşünmüş, inancına ters düştüğü için bu fikrinden çabuk vazgeçmişti. Bir şeyler olmalıydı.

Derslerde oldukça dalgın görünen Ayşe’nin yanına giden öğretmeni, sonunda onunla konuşmayı başarmıştı. Oldukça başarılı olan bu genç yeteneğin suçluluk içinde kaybolmasına izin vermeyecekti.

Kulağına eğildi: "Dersten sonra odama gel.”

İstemeyerek de olsa ders bitiminde öğretmenini kırmamak için odasına gitti.

Kapıyı çalmadan önce babasıyla arlarında geçen yüzlerce konuşma geçti aklından. Sonra, “babamın sözlerinden daha samimi ne söyleyecek acaba?” düşüncesiyle kapıyı tıkladı. İçeri girdi.
Öğretmeni olgun bir edayla karşıladı onu. Karşısındaki sandalyeye oturttu.

"Dinle Ayşeciğim… Kadın temalı uluslararası bir resim yarışması var. Ben kendi adıma bu yarışmaya katılacağım. Oldukça büyük miktarda da para ödülü var." diyerek elindeki fotokopi broşürü ona uzattı.

"Yarışma koşulları ve tarihi bu kağıtta belirtilmiş. Çok yeteneklisin. Başarılı olacağına yürekten inanıyorum. Bence değerlendir. Hem kazanırsan annenin estetik parasını tamamlarsın. Kaybedersen de bu anlamda verdiğin mücadele en azından seni yarınlara daha da güzel bakmaya itecektir, eminim."

Sevinçle yerinden kalkan Ayşe, gözyaşlarına aldırmadan defalarca öğretmenin elini öpüp teşekkür etti.

Evde her yeri aradı. Babası kızının bu heyecanlı tavrını özlemişti. Bu nedenle sormadan uzaktan izlemeyi seçti. Ayşe sonunda aradığını eski resim albümünde bulmuştu. Jelatinin ardına saklanmış olan annesinin gençlik vesikalık resmini aldı. Defalarca öptü. Sonra avuçlarının arasına alarak odasına geçti.

Şövalesinin üzerine koyduğu beyaz tuvale bir süre baktıktan sonra hızla boyamaya başladı. Paletin sabrı, fırça darbeleriyle ayyuka çıkmıştı.

Nefes almadan saatlerce uğraştı. Resim bittiğinde alnında biriken terler artık kısır toprağı sulayan dere halini almıştı.

İki adım geri çekilip baktı.

Annesinin yüzü üzerine giydirilmiş kocaman bir dünya… Eseri ile gurur duyarken “eserinin eseri" olduğu duygusu ağır basıyordu.

Şimdi tamamdı. 

Bir çok katılımcı arasında, "Anam” adlı tablosu birinciliğe layık görülmüştü. Ödül ise, annesinin ameliyatı için gereken tutardaki o büyük eksiği tamamlıyordu.

Müjde ondan daha önce gelmişti eve. Baba sevinçten çocuklar gibi zıplarken anne oldukça durgundu. Bir süre sonra kısık sesle konuşmaya başladı: "Bence bu parayı kızımızın geleceği için ayırmalıyız. Hem ben alışıyorum artık…”

Ana yüreği yine kendi diliyle konuşuyordu.

Adam biraz da utanarak başını önüne eğdi. Susmak ve konuşmak şimdi aynı kazanda kaynayan “al” gibiydi.

Ayşe susmadı. O konuştu.

Her kelimesi dünyanın bir başka coğrafyasından kopup gelmiş afacan çocuk sevecenliğindeydi.
Ve nihayet annesini ikna etmişti.

Sabah ilk işleri, binlerce dram barındıran o sırnaşık hastane koridorlarına başkaldırmak olacaktı. Gece biterken yıllar sonra yeniden anne, baba ve kızları aynı yatağa girdiler.

Sevinçleri sıcak, hayalleri ortak, doğacak günleri güzelliklere gebeydi.
  Editör: Nevin Bahtışen

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi